
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda 77. Cannes Film Festivali ödüllerini ve 2024'ün merakla beklenen projesi Furiosa: Bir Mad Max Destanı filmini inceledik. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Altyazı M.K.
Ve 2024'ün merakla beklenen projelerinden bir tanesi olan Mad Max Saga Furiosa filmi gösterime girdi.
Ama yine tabii ki genelde yaptığımız gibi sadece bu filmden bahsetmeyeceğim.
Mad Max çünkü bir evren gerçekten sinema tarihinin...
Post apokaliptik bilim kurgu alt türü deyince ilk akla gelen bilimlerinden bir tanesiydi öncü film.
Öncü filmden bugüne kadar nasıl bir yolculuk yaşadığı Mad Max'in olayı nedir?
Onlardan da bahsetmeye çalışacağım.
Öncelikle şu Cannes Film Festivali'nden bir bahsedelim mi?
Bu sene 77.si verildi Cannes Film Festivali'nin.
Şimdi Cannes Film Festivali'nin bazı kendileri arası netelikleri var.
Onlardan bir yıl önceki Cannes Film Festivali üzerine yaptığım programda uzun uzun orada anlatmıştım bu kez tekrar etmeyeyim.
Bu yıl direk ödüllere geçeceğim.
Şimdi bu sene Altın Palmiye'yi Sean Baker son filmi Anora ile aldı.
Sean Baker Amerikan bağımsızlarının 2010'lardan sonra daha çok tanınmış önemli yönetmenlerinden bir tanesi.
Ben Sean Baker'ı 2015 yılında yaptığı Tangerine adlı bir filmde keşfetmiştim.
Dance Film Festivali'nde ödülü almıştı Tangerine.
İyi bir filmdi ve ilginç birkaç tarafı var.
Çok uzun uzun anlatmayayım ama iPhone 5S'le çekilmiş bir filmdi.
O yıllarda iPhone'lar iyice popüler olmuştu falan ve 5S modeliyle iPhone'un böyle bir atılım yaptığı söyleniyordu.
Yani o çok popüler olmuştu.
Çok sevilmişti o telefon. Ve o telefonun da video çekme özelliği önceki modellere göre bayağı daha iyiydi.
Ve herkese yani şu muhabbetin yapıldığını hatırlıyorum.
Ya işte bu telefonla film bile çekilir deniyordu.
Hani insanlar bunu derken Sean Baker hiç de boş durmamıştı.
Bu iPhone 5S ile bir uzun metraj film yapmıştı.
Bu filmi Sundance Film Festivali'nin içeriğine sokmayı ve ödül almayı da başarmıştı.
Yani özetle Sean Baker'ı oradan tanıyoruz.
Filmin puanları gayet yüksek yani çok iyi bir film gibi görünüyor.
Eğer ilerleyen zamanlarda Anora'yı izleyebilirsem üzerine bir şeyler söylemeye çalışırım.
Bu yıl jüri büyük ödülünü All We Imagine As Light adında bir film aldı.
Payal Kapadya diye Hint bir yönetmen.
Bildiğimiz bir isim değil ilk uzun metrajı zaten.
Bundan önce kısa filmler çekmiş, belgeseller çekmiş.
Anladığımız kadarıyla gayet parlak bir yönetmen geliyor yani Hint sinemasından dünya sinemasına.
Büyük jüri ödülü aldığına göre yine gayet iyi bir film olsa gerek.
Jüri büyük ödülünden sonra da jüri ödülünü de...
Emilia Perez adlı filmle Jacques Audiard aldı.
Jacques Audiard'ı gayet iyi tanıyoruz.
Nereden tanıyoruz? 2009 tarihli Prophet, Yeraltı Peygamberi filminden tanıyoruz.
Müthiş bir filmdir. Gerçekten o kadar iyidir ki.
Cannes Film Festivali'nde yine ödül almıştı.
Ben de o filmi merakla izlemiştim ve çok sevmiştim.
Böyle yaşını başını almış yani 70 yaşını geçmiş bir yönetmen.
Hayli zengin bir filmografisi var.
Fransız yanıması deyince böyle ilk akla...
gelecek yönetmenlerden bir tanesi.
Onun da jüri ödülünü alması pek de bir kimseyi şaşırtmamıştır herhalde.
