
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, 2021 yılı oscarlarının galibi olan Nomadland filmini ve sinema dünyasındaki genel eğilimleri inceledik. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Altyazı M.K.
Selamlar arkadaşlar, Sinematris''e hoş geldiniz.
Bu haftaki programımızda 2021 yılı Oscar'larının galibi olan No Man's Land filminden bahsedeceğiz.
Ve filmin yönetmeni tabii ki Chloe Zhao'dan da biraz bahsedeceğiz.
Film üzerine konuşuluyor, tartışılıyor.
Beğenenler var, beğenmeyenler var, sevenler var, sevmeyenler var.
Hatta başarılı bulanlar var, başarılı bulmayanlar da var.
Dediğim gibi konuşuluyor yani en iyi film Oscar'ını alan filmin konuşulması ve üzerine birçok tartışmanın dönmesi zaten normal ama...
Hem filmle ilgili hem bu filmin ve aslında son birkaç yıldaki en iyi film ödüllerini alan ya da Oscar'larda çokça konuşulan sıkça konuşulan filmlerden meyil alarak ben hem sinema dünyasının
hem de Oscar'ın son dönemlerde biraz böyle farklı alanlara meyil etmesini böyle küçükten de olsa bir dönüşüm yaşamasını konu edinmek istiyorum.
Bunun üzerine bir şeyler söylemek istiyorum.
Şimdi No Man's Land iyi bir film.
Filmin yönetmeni Clay Zhao 1982 doğumlu.
Çin doğumlu ve 10 yıl kadar önce Amerika'ya taşınmış bir sinemacı ve yönetmen.
İlginç bir şekilde dünyanın öbür ucundan geliyorsunuz.
Düşünsenize Çin'de doğmuşsunuz.
Daha hani sinema kariyeri için oldukça genç de sayılabilecek bir sinemacısınız.
Daha 3 tane uzun mesaj filminiz var.
Ve Amerika'ya gelip Amerika'nın kırsalını...
Amerika'nın taşrasını anlatan filmler yapıyorsunuz.
Bu üçüncü filmi yönetmenin.
Bundan önce ağabeylerimin bana söylediği şarkılar ve binici, at binicisi anlamında binici, The Rider orijinal ismi diye bir film yapmış.
İki tane film yapmış. Bu üçüncü film oluyor ve üç filmde de Chloe Zaho Amerika'nın kırsalında ve taşrasında, baya böyle kırsalında ama hani mezra, hani Türkiye'deki mezra diyebileceğimiz köyün
de daha... Küçük bir alt yerleşim birimi olarak isimlendirebileceğimiz bölgesinde yaşayan insanların hayatlarına pencere açan, kamera tutan bir anlatıcı.
Bir yandan da bu ilginç gelmiyor mu?
Yani Çin'den gelen bir insan Amerika'nın taşrasını anlatıyor.
Bu hem güzel bence hem çok hoş, sevimli, üzerine düşünmesi bir şey.
Ama bir yandan bakarsanız da...
bir parça da şüphe doğurabilen bir şey olabilir.
Bunu da inceleyeceğiz. İncelemeye çalışacağız.
Bunun üzerine de bir şeyler söylemeye çalışacağım.
Film birçok şeye benzetildi.
Aslında şimdi sürpriz bozan yani spoiler vermek istemiyorum diyeceğim ama artık birçok kişi filmi izlemiştir herhalde.
Duymayan bilmeyen kalmadı filmi.
Az çok ilgili sinema severler açısından ama bir yandan da arkadaşlar filmde çok büyük bir...
Böyle bir sürpriz yok yani sonunda şöyle bir dönüşüm yaşadık.
Aa meğerse buymuş falan gibi de bir film değil.
Onun için filmden biraz bahsedeceğim.
Yani filmi izlemeyi düşünen arkadaşların bu sohbeti dinlemesine bir sakınca ben görmüyorum.
Tabii istemeyen dinlemez tabii.
Yani hani filmi izledikten sonra bu sohbeti dinleseniz daha iyi olur tabii.
