
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, ''aşk'' konulu film tavsiyeleri ile karşınızdayız. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Altyazı M.K.
Selamlar arkadaşlar, Sinematris''e hoş geldiniz.
Bu haftaki programımızda film tavsiyelerine devam ediyoruz ve aslında yavaş yavaş sonuna da geliyoruz.
Bütün ana türleri hemen hemen hallettik artık.
Bundan sonra yine film tavsiyelerinde bulunacağız ama biraz daha spesifik, biraz daha böyle alt türlere ineceğiz.
Onun üzerine de yapacak dosyalarım var, size anlatacak bir sürü filmim var, tanıtacak bir sürü filmim var ama ana türleri hemen hemen hallettik denebilir.
Bu haftaki programımızda...
Aşk filmlerinden bahsedeceğiz arkadaşlar.
Aşk temalı, duygusal temalı birkaç film örneği vereceğim size.
Genellikle bu film tavsiyelerinde biraz daha son yıllara yakın yani 2000'ler sonrası sinemasından örnekler vermeye çalıştım.
Biraz daha dönemin ruhunu yakalayan filmler size önermeye çalıştım.
Ve biraz da çok da bilinmeyen yani iyice böyle en gizli kapaklı filmleri bulup keşfetme çabası.
O da var aslında onunla yapmaya çalıştım kısmen ama kısmen de biraz bilinse de belki yeterince tanıtılmamış ve hakkı verilmemiş denir genelde sinema dünyasında ya da sinema yazarları arasında.
Hakkı verilmemiş filmleri de size ulaştırmaya tavsiye etmeye çalıştım.
Bugün aşk filmlerinden bahsedeceğiz ama bugünkü filmler aşk filmleri olmasının da Biraz torpiliyle diyeyim.
Biraz daha böyle bildiğiniz filmler olabilir, duydunuz filmler olabilir.
Biraz daha duygusal davrandım bu kez film tercihlerimi yaparken ama çok da yanlış tavsiyeler verdiğimi düşünmüyorum.
Hani biliyor olsanız da bunları tekrar bir anmak sizi rahatsız etmez diye düşünüyorum.
Yine sözü çok uzatmadan ilk tavsiyeme geçeyim.
Bunu hemen hemen herkes duymuştur.
Yani izlememişse de duymuştur birçok insan bu filmi.
2004 yapımı Eternal Sunshine of the Spotless Mind arkadaşlar.
Fransız yönetmen Michel Gondrin'in çektiği film.
Bu film çok çok özel bir film.
Yani bahsettiğim filmlerin tabii çoğu özel.
O özel noktalarını da size vurgulamaya çalışıyorum.
hani neden izlemeniz gerektiğini vurgulamaya çalışıyorum aynı zamanda ama bir yandan da o filmi gerek sinema tarihinde gerek kendi türü içerisinde ya da döneminin içerisinde öne çıkan özellikleriyle anmaya çalışıyorum tabii
ki. Onun daha iyi olduğunu düşünüyorum.
Eternal Sunshine of the Spotless Mind sadece kendi türü içerisinde değil yani aşk filmleri içerisinde değil aynı zamanda bilim kurgu türü içerisinde de çok özel bir film ve hatta son 20 yıl içerisinde
yapılmış en ilginç En farklı, en ayrı kısa filmlerden bir tanesi.
Charlie Kaufman diye bir senarist çıktı arkadaşlar Hollywood'da 2000'lerin başında.
Bu adam bütün sektörün başına bela aldı gerçekten.
Nasıl bela oldu? Yani iyi anlamda bela oldu.
Çok yaratıcı bir senarist.
Çok ilginç bir adam. Çok farklı öyküler yazıyor.
Sıra dışı öyküler yazıyor.
Eternal Sunshine of the Spotless Mind onun ilk senaryosuydu.
Ve aynı zamanda bu filmden sonra da farklı filmler yaptı.
İlginç filmler yaptı. İlerleyen zamanlarda ondan da bahsedebiliriz ama Eternal Sunshine o kadar farklı bir öyküye sahip ki o kadar sıra dışı bir öyküye sahip ki çok kısaca bahsedeceğim ben burada.
Filmin tabii sürprizlerini ya da izleyerek deneyimleyebileceğiniz taraflarını burada anlatmak istemiyorum.