En iyi yönetmen ödülünü Portekizli yönetmen Miguel Gomez aldı.
O da çok tanıdığımız bir yönetmen değil ancak burada anmış olalım.
Onu da takibi almamız gerekiyor buradan gördüğümüz kadarıyla.
En iyi senaryo ödülünü ise Corel Ferton The Subtance filmi aldı.
Bu filmde yaygın olarak gösterime girilme bilmiyoruz ama ilginç biçimde bir korku filmi olduğunu görüyoruz.
Ve filmin kadrosunda da Demi Moore gibi Dennis Quaid gibi Hollywood'un iyi bilinen yıldız oyuncuları var.
Çok ilginç bir proje olduğunu görüyoruz burada.
En iyi erkek oyuncu ödülü Yorgos Lanthimos'un son filmi Kinds of Kindness'la.
Jesse Plymouth'a gitti. Jesse Plymouth kim?
Jesse Plymouth Hollywood'un en meşhur isimlerinden biri değil ama daha çok yan rollerde gördüğümüz prestijli, oyunculuk yeteneği gayet yüksek oyuncularından biridir.
En son Martin Scorsese'nin Dolunay Katilleri filmini izlemiştik.
En iyi kadın oyuncu ödülü ise az önce bahsettiğim en iyi yönetmen ödülünü gittiği Emilia Perez filminin Tüm kadın kastına gitti.
4 oyuncuya birden en iyi kadın oyuncu ödülü verildi.
Zoe Saldana, Selena Gomez, Carla Sofia Gascon ve Adriana Paz bunların hepsi iyi bilinen oyuncular.
Ve buradan da anlıyoruz Emilia Perez filmi tam bir kadın oyuncu şovuna dönüşmüş durumda yani.
Hani o filmi mutlaka izlememiz lazım gerçekten çok merak ettim diyeyim.
Ve bu sene onur ödülü George Lucas'a ve...
Meryl Streep'e verildi.
George Lucas sinema tarihinin bir numaralı gişe yönetmeni.
Yani bir anlamda gişe sinemasının, Hollywood'un kralı.
Ve bakınız Cannes Film Festivali kalkıp George Lucas'a onur ödülü veriyor.
Ha tabii bunda bir sakınca var mı yok elbette ama geçtiğimiz sene Cannes Film Festivali üzerine yaptığım programda ben yine bundan bahsetmeye çalışmıştım.
Yakın zamanda Oscar'lar biraz daha entelektüel sinemaya yakın durmaya çalışıyor sanki.
İşte Cannes Film Festivali'de biraz daha...
Popüler sinemaya, gişe sinemasına ve Hollywood'a yakın durmaya çalışıyor.
Yani hemen hemen her sene Cannes Film Festivali'nin seçkisinde bulunan filmlerin yönetmenleri arasında Hollywood yönetmenleri görüyoruz.
Bu eskiden de vardı yok değildi ama eskiden Cannes Film Festivali Hollywood'a bulunan ama fazla film yapmamış çok da tanınmayan bazı isimleri keşfederdi.
Sonradan o yönetmenler Hollywood'da bayağı böyle işte hani gişe sinemasının en kral yönetmenlerine dönüşürdü.
Ama şu an bakıyorsunuz. Zaten Hollywood'da meşhur olmuş isimleri ödüllere layık görüyor Cannes Film Festivali.
Hani eleştiriyorum hani buna bakarsanız benim çok hoşuma gidiyor bu.
Yani çünkü ben hani bir sinema sever olarak sinema programı yapan bir kişi olarak işte sanat sineması işte gişe sineması işte bağımsız sinema falan bu alanların bu adaların diyeyim birbirinden kalın çizgilerle
ayrılıyor olmasına hiç hoşuma gitmez.
Zaten mesela bu yılın Cannes Film Festivali'nin jüri başkanı Greta Gerwig oldu.
Greta Gerwig'i nereden tanıyoruz?
En son Barbie projesini yaptı.
Yani yılın en çok izlenen filmi oldu zaten Barbie.
1,5 milyar dolar hasılat yaptı.
Bakınız Cannes. Bir yıl önce Hollywood'da gişenin galibi olan filmin yönetmenini getirip jüri başkanı yapıyor diyorum.
Bence bu harika bir şey yani.