Ama dediğim gibi filmle ilgili bir sürpriz söz konusu değil.
Hani onu açık edecek falan da değilim.
Benim sohbetimi dinlerseniz de filmi izlemekten keyif alırsınız.
Filmde yani Fern diye bir karakter var.
Yetişkin ya da biraz geçkin yaşlı bir kadın.
Kocasını kaybetmiş bir fabrikada çalışıyormuş falan.
Bu fabrika Amerika'nın bayağı böyle kırsalında.
Yani çok şehirlerin bayağı dışında böyle taşrasında bir fabrika.
Ve bu fabrikanın lojmanları kendi başına küçük bir köy yani küçük bir yerleşim birimi teşkil ediyor.
Fabrika kapanınca bu yerleşim birimi de kapanıyor tabii.
Ve bu kadın işsiz ve evsiz kalıyor.
Küçük bir minibüsü var diyelim karavanı var işte buna binip yola çıkıyor hani kendisine başka bir hayat kuracak ve aslında yola çıkıyor hani kendisine başka bir hayat kuracak diyoruz da aslında bir hayat kuramayışının biraz
da öyküsünü. Anlatıyor film.
Nomadland zaten yani nomad göçebe demek zaten.
Nomadland biraz hani hem göçebe bölgesi, göçebe ülkesi ya da sadece göçebellik de desek olur.
Göçebeliği anlatıyor aslında.
Modern dünya, şimdi göçebelik deyince hep aklımıza şey gelir değil mi?
İşte kavimler göçüyor falan veya köyden kente göç.
Böyle çok büyük ya savaşların etkisinde ya toplumsal sarsıntıların etkisinde ülkelerin yıkılması, tekrar kurulması gibi çok büyük, devasa toplumsal...
Gelişmelerin ya da sarsıntıların hatta belki ekonomik sarsıntıların dönüşümlerin hani işte köyden kente göç ya da kırsaldan şehire göç gibi toplumsal dönüşümlerin sonucu olarak bildiğimiz önemli
bir olgudur göçebilik.
Günümüz Amerika'sında ya da hani Türkiye gibi de düşünebiliriz veya Avrupa'da da diyebiliriz bunu.
Hani göçebilik ne kadar var olan ne kadar toplumun geneline etki eden bir olgudur biraz şüpheli aslında.
Film zaten bir anlamda da bunu sorguluyor.
En gelişmiş ülkesi, en zengin ülkelerinden bir tanesi, dünyanın en büyük ülkelerinden bir tanesi.
Ama ilginç biçimde Amerika'da çok ciddi miktarda göçebe yaşayan insan var arkadaşlar.
Bu insanlar bir şekilde toplumun dışında kalmış, işsiz kalmış, evsiz kalmış, yuvasız kalmış.
Hatta yani memleketsiz ve şehirsiz kalmış insanlar.
Bunlar göçebe yaşıyorlar.
Bir karavanın içerisinde hani ekonomik durumlarına göre diyeceğim ama çoğunluğu zaten fakir işini kaybetmiş parasız insanlar.
Çok mütevazi hayatlar yaşıyorlar.
Bir dediğim gibi evleri, yurtları, şehirleri, sokakları, mahalleleri yok.
Ve onlar da kendi aralarında ayrı bir komün mü desek, bir birliktelik, bir topluluk mu desek teşkil etmeye çalışıyorlar.
Birbirleriyle yardımlaşıyorlar.
İşte filmin baş karakteri olan Fern de bu alana adım atan yalnız bir kadın.
Frances McDormand gerçekten inanılmaz bir oyuncu.
Ben çok çok eskiden beri tanırım.
Yani tanırım derken.
Yani bilirim. Ethan ve Joel Coen, Coen kardeşler sinema tarihine isimlerini yazdırmış derecede önemli sinemacılar olarak.
Coen kardeşler artık az çok sinemayla ilgili olup bilmeyen pek yoktur.
Kısa süre önce İhtiyarlara Yer Yok filmiyle de Oscar almışlardı zaten ki ondan önce Oscar'a hak eden başka birçok.
filmleri vardı. Yani Fargo'lar, Büyük Lebowski'ler.