Fikir verme açısından şöyle söyleyebiliriz.
Günümüzde geçiyor film aslında.
Bir bilim kurgu filmi ama tüm görüntü, filmin genel dokusu, teknolojik gelişimliği falan, gelişmişliği yaklaşık olarak günümüzü sembolize ediyor.
Yani günümüzden onlarca yıl sonra süre giden bir film gibi görünmüyor.
O açıdan günümüzde geçiyor diyebiliriz ama...
Filmde kullanılan bir teknoloji var.
Tabii ki günümüzde öyle bir teknoloji yok.
İşin bilim kurgusal tarafı da bu zaten.
Hatıra anı sildirme teknolojisinin var olduğunu düşünelim arkadaşlar günümüzde.
Ve Eternal Sunshine of the Spotless Mind'da insanların yaşadığı bir ilişkiyi, bir evliliği ya da bir sevgililik gibi bir deneyimi o kişiye, aşık olduğu kişiye ve onunla ilgili yaşadığı tüm
deneyimlerini hafızasından sildirilmesine olanak veren bir teknolojinin var olduğu bir coğrafyada geçiyor diyeyim.
Yani Amerika'da geçiyor bir film ama öyle bir zamanda öyle bir teknolojinin var olduğunu düşünelim.
Bunun üzerine bir film arkadaşlar.
Yani bizim bir iki tane karakterimiz var.
Birbirine aşık oluyor bunlar.
Sevgili oluyorlar. Joel ve Clementine karakterleri.
Bu ikisi birbirine aşık oluyorlar ve sonra bir şeyler yolunda gitmiyor.
Hafızadan sildirme durumları ortaya çıkıyor.
Şimdi daha fazlasını anlatmayacağım.
Çünkü filmde izlemeniz çok daha tabii keyifli olur.
İlginç olan şu arkadaşlar. İlginç olan tarafı şu.
Bu ilginç, cazip, yaratıcı fikrini film o kadar iyi kullanıyor ki.
O kadar cazip ve bir yandan da verimli bir şekilde kullanıyor ki.
Şöyle söyleyeyim. Bu film aslında bir öykü anlatan bir film değil arkadaşlar.
Evet filmin bir öyküsü var ama filmin ilerleyişi, öykülemesi...
Filmin öyküsünü açık edip öyküsünü ilerletme amacı gitmiyor.
Film tamamen duygusal bir perspektifte ilerliyor arkadaşlar.
Hani öykü buradan başladı işte bu iki çift birbirine aşık oldular.
İlişkileri sürdü sonra şu oldu bu oldu şöyle gitti böyle gitti ayrıldılar barıştılar falan filan.
Bu çizgide gitmiyor.
Tamamen karakterlerin duygusal iniş çıkışları, hafızalarında yer etmiş eski deneyimleriyle ilgili düşündükleri, hissettikleri, birbirlerine olan fikirleri, birbirlerine olan yaklaşımları, hataları gibi
öyküyü oluşturan, dramatik unsurları öne çıkaran bir öykülemesi var filmin.
İnanılmaz iyi bir film.
İnanılmaz yaratıcı bir film.
Çok da duygulu bir film.
Yani böyle hüngür hüngür alacaksınız demiyorum ama...
O karakterlerin birbirlerine karşı hissettiklerini en ince ayrıntısına kadar ama duygu sömürüsüne de çok kaçmadan böyle ağlak bir film değil hiçbir şekilde.
O ara Yemişer Gonca öyle güzel tutturmuş ki yani hani öyle ince bir çizgi çekmiş ki görseli.
Kurgusu, efektleri, yönetmenliği, oyunculukları inanılmaz iyi.
Yani mükemmel gerçekten. Jim Carrey bildiğiniz gibi bir komedyendir.
Hani stand-up'tan gelmeye, Hollywood'da çok sayıda komedi filminin başrolünde oynadı.
Çok da komik, neşeli falan bir adam ama Truman Show'la başlayan onun ciddi kariyeri denir böyle sinema tarihinde veya sinema dünyasında.
Jim Carrey böyle hani sulu zırtlak komik, garip surat hareketleri yapan, böyle milleti güldüren bir oyuncuydu.