O zaman biz bu yaklaşımı kabul edelim artık.
Yani şunu demeyelim işte Cannes Film Festivali işte sanat sinemasını temsil eden, sanat sinemasının en önemli etkinliği, en önemli festivali, sanat sinemasının merkezi Fransa'da Cannes falan demeyelim o zaman
bunu. Böyle bir şey yok o zaman. Bunu kabullenelim.
Diyorum ben bundan çok mutlu olurum gerçekten çok keyif alırım yani.
Bu algı ne zaman kırılır?
Genel izleyici kitlesinde böyle bir algı var mı?
Var. Yani Fransa sineması deyince, kan deyince daha çok sanat sinemasına göz kırpan bir organizasyon olarak görüyoruz bunu.
Ama diyorum yavaş yavaş kan...
Bu etiketten kurtulmak istiyorsa bana öyle geliyor.
Kurtulmaya çalışıyor gibi görünüyor.
Bu çok güzel bir şey. Bundan sonra da biraz daha öyle bakalım o zaman.
Bence bunda hiçbir sakınca yok.
Bakalım ilerleyen yıllarda kanın bu yaklaşımı devam edecek mi?
Umarım devam eder diyorum.
Edici de sinema elbette popüler bir alandır.
Orada da işte kırmızı halı, oyuncular, kim ne giydi, kim nasıl makyaj yaptı.
Popüler dünyanın buradan beslenmesinde bir sakınca yok.
O başka bir şey ama... Filmlerin, seçkilerin güçlü olması...
Bence Cannes Film Festivali'ne saygı ve sevgi duymamız için gayet yeterli.
O anlamda Cannes Film Festivali'ne saygım büyüktür yani.
Eğer siz de artık işte iyi filmler yapılmıyor, isteyecek film bulamıyorum diyenlerdenseniz işte size adres Cannes Film Festivali'nin seçkisini ya da en azından ödül alan filmleri
izlerseniz yılın en iyi filmlerinden bazıları izlemiş olursunuz yani.
Evet bu sene Cannes üzerine söyleyeceklerim yaklaşık olarak bu kadar.
Mad Max Set of Furious'u anlatmadan önce elbette Mad Max evreninden bahsetmek lazım.
Mad Max, Avustralyalı yönetmen George Miller'ın 1979 yılında yaptığı bir post apokaliptik bilim kurgu filmiydi.
Aslında Mad Max evreni...
Post apokaliptik bir evrendir ancak ilk filmi tam olarak post apokaliptik bilim kurgu olarak isimlendirmek çok da doğru olmaz.
Neden biliyor musunuz? Şöyle bir durum var ki en kaba tanımlamayla dünyada bir kıyamet olmuş ve kıyametten sonraya kalan çok az sayıda insan Çok zor yaşamsal şartlar altında hayatiyetini
sürdürmeye devam ediyor. İşte bu filmleri biz post apokaliptik bilim kurgu diyorduk.
Ancak Man Max'in başında henüz o kıyamet falan kopmamıştı yani.
Hala işte devlet kurumları var.
Hala düzenli aileler var.
Ama artık iyice çürümüş.
Diniyet mekanizmaları etkisini kaybetmiş.
Gücünü kaybetmiş. Dünya böyle zıvaradan çık.
da çıkacak gibi bir noktada başlıyordu sanki o sınırı göstermeye çalışıyordu bize ve filmin başında Mel Gibson'ın canlandırdığı Max zaten baş karakter Mad Max o zaten çılgın Max Max
karakteri evliydi bir ailesi vardı yani ve polis memuruydu işte bu zıvaradan çıkma eşiğinde olan dünyada gayet çılgın otosiklet çeteleri falan da var böyle hani yasa dışı tiplemeler var bunlar
Max'in ailesini öldürüyorlar ve o arada da artık yavaş Şavaş medeniyet çığırından çıkıyor ve baş kahramanımız Max yollara düşüp bu motosikletli katilleri
birer birer avlamaya başlıyor.
Mad Max aslında şii bir filmdi.
Bir B filmi gibi yani ikinci kalite bir film gibiydi.
Zaten George Miller hayli düşük bütçeyle bir nevi bağımsız film gibi çekmişti.
