
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda, 2000'li yılların en iyi yönetmenleri derlemeye ve incelemeye çalıştık. Keyifli dinlemeler.
Transkript
Herkese merhaba, Sinematris't'e Görkem Ögel'i birliktesiniz.
Bu haftaki programımızda üzerine konuşulacak çok şeyimiz var.
Hazırsanız başlayalım.
2000'lerde hangi yönetmenler ortaya çıktı?
Değinelim, özetleyelim.
Şöyle güzel bir derleme yapmış olalım.
Şimdi 2000'lerin önemli yönetmenleri diyorum ama Aslında günümüzde 2000'lerden önce tabi sinema yapmaya başlamış çok sayıda büyük yönetmen var elbette.
Yani Steven Spielberg, Ridley Scott, Martin Scorsese, James Cameron bunların hepsi hala üretiyorlar ama bu yönetmenler 2000'lerden çok çok önce üretmeye başladıkları, zaten tanındıkları, zaten
saygınlık elde ettikleri için hani onlara 2000'lerin yönetmenleri demek pek bir şey böyle tam ağza oturmuyor.
Bugün anmaya çalışacağım yönetmenlerin büyük çoğunluğu 2000'lerden sonra adını duyuyor.
Hani 2000'lerden önce bir şeyler üretmiş olsalar da bugünkü saygınlıklarını ve güçlerini 2000'lerden sonra ulaşmış yönetmenler.
Deyeyim ve lafı çok da uzatmadan yönetmenlerime geçeyim.
Şimdi kimle başlayalım?
Ha bu arada önem sırası sunmuyorum arkadaşlar.
Hani 7'den başlayalım 1'e doğru gelelim falan diye böyle bir sıralama yapayım dedim ama ondan kendim de çok emin olamadım hani kimi nereye koyacağım falan diye.
Ben böyle karışık anlatmaya çalışacağım.
Şimdi anmak istediğim ilk yönetmen Alexander Payne.
Alexander Payne'i yakın zamanda Holdovers projesinde ben size anlatıp özetlemeye çalışmıştım.
Tabii başka sinematristlerde de Alexander Payne'in adı mutlu.
Mutlaka geçmiştir. Çok özel bir isim.
Hemen şöyle özetlemeye çalışayım.
Bir kere şimdi minimalist sinema sinema tarihinde gerçekten çok böyle kendine has bir alanı olan çok önemli bir sinema çok güçlü bir sinema.
İşte minimalizm.
İlla daha iyi bir şey yapmak için daha fazlasını yapmak gerekmediğini bize gösteren sinema tarihinde de Yasujiro Ozu gibi, Robert Bresson gibi, Jim Jarmusch gibi yani daha başka birçok muhteşem isimle
karşımıza gelmiş müthiş bir akım gerçekten.
İşte minimalist sinemanın 2000'ler sonrasındaki...
Vardır başka elbette minimalist yönetmenler ama bana göre en sağlam kalesi, en muhteşem yönetmeni Alexander Payne gerçekten.
Şimdi tabii Alexander Payne'in minimalizmi ta 1930'lardaki 80'lerdeki minimalizmle aynı değil elbette.
İşte içinde bulunduğumuz sinema döneminde 2000'lerde artık sinema o kadar büyüdü ve o kadar karmaşık bir hal aldı ki Alexander Payne'in tutturduğu tansiyon, sunduğu sinematografi, kurguları,
öyküleri falan... Günümüz için en azından minimalist sinema başlığı altında rahatlıkla anılabilir.
Ondan dolayı ben diyorum ki zaten başlı başına Alexander Payne minimalist sinemanın 2000'lerdeki açılımını ve neredeyse tanımını yapan yönetmen olduğu için bir kere çok önemli.
Alexander Payne yetişkin öyküleri anlatır.
Hayatının belli bir döneminde...
hayatını, yaşamını, o güne kadar inşa ettiklerini tekrar gözden geçirmek zorunda kalan bir karakteri anlatır ve o karakter genellikle fark eder ki aslında kendisi gayet de başarısız bir
insandır. Hatta bir nevi loser'dır.
Bunu değiştirmeye çalışır ancak gücü yetmez ancak yine de o karakter o modunu kaybetmez.
Neredeyse yani Alexander Payne'in yaptığı bütün filmlerinin özetini size yapmış oldum bununla.