Belli bir seviyeye kadar ama.
Truman Show filminde biraz daha ciddi projelerde yer almaya başladı ve orada da Jim Carrey'nin kariyeri ciddi biçimde değişti.
Bu filmde o kadar iyi oynuyor ki gerçekten çok iyi oynuyor ve birçok kişi Eternal Sunshine of the Spotless Mind'ı Jim Carrey'nin başrolünde olduğu komikli bir romantik komediyi falan zannettiler.
Yani birçok kişi filmi öyle zannetti.
O yüzden de çok ciddiye alınmadı aslında sektörde.
Ama filmi izlediğinizde kesin iddia ediyorum hiç de öyle bir film olmadığını rahatlıkla fark edeceksiniz.
Daha ilk 15-20 dakikada fark edeceksiniz.
Durum çok farklı. Kate Vincent, Clementine karakterini canlandıran Kate Vincent muhteşem bir oyunculuk sergiliyor gerçekten.
Her açıdan çok iyi bir film.
Hangi noktasından tutsanız özgünlük var, farklılık var.
Sinemacıların bile anlamlandıramadığı hani nasıl yapılıyor bu diye sorduğu çok ilginç efektler var filmde.
Çok çarpıcı bir görsellik var.
Rahatsız edici bir dokusu da yok değil filmin.
Yani gerçekten çok özgün bir film.
Çok farklı bir film. Eternal Sunshine of the Spotless Mind'ı mutlaka ve mutlaka hararetle izlemenizi öneriyorum arkadaşlar.
Anacığım ikinci film.
Biraz da aslında bu konuda belki de sinema tarihinde ve günümüzde de en güçlü, en sağlam aşk filmlerini, ilişkiler üzerine filmler yapan yönetmenleri
düşündüğümüzde ilk akla gelecek yönetmenlerden bir tanesi olan İspanyol Pedro Almodovar'ın Talk the Her filmi arkadaşlar.
Konuş onunla yaklaşık çeviri olarak Talk the Her.
Şöyle söyleyeyim, 2002 yapığım film.
Tam olarak aşk üzerine bir film ama biraz farklı bir aşk filmi.
Tamamen bitkisel hayatta olan bir karaktere aşık olma ile ilgili bir film.
Talk the Herd derken zaten filmde bitkisel hayata girmiş bir karakter var, bir kadın var ve onun erkek bir bakıcısı var.
Bu bakıcı bitkisel hayattaki kadına aşık.
Öyle söyleyeyim. Biraz sıra dışı bir ilişki, biraz farklı bir aşk ilişkisi bu.
Yani filmde zaten bir anlamda da ahlaki olarak da pürüzlü bir film.
Yani biraz sıkıntılı bir film. Hani baş karakterin yaptığı bazı tercihler oluyor.
Aşk üzerine bazı söylemleri var, fikirleri var, yaklaşımları var.
Ve geniş kitlelerin tabii çoğumuzun da onaylayacağı ya da normal uygun görmeyeceği bir yaklaşım söz konusu filmde.
Bunu izlediğinizde göreceksiniz.
Ve ahlaki olarak pürüzlü dediğim bu yapıya da...
Tanık olan ve kıyısından oraya uğrayıp bir şeyleri halletmek zorunda kalan başka bir aşık da var işin içerisinde.
Biraz garip anlattım kusura bakmayın ama filmin büyük çoğunluğu bir hastanede ya da hastane çevresinde süre gidiyor.
Bitkisel hayatta olan kadınlar var ve onlara aşık olan ve bitkisel hayattan çıkmalarını uman ya da onlara...
Hani bitkisel hayata olmalarına rağmen onlarla ilişkisini sürdürmeye çalışan yaralı ve biraz kusurlu.
Belki hepimiz gibi. Belki biraz sorunlu.
Yine hepimiz gibi erkek karakterler var.
Çok incelikli bir film Toğuklu Hörn.
Yani bir Hollywood filminde veya dünyanın başka ülkelerinden çıkacak birçok filmde kıyısına bile yanaşamayacağınız bir duygusallık var.
Çarpıcı anlar var. Çok düşündürücü anlar var.