Avustralya yapımı bir film olduğu için zaten yani Hollywood'un o işte bütçesinden, yapım şartlarından, teknik olanaklarından yararlanan bir film olmadığı için hayli çiğ görünüyordu böyle.
Gerçekten o kadar başarılı oldu ki tüm dünyada Mad Max çılgınlığı koptu diyebiliriz.
Ve filmin bir de şöyle bir numarası var.
Öykü kısmı gayet fakirdi aslında.
Yani daha doğrusu fakir demeyeyim.
Filmin bir öyküye neredeyse ihtiyacı yoktu.
Tamam işte Max'in ailesini öldürüyorlar.
O da yollara düşüp önüne gelen bütün katilleri, bütün motosiklet çetelerini falan öldürüyor.
Bu kadar. Gerçekten anlatacak çok fazla şey yok.
Ancak bir aksiyon filmi olarak ise muhteşemdi.
O çiğlik de biraz filmin o dokusunu o başı bozukluğu o çılgın Max ya.
Dünya da zıvanadan çıkıyor.
Max de zıvanadan çıkıyor.
Katiller o motosiklet çeteleri zaten zıvanadan çıkmış.
Gayet gerçekçi aksiyon sahneleriyle izleyeni böyle sonu gelmez bir aksiyonun ortasına sokuyordu.
Son derece uzun aksiyon sahneleri vardı filmde.
Ondan dolayı Çılgın Max etkileyici bir filmdi yani gayet güçlü bir filmdi ve zaten dediğimiz gibi başarılı oldu.
Onun ardından 1981 yılında Mad Max 2 savaşçı filmi gösterime girdi.
Burada artık tam olarak post apokaliptik bir atmosferdeyiz diyebiliriz.
Artık medeniyet falan kalmamış ve bizim Çılgın Max'imiz...
tamamen çöllerden oluşan, tamamen başı bozuk, tamamen çılgın bir coğrafyada yollarda deli gibi gizip karşısına çıkan hemen hemen herkesi öldüren bir yol savaşçısına
dönüşmüş durumda. Burada aksiyon dozu biraz daha artmıştı.
Tabi ikinci filmde coşmelerin biraz daha fazla bütçesi vardı.
Biraz daha büyük bir filmdir Mad Max 2 birinciye göre.
Bunun da öyküsünde şöyle bir şey vardı.
Şimdi post apokaliptik bir ortamız artık.
Kanun yok, nizam yok, güçlü olan öldürüyor.
Tabiat kuralları geçerli.
Ondan önce şunu da belirtmem lazım.
Bu başıbozuk Mad Max evreninde tek bir dev...
Çılgın bir şekilde akaryakıt arıyorlar.
Kimin elinde akaryakıt varsa o güçlü oluyor.
Neden? Çünkü herkes yolda.
Motosikletlerle, tırlarla, otomobillerle herkes çılgınlar gibi yollarda seyredip önüne geleni öldürüyor.
Para falan yok artık hani. Medeniyet tamamen çöküp yok olduğu için paranın hiçbir değeri yok.
Evet yiyecek içecek değerli, su değerli ancak değerli olan hemen her şeye ulaşmanın tek bir yolu var.
Benzin. Bölüm 2'de biraz daha medeni, biraz daha insani bir topluluk kendilerince küçük bir köy kurmuşlar.
Çevrelerine sınırlar çekmişler böyle işte duvarlar, metalden bariyerler falan.
Kendi küçük köylerinde dışarıdaki motosiklet çetelerine, otomobil çetelerine karşı kendilerini korumak için böyle bir yaşama alanı oluşturmuşlar diyelim.
Ve bu motosiklet otomobil çeteleri de buraya geliyorlar.
Elinizdeki benzeni bize verin diye buraya kuşatıyorlar.
Bu ikili karşılaşmada ise baş karakter Max'imizin konumu ne?
O oradan geçerken tehdit fare bir tavırda değil buraya geliyor hani eliniz rica ediyor diyelim neredeyse.
Hani elinizde benzin var mı?
Bana biraz verebilir misiniz? Benim elimde de silah var ben size işte şunu vereyim siz de bana benzin verin gibilerinden.
Bu klanın içerisine giriyor ve o içerideyken bu motosiklet çetesi gelip burayı kuşatıyor ve herkesi ölümle tehdit ediyor.
İşte Max de bunlara diyor ki.