Çok harika filmleri var.
Ta 90'larda aslında 90'ların başında sinema yapmaya başladılar.
Quentin Tarantino ile yakın zamanda sinemaya başlamışlardır.
Ve aslında Quentin Tarantino ile de biraz böyle paralel olarak kariyerlerin gelişimi de biraz paralel olarak değerlendirilir.
Önemli yönetmenlerdir. Joel Coen'in yani Coen kardeşlerin Birinin eşi zaten Francis McDormand.
Onların filmleriyle parladı.
Hani eşi parlattı Francis McDormand'ı.
Ama gerçekten o kadar iyi bir oyuncu ki bu filmdeki performansı da inanılmaz derecede iyi bence.
Ve şöyle bir şey var.
Hani Hollywood deyince böyle göstere dünyası, sinema dünyası, biraz eğlence dünyası gibi görüyoruz.
Hani fiziksel olarak daha çekici, güzel böyle...
Biraz seksi, cazibeli kadınların daha fazla parladığı ve öne çıktığı bir dünya olarak biliriz, kabul ederiz genellikle Hollywood'u.
Ama Frances McDormand güzel bir kadın değil demeyeceğim tabii.
O yargıya varmak benim haddime düşmez ama hiçbir zaman güzelliğiyle en azından öne çıkmamış bir kadın.
Yani çok çekici olmaya falan da çalışmamış bir kadın.
Buna rağmen zirveye çıkmış bir kadın.
Yani 3 tane 3.
Oscar'ını aldı. Hani Meryl Streep olmaya doğru gidiyor böyle.
Çok değerli. çok sade bir oyunculuk tarzı var.
Çok gerçekçi bir oyunculuk tarzı var.
Rolünü yaşadığını hissediyorsunuz.
Yaşadığı derken sadece duygusal anlamda değil rolünün hem fiziksel hem duygusal sarsıntılarını ya da anlık duyguları anlık durumları ısrarla kameraya sunmaya çalışmayıp hem
küçük oyunculuklarla hem küçük ama çarpıcı jestlerle böyle gülümsemelerle, bakışlarla çok küçük küçük oynayan bir oyuncu.
Ama büyük oynadığında da büyüttüğünde de bunu Bir patlamadan çok böyle istemeden yapıyormuş gibi.
Böyle içinden çok büyük bir duygu, büyük bir coşkunluk geliyordu.
Bunu bastırmaya çalışıyormuş gibi oynayan bir oyuncu.
Çok değerli bir oyuncu gerçekten. Zaten Hollywood'daki saygınlığı da çok büyüktür.
Çok sevilen bir oyuncu olduğunu biliyorum.
Bu filmde de gerçekten döktürmüş yani.
Muhteşem oynamış. Şimdi filmin şöyle ilginç bir tarafı var arkadaşlar.
Dediğim gibi film göçebeleri anlatıyor.
Hani gelişmiş dünyada 21.
yüzyılda bu kadar artık bilim, teknoloji, sanat, felsefe artık nerelere geldi dünya değil mi?
Çok geliştik değil mi? Hayır işte öyle değil.
Çünkü kapitalizm öyle bir sistem ki artık günümüz, hele hele günümüz vahşi kapitalizmi daha 20'lerde, 30'larda, 50'lerde, 80'lerde bile üzerine...
Alegoriler üzerine fikir muhakemeleri yapılan ve problemli sorunlu taraflarına dikkat çekilen kapitalizmin aslında biraz da vardığı noktayı gösteriyor film.
Gelişmişliği falan, çağdaş dünyanın sahip olduğu o gücü, o büyüklüğü falan hiç böyle yerle bir eden bir yapıdan bahsediyor film.
Hiç çünkü kapitalist sistemin içerisinde yer alamayan kapitalizmin genel yaklaşımı, genel bakışı oluşturduğu yapı ve içerisinde...
Tutunamayanların ne kadar da günümüz dünyasının alışılmışlıklarının dışında hayatlar yaşadığını gösteren filmler.