Hem insanın duygusal psikolojik tarafını inceleyen hem de insanın günlük hayatta birbiriyle olan ilişkilerini inceleyen bir film.
Talk to Her. 2002 yapımı.
Pedro Almodovar'ın filmi.
Ve aynı zamanda filmin görseli de kurgusu da yine karmaşık bir kurgu kullanılıyor.
Yani öykünün bir sonu, bir başı, bir ilerisi, bir gerisi.
Biraz farklı bir zaman kullanımı var filmde.
Ama buna rağmen çok öyküsünü çok güzel anlatıyor.
Yani öyküyü iyi anlatıyor ama yine bir aşk filmi olmasının da tabii gazı ve etkisiyle öykü biraz da duygusal ve dramatik bir perspektifte ilerliyor.
Zaten Pedro Almodovar'ın öyküleri biraz öyledir.
Yani görseli falan güçlüdür, sinematografisi iyidir ama...
Bence hani sinema yazarı olarak benim tespitim bu.
Belki bana katılmayan sinema yazarı arkadaşlar olabilir ama genellikle sinemaya görsel bir sanat deriz.
Hani görüntülerle meramını anlatan bir sanat deriz ama Pedro Almodovar gerçekten...
Kağıt üzerinden okuduğunuz takdirde bile çok fazla etkileneceğiniz, çok yüksek ölçekle etkileneceğiniz senaryolar yazan bir sinemacı arkadaşlar.
Yani senaryoları da gerçekten çok iyi.
Öyküleri, karakterleri olağanüstü.
Gerçekten olağanüstü. Yani benzerine sinema tarihinde bile rastlamak çok güç.
Tabii ki bu böyle bir senaryoyu hani uygun güzel şık bir görsellikle bir filme aktardığınızda ortaya iyi bir film çıkıyor zaten.
Pedro Almodovar'ın sinematografisi gerçekten iyi ve kariyeri de gerçekten çok iyi filmlerle dolu.
Ama daha çok öykülerini yani filmlerini senaryolarının etkileyiciliğine ve gücüne biraz da dayandıran bir yönetmen.
Ve öyküleri dediğim gibi gerçekten çok iyi.
Bayağı ortaklıklar barındırır Pedro Almodovar'ın filmleri.
Yakındır birbirine yani bir yapı olarak yakındır.
Ve bence bugüne kadar yaptığı filmlerin de...
En iyisi Talk to Her.
Hararetle öneriyorum izlemenizi.
Çok duygulanacaksınız. Dediğim gibi ahlaki olarak veya doğru yanlış perspektifinde belki karakterlerin tercihlerine katılmayabilirsiniz.
Eleştirecek olabilirsiniz ama Pedro Almodovar'ın da gücü biraz burada zaten.
Katılmayacağınız ya da çok da yanlış bir şey yaptığını düşündüğünüz bir karakterin öyküsünü bile size gayet duygulu bir şekilde anlatabilen nadir yönetmenlerden bir tanesi olduğu için.
Mutlaka bu filmi hatta ya Pedro Almodovar'ın birçok parlak filmini izlemenizi öneririm ama Talk the Her özellikle hem onun kariyerinin bence en iyi filmi hem de aşk filmleri camiasında diyeyim
en öne çıkan en unutulmayacak filmlerden bir tanesi.
Diğer örneğim herhalde bu film yani anacağım filmler içerisinde en melankolik en hüzünlü böyle hani sizi ağlatma olasılığı en yüksek olan film herhalde
bu. 2006 yapımı Darren Aronofsky'nin yönettiği The Fountain arkadaşlar.
Şimdi bu film yine çok farklı bir film.
Evet gerçekten bayağı farklı filmler seçmişim ya.
Bakın şimdi fark ettim yani. Sinematografik olarak da farklı, kurgu olarak da farklı, tavır olarak da farklı.
The Fountain filmi arkadaşlar sinema dünyasını ikiye böldü.
Yani bu filme tamamen bir saçmalık, zırvalık hani bir...
Darren Aronofsky çok değerli bir yönetmen.
2000'ler sonrası sinemanın David Fincher'la birlikte, Christopher Nolan'la birlikte, değerli birkaç yönetmeliyle birlikte özellikle anılan yönetmenlerden bir tanesi oldu.