Buradan kurtulmak istiyorsanız ben size yardımcı olabilirim.
Film böyle başlıyor diyebiliriz yani ilk yarım saatinde.
Ondan sonra yine çılgın bir yol savaşı başlıyor.
Bu iyi bir filmdir. Gayet iyi aksiyon saleleri vardır.
Gayet başı bozuktur yine.
Böyle acımasız bir filmdir.
Yani çok kan, revan, dövüş.
Yani motosikletler, otomobiller falan.
Uuu acayip yani. Gerçekten Çılgın Max birincisi kadar iyi bir filmdir.
Hani aksiyon olarak ondan daha iyi ama.
Tabi hani öncü film biraz daha böyle gönlümüzde yer etmiştir ya.
Hani öncü filme iyi diyoruz.
Burada en azından onun kadar iyi diyelim.
Ondan sonra 1985 yılında Mad Max 3.
Bizdeki adıyla Gök Kubbe'nin Altında adlı film gösterime girdi.
Burada yapı biraz değişmişti.
Bence ilk iki film kadar iyi bir film değil gerçekten Çılgın Max 3.
Bu filmin beklenmeyen ilginç bir güçlü tarafı var.
Nedir o? Tina Turner.
Yakın zamanda öldü Tina Turner, müzik dünyasının en renkli, en çılgın simalarından bir tanesiydi.
Müthiş bir müzisyendi gerçekten ve bu filmin başrolünde de unutulmaz bir performans sergilemişti.
Ancak Mad Max 3'ün öyküsü, kurduğu atmosfer falan ilk iki filmdekinden biraz daha farklıydı.
Burada yine bir şehir var ama bu şehrin içerisinde...
Farklı yapılar var, farklı organizasyonlar var.
O ilk iki filmdeki yollardaki çılgınlık yani akaryakıt için, akaryakıt harcayan, neyin peşinden gittiği belli olmayan, önüne gelen herkesi öldüren, yok eden çılgın
motosiklet ve otomobil çetelerinden çok burada başka çılgınlıklar söz konusuydu.
Yine diyorum kötü bir film demeyeceğim ama ilk iki filmin yanında biraz daha sönük kalan bir filmdi bence.
Ve 1985 yılında artık post apokaliptik bir aksiyon bilim kurulusu olarak Mad Max serisi sinema tarihinin raflarına kaldırılmıştı.
Yeni bir film gelmemişti ondan sonra.
Ta ki 2015 yılında 30 yıllık bir ara vermek gerçekten çok büyük bir aradı.
Ve yani artık insanlar pek dememek için devam edeceğini beklemiyordu gerçekten.
İşte 2015'te George Miller...
Mad Max Fury Road adlı filmle karşımıza geldi.
Tom Hardy, Charlize Theron gibi Hollywood'un en parlak iki muhteşem oyuncusunu da filmin başrolüne koydu.
İnanılmaz bir sanat yönetimi, kostümler, mekanlar, efektler yani gerçekten müthiş bir filmdi görsel olarak Fury Road.
Artık Mel Gibson yok tabii ki filmde yani aradan 30 sene geçtikten sonra.
Aslında olsaydı fena olmazdı ya ben yine yani Mel Gibson'ı...
Yeni Mad Max'lerde görmek isterdim yani ona da bir şekilde bir rol yazılabilirdi bence ama neyse Mel Gibson yok artık Mel Gibson'ın yerine Tom Hardy vardı.
Mad Max Fury Road'da artık öykü baya bir farklılaşmıştı.
Eski üçlemeye göre tamam yine post apokaliptik bir ortamdayız ancak O ortamın insanları kendi içinde gelişmiş bir medeniyet kurmuşlardı.
Kendi kaneleri var, onun içerisinde alet ekipman var, makineler var, yönetim var, askerler var, yol savaşçıları var.
Eskiye göre o ilkellikten bayağı çıkılmış, kendi içinde gelişmiş bir medeniyet vardı ki.
Çok iyi bir film olsa da her açıdan Fury Road kendi adımı söylüyorum benim hani ilk bakışta biraz antipatik yaklaştığım bir filmdi.
Çünkü o ilk üçlemedeki o çiğlik, o ilkellik, o son derece fakir, son derece nasıl diyeyim böyle yani medeniyetin...
artıklarıyla beslenip hayatiyetini sürdürmek zorunda kalan ilkel insanlar yapısı burada artık neredeyse kalmamıştı.