Son zamanlarda da bayağı öne çıktı.
Bunun üzerine çok fazla film görüyoruz.
Düşünsel filmler aynı zamanda bunlar.
Geçtiğimiz yılda mesela Parazit en iyi film Oscar'ını almıştı.
Onda da tam olarak bir sınıfsal çatışma, sınıfsal ayırımcılık konusu işleniyordu.
Ve bu çok da güzel işleniyordu bence.
Geçen seneki prezentin üzerine böyle sunulan, dile getirilen bazı eleştirilerin bir kısmını da No Man's Land için getirebiliriz.
Şöyle bir durum var arkadaşlar. Şimdi Hollywood, yani Oscar Hollywood'un içerisinden çıkan bir oluşum.
Yani 5000'den fazla Hollywood yıldızı diyelim tırnak içinde.
Hep kendi alanlarının değerli önemli isimleri ve toplamda 5500 kadar işte tam rakam açıklanmıyor.
5200, 5700 falan diyenler var.
5000 küsür diyelim, 5000 küsür Hollywood çalışanı, emekçisi yani yapımcısı, yönetmeni, sesçisi, ışıkçısı, oyuncusu falan Oscar'da oy kullanıyor.
Yani tam olarak aslında Oscar Hollywood'un yansıması, Hollywood'un içerisinden çıkan bir değer yargısı sistemi.
Şimdi bu durumda bakıyoruz, Oscar madem Hollywood'un içerisinden çıkıyor ve Hollywood'da zaten yani Oscar'da ve Hollywood'da Amerika'ya mal olmuş ve aynı zamanda kapitalizme de mal olmuş bir yapı.
Ve bu yapı kapitalizmi yerden yere vuran ve kapitalizmin de böyle açıklarını, problemlerini, sorunlarını dile getiren filmleri kutsuyor.
Şimdi artık hani kaçıncı programımızı yaptık?
Az çok benim programımı dinleyen arkadaşlar bilir.
Çok derin, uzun böyle politik söylemlere girmek istemiyorum.
Çeşitli açılardan filmleri değerlendirmeye çalışıyorum ya da sinemacıları, türleri.
Sadece politik bakmaya çalışmıyorum ama arkadaşlar son yıllarda Oscar'daki...
Bu geçmişten beri vardı ama son yıllardaki dönüşüm artık gerçekten çok şey olmaya başladı.
Çok göze batmaya başladı.
İlla kapitalizm eleştirisi, illa modern dünya eleştirisi, sınıf çatışması eleştirisi ve tabii ki özellikle ve ısrarla renk, ırk çatışması eleştirisi.
Geçtiğimiz yıllarda bunun üzerine birçok film var.
Yani hem Green Book'lar hem işte 12 yıllık esaretler veya yine en iyi film Oscar'ını alan Moonlight.
Hep böyle ırk ayrımcılığı, renk ayrımcılığı üzerine filmler bunlar.
Yani Hollywood'da...
Geçmiş dönemlere göre diyorum bu bakış her zaman vardı.
Yani bir politik bakış, siyasi bakış, ırk ayrımcılığı, kapitalizm eleştirisi, sistem eleştirisi vs.
üzerine giden filmler ayrı bir platformda bir değerlendirilir.
Yani onlar bir sevilir, kutsanır.
Ama ilginç biçimde bu filmlerin hemen hepsi sistemi eleştirse de sistemin bu filmleri kutsaması ne kadar dürüst ya da ne kadar güvenilir?
Gerçekten şüphe götürür bu durum arkadaşlar.
Şöyle bir şey var. Normal şartlarda en iyi film seçiyoruz biz.
En iyi film, en iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu, en iyi kadın oyuncu, en iyi senaryo, en iyi görüntü yönetimi.
Hani Oscar'daki bir sürü yani 20 küsur alt dala bakarsanız hemen hemen hepsi tabii teknik dallar.