Hem çok karamsar ve eleştirel bir sineması vardır Alexander Payne'in ama bu karamsarlığa rağmen, bu eleştirel yaklaşıma rağmen umudunu da asla kaybetmeyen ve izleyicisine
bizlere çok küçük, tatlı, şirin, minimal bir...
Umut dolu havada bakışta verebilen müthiş bir yönetmendir.
Senaryolarını kendisi yazar ve müthiş bir senaristi.
Senaryo Oscar'ı da vardır zaten.
İnanılmaz bir adam gerçekten. Yani Alexander Payne'in ben hani hemen hemen bütün filmleri izledim.
İzlemedim galiba bir tane filmi var.
Bütün filmlerini izledim ve bütün filmleri iyi bence.
Yani bütün filmografisi iyi filmlerden oluşan da çok az yönetmen vardır gerçekten.
Alexander Payne o açıdan da çok önemli bir yönetmen.
Hani çok uzun anlatmayayım.
Bu kadarla özetlemeye çalışayım.
Alexander Payne'i gerçekten 2000'ler sinemasının en müstesna, en olağanüstü yönetmenlerinden bir tanesi olduğunu söyleyebiliriz.
Hemen hızlıca bir başka yönetmene geçeyim.
Adını duyduğunuz anda eh elbette öyle görkem diyeceksiniz yüksek olasılıkla Darren Aronofsky.
Darren Aronofsky mesela Alexander Payne'in neredeyse tam zıttında yer alan bir yönetmen.
Çok güçlü, çok aşırı bir sineması var.
Çarpıcı, sarsıcı, şiddet, aksiyon, korku, gerilim, hayal kırıklığı, gözyaşı.
Filmlerin içerisine girmek hiç zor değil.
Daha böyle ilk dakikalarından izleyicisini alan, böyle öyküsünde sürükleyen, sürükleyen, sürükleyen ve sonunda da yerin dibine batıran bir öğretmen diyebiliriz.
Çok karamsar, çok sarsıcı, çok üzücü.
Yani filmlerinin hemen hemen hepsini hüngür hüngür ağlayabilirsiniz.
Yani bunda hiçbir sakınca yoktur.
1998 tarihli pil ile aslında hayatımıza girdi diyebiliriz Darren Aronofsky ama ondan sonra özellikle 2000 tarihli bir rüya için ağıt filmiyle geniş kitleler Darren Aronofsky'i tanıdı.
Onun da anlattığı öyküleri kabaca şöyle özetlemeye çalışayım size.
Bir karakter vardır.
Bu karakterin hayata, geleceğe, unutlarına, beklentilerine bir bakışı vardır, bir yolu vardır.
Ancak o karakterin...
İçindeki dünyayla gerçek dünya hiç de birbiriyle tutarlı ve paralel değildir.
İşte karakter içindeki dünyayla gerçek dünya arasındaki bu uyumsuzluğu benzeşmeme durumunu fark eder ve dibe sürüklenir.
Mahvolur yer ile yeksan olur.
Hani diyebilirim ki sinema tarihinde yarattığı karakterlere Darren Aronofsky kadar acımasız davranan onların bu kadar canını acıtan başka bir yönetmene rastlamak gerçekten çok zordur.
Ve işte bu karakterlerin içindeki dünyayla gerçek dünya arasındaki uyumsuzluğu da çoğu zaman bir gerilim tonunda anlatır.
Yani karakter gerçekleri gördükçe İçerisinde yarattığı dünyanın gerçek olmayıp bir hayal alemi olduğunu fark edip gerçek dünyanın acımasızlığıyla karşılaştıkça
yaşadığı gerilim giderek artar artar artar işte bu gerilim sürecini de bize...
Tüm detaylarıyla muhteşem bir sinematografiyle aktarır Darren Aronofsky.
Hangi filmlere örnek versem bilmiyorum.
İlk önce filmlerinde anlattım ama filmografisi gerçekten muhteşem filmlerle dolu.
Hoş arada bir iki tane saçmaladığı diyeyim.
Hani film yok değil. Bana göre en saçmaladığı film muhtemelen Nuh Büyük Tufan filmidir.
Bana göre tek kötü filmi onun dışında filmlerin hepsi çok iyi.
Hani Wrestler. Black Swan, Fountain, Fountain çok özel bir filmdir.
Hani bütün filmleri çok iyi gerçekten.