Diyorum ben de sevdim yani bana göre de iyi bir film ama biraz daha böyle mesafeli durmak zorunda hissetmiştim kendimi.
Ama dediğim gibi yine de Fury Road gayet iyi bir filmdi.
Geniş kitleler filmi zaten çok sevdi.
Puanlar da yüksek, Oscar'larda da boy göstermişti.
teknik dallarda çok sayıda Oscar almıştı falan.
Yani Fury Road'un bu aradan geçen 30 yıldan sonra yepyeni bir Mad Max dünyası yarattığını iddia etmek hiç de abartılı olmaz.
Evet gelelim şu an gösterimde olan Furiosa'ya.
Burada öykü eskiye göre biraz daha çetrefillenmiş.
Yani ben hiçbir Mad Max filminin öyküsünün bu kadar detaylı, bu kadar fazla karakter, bu kadar yan öykü, Bu kadar farklı güç odağa falan içerdiğini gerçekten görmemiştim.
O anlamda Furiosa ülke olarak ve senaryo olarak diğer Mad Max filmlerinden gerçekten daha zengin.
Burada da yapım tasarımı müthiş, burada da teknik müthiş, burada da görsellik çok iyi yani.
Bu filmin başrolünde Anna Tyler-Joy ve Chris Hemsworth var.
Bu iki oyuncu da yakın zamanın en parlak yıldızlarından ikisi gerçekten ve rollerine de müthiş uyum sağlamışlar bence.
Film her açıdan teknik olarak çok iyi, akışı çok iyi, karakterleri çok iyi, senaryosu çok iyi.
Yani hemen her açıdan nefis bir film var karşımızda, çok çalışılmış.
Ancak bu filmin de bence iki tane zayıf noktası var.
Birincisi eski Mad Max'ler duygusallıktan uzak filmlerde.
Filmin en başında ne dedik?
79 tarihli filmde polis memuru Max'in ailesi öldürülür.
O çok dramatiktir. Evet çok üzücüdür.
Ancak ondan sonra Max karakteri resmen bir terminatöre döner böyle.
Her şeyini kaybetmiş zaten. Ailesini kaybetmiş.
Artık medeniyet çöküyor.
İnsanlık çöküyor. Yani zaten kaybolan insani değerler Mad Max evreninin de en önemli alt metinlerinden bir tanesidir.
Herkes zıvanadan çıkmış böyle çılgın ya.
Artık Max karakterinde duygu muygu yok abi yani bitmiş yani.
Normalde Mel Gibson çok mimikli, çok böyle güçlü, abartılı oyunculuklara yatkın bir oyuncudur ama Max karakterinde son derece duygusuz, son derece böyle donuk suratlı falan bir performans
sergiler. Yani çok böyle duygulu bir film değildir.
Zaten duygular, öyküler de yazılmamıştır.
Çılgınlar gibi yollarda gider insanlar birbirini öldürür o kadar.
Başka bir şey yoktur yani. Ancak bu son filmde Furiosa'da Film gayet duygulu başlıyor arkadaşlar.
Hatta bir sahne var Anna Tyler Joy'un canlandırdığı Furiosa zaten baş karakterin ismi.
Furiosa karakteri küçücük bir kız filmin başında kendi...
Yaşam ortamlarında yaşıyorlar.
Gayet böyle orası hiç post apokaliptik bir ortam gibi değil.
Yani o klanın insanları gayet yaşanabilir bir ortam kurmuşlar anladığımız kadarıyla.
Ve Furiosa o çöl ortamında yaşayan motosiklet çetelerinin üyelerince kaçırılıyor.
Film öyle başlıyor yani.
Furiosa'yı kaçırıyorlar.
Annesi de onu kurtarmaya geliyor.
Orada annesiyle arasında falan yaşadığı böyle gayet dramatik, gayet duygusal bir iki sahne var.
Yani neredeyse böyle gözüm yaşaracaktı benim.
Çok duygulu başladı film. Aa dedim hayret ya ne oluyoruz dedim.
Yani duygulu muygulu böyle bizi ağlatacak bir Mad Max mi izleyeceğiz falan diye.