Bir filmin iyiliğini kötülüğünü neticede tekniğine göre, çekimine göre, oyunculuk performansına göre hani yetenek, birikim, tecrübeliğin birçok şeydiğin birikmiş bir sinema zanaati var zaten ortada.
Bunlar da kutsanıyor aynı zamanda.
Bunlar da saygı ve sevgi görüyor ama en iyi filmler, en iyi yönetmenler hep daha politik, biraz daha böyle hani sistem eleştirisi üzerinden ve aslında sistemin sürükleyicisi olan
bir organizasyonun bu organizasyonun da sürükleyicisi olduğu sisteme karşı duran filmlere verilmesi ne kadar dediğim gibi dürüst ya da ne kadar cesur demeyeceğim.
Bunu cesareti olarak görmüyorum.
Kimsenin bir şey aslında hani yaraladığı yok.
Yani No Man's Land adlı film veya işte Ay Yeşil veya Green Book bir şeyleri eleştiriyor belki ama eleştirdikleri şey bundan ne kadar zarar görüyor, ne kadar etkileniyor şüphe götürür ki eleştirdikleri şey kendilerini
kutsuyor ve ödül veriyor.
Düşünmüyor musunuz arkadaşlar? Şimdi Madem öyle, madem öyle Hollywood, madem dışlananları, sistemin dışarısında kalanları, işsizleri, emekçileri madem kutsuyor ya da bunları anlatan filmleri
seviyor, beğeniyor, başarılı buluyor öyle mi?
Peki kendisi acaba emekçilere ne kadar hassas, ince ve saygılı, sevgili davranıyor acaba?
Amerika'daki işsizliğin oranı ne?
Ya da Amerika'daki sokakta yaşayan insanların miktarı, sayısı ne?
Peki sistem ya da Hollywood ya da hani kapitalizm sadece kapitalizm olarak da bakmayalım olaya.
Çeşitli yönetim birimlerinden bahsedelim, çeşitli toplumsal oluşumlardan bahsedelim.
Nereden bakarsanız bakın sistemin farklı birimlerinin bu filmlerin anlattığı kesimlere bakışı gerçek hayatta ne?
Burada çok ciddi bir şüphe var arkadaşlar.
Dediğim gibi politik söylemi hani filme ve sisteme olan politik siyasi bakışımı çok uzatmak istemiyorum.
Çok dallandırmak, budaklandırmak istemiyorum.
Buradan başka bir şeye de geleceğim.
Şöyle ki en iyi filmi seçiyoruz.
En iyi işte yönetmeni seçiyoruz.
En iyi oyuncuyu seçiyoruz değil mi?
Oscar. Şöyle bir sıkıntı var.
Filmlere sadece politik olarak bakmaya başladığınızda ya da Çinli bir yönetmen gelip Amerika'nın perde arkasına ışık tuttuğunda ya da sistemi eleştiren, ırk ayrımcılığını eleştiren filmler yaptığınızda
haliyle toplumda belli bir cazibe yaratıyorsunuz, bir ilgi yaratıyorsunuz.
Biraz daha düşünsel ve dünyadaki mevcut siyasal, politik, ekonomik, kültürel, sosyal gelişimlere hassasiyet gösterdiğinizi göstermiş oluyorsunuz insanlara.
Evet bu saygı uyandırıcı bir şey.
Ancak burası biraz da...
Sinema arkadaşlar bu söylediğimi bilmiyorum size ikna edici gelecek mi ama ben biraz da böyle düşünüyorum.
Sinema burası ve belli konularla ilgilendiğiniz takdirde ne kadar iyi, ne kadar güçlü, ne kadar renkli, ne kadar teknik olarak ileri seviye bir film yapıp yapmadığınızın
önemi kalmamaya başlıyor bir süre sonra.
Ve izlediğimiz filmin sadece...
...berilli alanlara kamera tuttuğu için takdir etmeye, sevmeye ve...
...hani biraz da böyle ey bravo yaşasın yılın en iyi filmi olarak alkışlamaya başlıyoruz.
Düşünüyorum geçmiş dönemleri, gişe filmleri genel olarak bağımsız sinemanın örneklerine göre biraz daha böyle...