Zaten özellikle bildiğiniz gibi çoğu sinema severin bildiği gibi The Requiem for a Dream filmiyle yani bir rüya için ağıt filmiyle öne çıkmıştı.
Böyle bütün sinema dünyasını yıktı geçti resmen.
Hepimizi böyle gözyaşlarına boğdu.
Çok güçlü bir yönetmen Darren Aronofsky.
Ve Fountain onun üzerine hem çok fazla çalıştığı hem de çok böyle farklı bir şeyler yapmaya çalıştığı bir film.
Çok fantastik bir film.
Çok kavramsal bir film.
Çok böyle nasıl diyeyim yani hayal gücünün uçtuğu bir film.
Kabaca öyküsünü şöyle özetleyebilirim.
Birbirinden üç farklı zamanda ve boyutta diyeyim.
En azından bir tanesi farklı boyutta diyeyim.
Üç farklı karakterin aşık olduğu kadının hayatını, yaşamını kurtarma mücadelesi üzerine kurulu.
Öyle söyleyeyim. Çok kaba bir öykü anlatımı oldu ama gerçekten öyküsünü de filmin özetlemek zor.
3 farklı karakter var. Ve tabi bu arada 3 farklı boyuttan ya da zamandan fark ettim ama 3'ünde de bu karakterlere aynı kişiler oynuyor.
Yani başroldeki Rachel Waits ve Hugh Jackman.
Hugh Jackman 3 ayrı öyküde de aşık olan adam oynuyor.
Aşık olunan kadını da Rachel Waits oynuyor.
Ve 3'ü de farklı karakterleri canlandırsa da aslında konumları aynı.
Öyle söyleyeyim. Öykülerin bir tanesinde Thomas karakteri Hugh Jackman'ın canlandırdığı.
Eşi olan yani Rachel Weisz'in karakteri ölümcül bir hastalığa yakalanmış.
Onun hastalığına çare bulmaya çalışan bir doktoru canlandırıyor.
Başka bir öyküde kraliçe var ve kraliçenin ona hem duygusal olarak aşık hem de çok fazla sevgi saygı duyan bir askeri var.
Onun korumaktan sorumlu olan ve o kraliçeyi öldürme...
andı içmiş birilerinin bunu yapmasını engellemeye çalışmaya da o kişilere karşı bir mücadele verme misyonu edinmiş bir savaşçı karakter var ve bir de tüm bu sevdiği kadını yaşamasını
sağlayan ölümünü engellemek isteyen erkek karakterin Bilinç altında mı diyelim?
Onun duygusal dünyasında mı diyelim?
Nasıl diyelim? Yani duygularını anlatan ve sevdiği kadını yaşatma saplantısını diyelim.
Bize iletmeye çalışan karakterin iç dünyasını resmeden.
Bir de bir üçüncü boyutu var filmde.
Film görsel olarak mükemmel.
Sinematografik olarak çok iyi arkadaşlar.
Çok iyi çekilmiş bir film. Çok iyi oynanmış.
Sinemaya harika biçimde aktarılmış bir film.
Çok iyi. Ama bir yandan da...
Biraz karmaşık bir film. Kurgusu çok karmaşık.
Tasarımları çok iyi olmasına rağmen...
anlamak biraz zor. Hem sembolizme çok fazla sırtını dayayan bir film.
Hem de karmaşık kurgu ve farklı dönemler işte bir ortaçağ İspanya, bir günümüz, bir işte soyut dünya falan filan.
Çok farklı yerlerden beslenen bir film olduğu için biraz anlaşılması zor olabilir ama filmin öyküsünden anlamasanız bile hani bu film ne anlatıyor?
Bu nasıl bir öyküsü var? Kim nereye gidiyor?
Ne oluyor? Kimle görüşüyor? Kimle ne yapıyor?
Kim kimin dostu? Kim kimin düşmanı?
Anlamasanız bile filmin duygusal Dokusu izleyicisine sunduğu duygusal ton o kadar güçlü ki.
Yani filmin öyküsünü hiç anlamasanız da ne anlatmaya çalıştığını anlayabilirsiniz arkadaşlar.
Öyle söyleyeyim bu açıdan çok güçlü bir film.