Böyle bir hoşuma gitti yani filmin böyle bir duygulu başlaması diyorum.
Mad Max evreni için çok da sık rastlanan bir şey değil.
Ancak ilerleyen dakikalarda saatlerde diyeyim uzun da bir film 2,5 saat kadar.
Furiosa karakterinin öyküsüne tanık oluyoruz.
Bir önceki bölüm Fury Road'da gelişmiş medeniyet dedim ya orası bu filmde de var.
Burada Furiosa karakterini başka bir klan kaçırıyor ve ondan öğreniyorlar ki her şeyin bulunduğu yani işte su, yemek, güven bir şehir var bir köy var böyle.
Orayı bulmak isteyecek katil takım diyeyim.
Ancak bunu yaparlarken Fury Road'daki kale dediğim O gelişmiş medeniyetin olduğu yere geliyorlar.
İki katil klan diyelim bunlara.
Birbirlerini karşı karşıya geliyorlar.
Ve birbirleriyle savaşmaya ya da bir anlaşma yapmaya falan çalışıyorlar.
Şimdi bu filmin üst öyküsü ama işte baş karakterimiz Furiosa'nın esas amacı o bolluğun olduğu, suyun olduğu, yemeğin olduğu, barışın olduğu, dostluğun olduğu kendi köyüne geri dönmek.
Çılgın ve katil iki ayrı odak arasındaki güç savaşında kendisine başka bir pozisyon bulmak zorunda kalıyor ama her zaman amacı ne?
Kendi köyüne geri dönmek.
Filmin esas olayı bu. Bakın bu güzel bir öykü gerçekten.
Gayet duygulu, gayet güzel.
Ancak sohbete şuradan girdik.
İki tane zayıflığı var dedim ya.
Birincisi Furiosa bu iki katil klan arasında bir konum elde etmek zorunda kalıyor.
Ve bu süreçte biz yani neredeyse ilk yarım saat böyle duygulu bir film izliyor gibi olsak da sonraki iki saatte hiç duygu yok filmde.
İşte bu bir zayıflık bence.
Yani filmin duygulu başlayıp da duygulardan neredeyse arınıp ilk filmler gibi gayet duygusuz bir tavır ve yapı inşa etmesi beni gerçekten üzdü yani.
Bir türlü o duygulu başlayan film duygulu ilerlemedi.
Yani böyle pipi ortada kaldım gibi hissettim arkadaşlar.
Bu çok üzücü geldi gerçekten. Bu bir.
İkincisi amaç Furiosa'nın bu başıbozuk iki klan arasından kurtulup da kendi barışçıl ve bolluğun olduğu köyüne dönme hikayesini anlatmayacaksa eğer bu film
Furiosa'nın o duygulu o kendi köyüne dönme amacından sapıp da çılgın bir yol savaşçısına dönüşme hikayesini anlatıyorsa bu film eğer hani esas
olay buysa bunu da çok şey anlatması lazım böyle nasıl diyeyim bir kişisel dönüşüm öyküsü olması lazım eğer hani öyküsü buysa da bunu vermiyor film böyle bir psikolojik böyle bir duygusal
alt metin ve böyle bir karakter dönüşümü de görmedim ben filmde daha çok çevresindeki çılgın karakterlere benzeyen bir Furiosa karakteri izliyoruz neredeyse film boyunca
ya da film o noktaya varıyor diyeyim.
Daha özetle ifade edecek olursam hem duygusal olarak son derece verimli bir hikaye var ancak film o duygusal tarafa takılmıyor.
Bu bir. İkincisi bir karakter ve kişilik dönüşümü öyküsü gibi ilerleyecek gibi görünüyor.
Ancak öyle bir psikolojik açılım ve öyle bir karakter dönüşümü öyküsü de anlatmıyor Furiosa.
Ondan dolayı O dramatik yapıyı ben biraz böyle kaybettim.
Biraz üzüldüm yani. Yani niye böyle oldu dedim ya.
Ama eski filmlerdeki gibi gayet aksiyon, gayet yol savaşı, gayet patlama çatlama kan revan falan yani bir aksiyon olarak.
Hani o eski Mad Max'lerin aksiyon yapısını, o eski Mad Max'lerin çılgın yol savaşçısı filmi yapısını gayet barındıran bir film olmuş.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