Marjinal filmlere göre teknik olarak genellikle daha ileridedir.
Çünkü tabi ortada büyük bütçeler vardır.
Çok büyük teknik ekipler vardır.
Yani No Man's Land gayet düşük bütçeli bir film.
Cleo Zahan'ın çok devasa ekiplerle bu filmi çekmediğini zaten hani jenerikte falan da görmüşsünüzdür.
Görebilirsiniz ya da. Çok büyük bir film değil yani.
Evet teknik olarak iyi.
Oyunculukları iyi. Görüntü yönetimi, kurgusu vesairesi iyi.
Yani teknik olarak gayet iyi bir film.
Ama artık sanki...
Ya şunu düşünüyorum. Türkiye'den de çıkabilecek bir film arkadaşlar bu.
Yani Türkiye'deki birçok hani dünya standartlarında olmasa da iyi yönetmenlerimiz var elbette.
İyi filmlerimiz de var.
Türkiye'den bile çıkabilecek bir film olarak görüyorum ben No Man's Land'i.
Birileri bir Türk sinemacısı gayet normal bir bütçeydi.
Mütevazi bir bütçeydi. Ya da mütevazi demesek de orta...
Büyüklükteki bir bütçeyle, belirli büyüklükteki bir teknik ekiple No Man's Land benzeri bir filmi.
Hani Türkiye'deki açılımını diyelim ya da Türkiye'nin kırsalındaki bir yaşam mücadelesinin ya da belki Türkiye'de de göçebe yaşayan, yaşamak zorunda kalan ki geçmişte bunlar hep yapıldı aslında.
Yapılmadı da değil yani. Ta 60'lardan sonra Türkiye'deki köyden kentte göç de birçok kez anlatılmıştır yani.
meseleyle ilgilenilmiştir.
Türkiye'de de buna benzer filmler yapılmıştı.
Zaten hala yapılabilir aslında.
Yani sinematografik olarak sinema tekniği açısından ve izleyiciye, sinema severlere farklı, güçlü, sarsıcı ve biraz da böyle sinemayı ileri götürücü sinema deneyimleri
yaşatma açısından girişimlerde bulunan filmlerin artık pek de saygı görmediğini, pek de ilgi görmediğini görmeye başlıyorum ben.
Son yıllardaki bu Hollywood'daki siyahi ayrımcılığın üzerine, kapitalizmin, sistemin sorunları üzerine eğilen ya da kültürel sosyal açılımlar yapan filmlerin tamam
bu filmler ödül alsın, bu filmler sevilsin, izlensin, tanıtılsın buna söyleyecek bir şey yok ama Bir sinema eseri olarak yani sinematografik olarak çok özel filmler değiller bunlar.
Ne çekme olarak ne izleme olarak ne sinemanın bütününe baktığımızda bir anlatı sanatı olarak bir dil olarak sinemanın gelişimine baktığımızda hemen hemen hiçbir önem arz etmeyen filmler arkadaşlar.
Dediğim gibi geçmişe baktığımızda atıyorum bir Yüzüklerin Efendisi'ni düşünelim.
Titanic'i düşünelim ya da biraz daha böyle aklıma gelen filmler işte Olağan Şüpheliler 90'ların işte Memento gibi hep böyle sinemada hem teknik olarak hem kuramsal olarak anlatım dili olarak veya
işte Tarantino sinemasını düşünelim ucuz romanı düşünelim zaman zaman sıradan ve çok da sinematografik olarak sinema tekniği olarak anlatım dili olarak özel olmayan filmler Oscar'da bulunsa da bu
açıdan özellik sunan filmlerinde Oscar'da dönem dönem ara ara kutsandığını ve öne çıkarıldığını, tanıtıldığını görürdük arkadaşlar.
Son zamanlarda ben bu eğilimin iyice arka plana düştüğünü görmeye başladım.
Hani sinema eseri olarak, sinemanın anlatım dilini kullanma açısından neredeyse gayet kötü demeyeceğim.