Ve bir anlamda da biraz daha fantastik böyle sıra dışı filmlere ilgi duyan acılara tam da hitap edecek ve onları mutlu edecek bir film olduğunu düşünüyorum.
The Fountain 2006 yapımı.
Aşk temalı filmler seçkimizin en ilginç ve güzel filmlerinden bir tanesi.
Hararetle öneriyorum arkadaşlar.
Önereceğim dördüncü film çok farklı bir coğrafyadan ve çok farklı bir dünyadan geliyor.
2001 yapımı Majid Majidi'nin yönettiği Baran adlı bir film arkadaşlar.
İran sinemasından geliyor bu film.
Gerçek bir aşk filmi.
Çok derin bir dram.
Ama diğer filmlerden tabii ki çok farklı bir film.
Bir İran filmi zaten ve çok düşük bütçeyle çekilmiş.
Çok küçük ve sinematografik olarak da çok daha sade ve çiğ duran bir film.
İran'da sürekli diyor film arkadaşlar.
İran'da büyük bir inşaat var.
Bu inşaatta çalışan işte işçiler var, ameleler var.
İnşaatın bir, işçilerin bir yöneticisi var öyle söyleyeyim işte mühendisi var falan bir inşaat ortamı.
Ve burada... Bir genç var getir götür işlerini yapan.
O gencin kıza aşık olması öyküsü ya da kabaca öyle söyleyeyim çok öyküsünden bahsetmek istemiyorum.
Çünkü içinde ufak tefek sürprizler var.
O sürprizleri açık etmek istemiyorum ama İran'ın sosyal kültürel durumunu, ekonomik durumunu da biraz özetliyor ve içeriyor.
O konuda da bize fikirler veriyor.
Biraz tabi İslami bir siyasi biçimini benimsemiş ve bunu uygulayan bir ülkedeki İnsan ilişkileri ve duygusal ilişkiler üzerine de ince kodlar içeriyor.
Sinematografisi ve kurgusu diğer anlım filmlerdeki gibi değil.
Tabii bir Hollywood filmi ya da bir İspanyol filmi gibi olmasını bekleyemeyiz normal olarak ama çok daha mütevazı bir film.
Çok daha böyle hani çok estetik, çok şık, çok böyle albenili bir film değil.
Daha çok öyküsüne odaklanan.
Sade bir görüntü yönetimi daha doğal ışık doğaçlama çekime dayanan bir film aynı zamanda.
Ama bir yandan da bu sadelik ve doğallık gerçekten böyle günlük hayatın içerisinden yani sanki böyle İran'da siz bayağı oradasınız yani.
Hani olan bitene şahit oluyor musunuz?
Bir şeylere tanık oluyor musunuz?
Pozisyonuna sizi sokan bir film.
Çok başarılı bir film.
Öyküsü zaten çok iyi. Oyunculukları çok amatörce ve biraz insana böyle çiğ gelecek olsa da bence gerçeği ve doğuluğu çok güzel yansıtmış.
Öykünün ilerleyişi biraz böyle sakin sakin yavaş yavaş olsa da çok ince kodlar var.
Yani neresinden baksanız ilk bakışta insana film biraz dediğim gibi çiğ ya da böyle amatörce gibi gelse de altında çok derin bir duygusallık var.
Çok ince bir aşk var.
Çok böyle imkansız aşk öyküsü demeyeceğim.
Bu filme imkansız aşk öyküsü dersem filmi bayağı küçültmüş olurum.
Ondan çok daha derin bir film ama bir anlamda da imkansız aşk öyküsü aslına bakarsanız.
Çünkü neticede bu kadar baskıcı coğrafyalarda insanların tabii duygularını ve ilişkilerini rahatça yaşaması pek mümkün görünmüyor.
Ama aşk filmi olsa da aynı zamanda çok ağır bir sosyal tespit filmi, ekonomik tespit filmi.
Çok iyi bir film arkadaşlar Baran.
Gerçekten çok iyi bir film. Günümüz İran sinemasında sinematografiler falan tabii çok daha gelişti.
Artık İran sineması dünyaya hitap eder bir seviyeye geldi.
Tamamen de hak ederek gerçekten çok iyi bir sinema.
Türk sinemasından çok daha ileride İran sineması.