Yine bu filmler bir sinema eseri olarak kötü değiller ama hiçbir yenilik, hiçbir farklılık, çok da bir böyle bir çarpıcılık içermeyen filmler bunlar arkadaşlar.
Evet, No Man's Land güzel bir film.
İzlediğinizde bir sinema deneyimi olarak izleyiciye çok az şey yani nasıl diyeyim sinemasal tat veren ya da sinemasal estetik sunan bir film.
Şimdi burası Oscar. Burası aslında sinemanın zirvesi.
Yani hem Hollywood'un hem de dünyanın en öne çıkan filmlerinin anıldığı, konuşulduğu, ödül aldığı, ödüllere aday gösterildiği ve aslında bir anlamda da tüm dünyaya tanıtıldığı yerlerden bir tanesi.
Hani birçok kişi... Chloe Zaho'yu belki Oscar almasaydı duymayacaktı bile.
Ama bu inanılmaz bir tanıtım oluyor tüm yönetmenler için, tüm filmler ve sinemacılar için.
Ancak öne çıkarılan kişiler sadece sosyal, politik, kültürel, işte sistem eleştirisi, işte ırk eleştirisi gibi kıstaslara göre parlatılıp öne çıkarıldığında söz
konusu gündem ya da söz konusu...
hassasiyetler, alt metinlerle ilgili, metinlerle ilgili hassasiyetler atlatıldığında bu filmleri kimse hatırlamıyor arkadaşlar.
20 sene sonra ne kadar Nomet Land hatırlanır?
çok da hatırlanacağını ve takdirle tekrar tekrar izleneceğini düşündüğüm bir film değil mesela No Man's Land.
Dediğim gibi kötü bir film olduğunu düşünmüyorum ama ta 1930'lardan, 50'lerden, 70'lerden, 90'lardan günümüzde hatırlanan filmlerin çok büyük çoğunluğu alt metinleriyle değil daha çok sinemasal
olarak çok farklı dünyalar, farklı anlatımlar, farklı...
Biçimler sunan filmler daha çok kalıyor arkadaşlar sinema dünyasında.
Daha kalıcı oluyorlar. Çarpıcı güçlü filmler görsel olarak, metin olarak ya da akış olarak, senaryo olarak, kurgu olarak çarpıcı filmler daha kalıcı oluyor aslında.
Çünkü dönem dönem zaten hani dönemin nabzını tutan...
Filmler mutlaka yapılıyor ve bunlar belli bir kitlenin ilgisini çekiyorlar ama hani tırnak içinde biraz popülist filmler oluyorlar arkadaşlar.
Bu aralar işte Amerika'da bir polis bir siyahiyi öldürdü.
Evet buna tepsini göstersin sinema bunun üzerine de bir filmler yapsın.
Evet bu güzel bir şey ama o filmi yapan sinemacı hiçbir şekilde sinematografik gücü sinemanın anlatım dilinin üzerine de bir şeyler katmayı ya da özel bir sinema yapmayı hemen hemen hiçbir
zaman hedeflemiyor. Burada bir problem var arkadaşlar.
Burada bir eksiklik var. Hani ben bir sinema sever olarak, bir sinema yazarı olarak bunun eksikliğini gerçekten çok hissediyorum.
Evet her türlü toplumsal, siyasi, kültürel konu sinemada incelensin, eleştirilsin.
Ancak biraz da sinemanın kendisine...
bir şeyler katan filmlerin daha fazla anılması ya da kutsanması şahsen bir sinema yazarı olarak ve bir sinema severi olarak beni çok daha fazla mutlu ederdi diyorum ve son yıllarda, Oscar'larda da genel
olarak böyle sevilen, beğenilen, konuşulan sinema dünyasında da, sinemanın bu kısmında da artık bu tip beklentilerin çok daha arka planda kaldığını görüyorum ve bu beni biraz...
Üzüyor açıkçası. Umarım ilerleyen yıllarda, önümüzdeki yıllarda çok daha çarpıcı ve farklı sinema deneyimleriyle karşı karşıya kalırız diye umuyorum.
Teşekkür ederim. Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