Ama 2001 yapımı Baran filmi bu geleneksel klasik artık az çok alıştığımız özümsediğimiz İran sinemasının da bir örneği değil.
Biraz daha farklı bir film.
Yani İran sineması içerisinde de oldukça farklı bir film.
Hararetle izlemenizi öneriyorum.
2001 yapımı Baran.
Bu haftanın son tavsiyesini bir çoğumuz duymuştur.
Biraz daha tabii tartışmaya açık bir film.
Ama bayağı konuşuldu.
Biraz daha ilginç bir aşk filmi denebilir.
2013 yapımı The Her arkadaşlar.
Spike Jonze'un yönettiği ve Jacqueline Phoenix'in başrolünü oynadığı.
Dediğim gibi bu filmi izleyen birçok insan vardır ama ben yine de anmak istedim.
Öyküsü gayet basit.
Bir telefona, bir telefon aplikasyonuna ya da bir yapay zekaya aşık olan bir adamın öyküsü.
Kabaca böyle. Ama ilginç tarafı şu.
Eternal Sunshine of the Spotless Mind'de olduğu gibi hem duygusal bir aşk filmi aynı zamanda bir bilim kurgu ve insan makine birlikteliği ve ilişkisi üzerine de güzel tespitler yapan bir film.
Oyunculukları iyi, sinematografisi falan gayet iyi.
Ama bu film biraz da eleştirildi.
Çünkü söz konusu insan makine birlikteliği üzerine çok da derin tespitler yapmadığı işe daha çok biraz duygusal yaklaştığı üzerine bazı eleştiriler gördüm.
Forum sitelerinde veya bazı sinema severlerin bu fikirde olduğunu biliyorum.
Ve bir yandan da The Her ilerleyen bu bilgisayar teknolojilerinin, bu yazılım teknolojilerinin insan hayatını nasıl etkileyeceği üzerine bir öngörüyken duygusal hayatımızı nasıl etkileyecek
üzerine çok güzel tespitler yapan bir film bence.
Ve ben bir de filmde şöyle bir alt metin görüyorum.
Hani bugüne kadar böyle şakalı, komikli örnekler dışında herhalde bir bilgisayara ya da bir yazılıma, bir programa aşık olan bir insana dair bir haber görmedik ama belki de birçoğumuz öyleyiz yani.
Hani ona bakarsanız belki de bir bilgisayar oyundaki bir karakteri bırakamayıp, hani yemeğe gidemeyip, tuvalete gidemeyip, hararetle böyle oyunun başından kalkamayan karakterler var ya belki de onlarınki
bir tür aşıktır. Yani ben bu filmde böyle bir alt metin görüyorum aslında.
Çünkü aşk dediğimiz şey normal şartlarda hani insan için bir anlamda cinsel çekimi hani bir evrimsel bir mekanizma aşk neticede bir duygusal bir şey.
Hani hiçbir şekilde cinsel ya da dürtüsel ya da evrimsel bir bağ söz konusu olmadığı takdirde aşkın hissedilip hissedilmeyeceği üzerine de tespitler var bence bu konu üzerinde.
Film özellikle bunun üzerine gitmese de bunun üzerine de bir şeyler söylüyor bence.
Hani aşk cinsel bir şey midir değil midir gibi bir tartışmaya tabii burada girmek istemem ama.
Neticede bir insan bir makineye aşık olur mu?
Olabilir mi? Duygusal, fiziksel, cinsel nasıl bir etki var?
Film bunun üzerine de güzel bir şeyler söylüyor bence.
Dediğim gibi yine filmin sürprizlerini açık etmemek için örnek vermeyeceğim ama filmi izlediğinizde bunun üzerine de bazı şeyler göreceksiniz.
The Her 2013 yapımı Spike Jonze'ın filmi.
Aşk filmleri içerisinde baya ilginç, farklı, ayrıksı.
Hem tartışma yaratmış hem sevilmiş hem çok da...
Sevilmemiş bazı kişiler tarafından bir film ama tartışmalı ve değerli bir film her şekilde.
İzlemenizi öneriyorum arkadaşlar.
5 farklı aşk filmiyle bu hafta karşınızdaydım.
Umarım güzel önerilerde bulunabilmişimdir.
Beni dinlediğiniz için teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