Ondan dolayı Darren Aronofsky de 2000'li yılların en büyük yönetmenlerinden bir tanesi bana göre.
Şimdi çok başka bir coğrafyaya gideceğiz.
Çok uzak bir ülkeye gideceğiz.
Çok da iyi tanımadığımız, bilmediğimiz hani biraz böyle kapalı kutu olan bir coğrafyaya gideceğiz.
Andrei Zvaniksev.
Bu da kim dediniz acaba bilmiyorum ama Sovyet sinemasının son 20 yılda çıkardığı olağanüstü yönetmenlerden bir tanesi tekrar söylüyorum Andrei Zivagintsev.
Onu 2003 tarihli dönüş filmiyle tanıdık diyebiliriz.
Şimdi Andrei Tarkovski deriz ya çoğunlukla Sovyet sineması Rus sineması deyince ilk aklımıza gelen yönetmenlerden bir tanesi elbette Andrei Tarkovski'dir tabi.
Ondan önce ta 1920'lere falan giderseniz Sovyet sineması dünya sinemasında çok daha önemli bir yere sahipti.
Sinema kuramları üzere yaptığım programı dinlerseniz o dönemdeki Sovyet sinemasının ne kadar güçlü olduğunu benden dinlemiş olursunuz.
Burada tekrar o konuya girmeyeyim ama.
1950'li 60'lı 70'li yıllarda Andrei Tarkovski gerçekten dünya sinemasının adını duyurmuş.
Güçlü Sovyet yönetmenler oldu o dönemde ama işte 2000'ler sinemasında özellikle Andrei Zvagintsev çok güçlü geldi.
Andrei Tarkovski'ye benzer bir tarzı vardı ama kendine has dokunuşları da vardı.
Dönüş filminde uzun yıllar boyunca ailesini ve iki oğlunu yalnız bırakıp eve tekrar dönen bir babanın İki oğluyla uyum sürecini anlatan son derece
psikolojik, son derece felsefi, son derece dramatik.
Yani nasıl anlatsam bilemiyorum.
Gerçekten inanılmaz bir ton tutturmuştu bu filmde bu yönetmen.
Arada başka çok güzel filmler vardı.
Özellikle 2007 tarihli Sürgün filmi muhteşemdir.
Ve ondan sonra da 2014 tarihinde en iyi yabancı film Oscar'ı adayı olan, alamadı ne yazık ki ama, Leviathan diye bir film yaptı.
Bütün yelkenleri saldık.
Dedik ya usta sen ne kadar büyük bir yönetmensin.
Bu film biraz da politik tarafı vardı.
Yine diyorum çok soğuk, çok dikkatli bir ton tutturuyordu.
Müthiş bir yönetmen gerçekten.
Adını bir kenara yazın diyorum.
2000'li yılların en önemli yönetmenlerini sayacak olursak...
...Zivagintsev'i saymamak mümkün değil.
Bir başka yönetmen, bir başka ülkeye gideceğiz.
Bambaşka bir sinemasal üsluptan bahsedeceğiz.
Fransız yönetmen Gaspar Noé.
Gaspar Noé'yi mutlaka duymuşsunuzdur.
2000'lerin en önemli yönetmeninin arasına girebilecek bir yönetmen bence Gaspar Noé.
İki sebepten.
Bir, çok farklı.
Çok başka.
Yani hani 2000'li yıllarda hala yenilikçi, çok farklı, çok kendine has bir sinema yapmak mümkün müdür?
İşte Gaspar Noé bu soruya bir cevap gibi.
Bu kadar farklı, bu kadar sıra dışı, bu kadar kendine az olunabilirmiş hala 2000'ler sinema döneminde.
Didirtti bize gerçekten Gaspar Noe.
Hani sinemasını özetlemek de zor arkadaşlar.
Hani bakın hep andığım yönetmenlerin sinemasını anlatmayı tercih ettiği öyküleri şöyle bir cümlede falan böyle bir özetlemeye çalışıyorum ya.
Gaspar Noe için bu gerçekten çok zor.
Çok ağır renk filtreleri, kıpkırmızı, çok uzun planlar, böyle dakikalar süren kurgusuz planlar, çok zor bir sinematografi, inanılmaz karamsar bir dünya, uyuşturucu,
seks, bağımlılık, şiddet aklınıza gelen, izleyici, rahatsız edici, hemen hemen her türden olguyu, olayı, temayı sinemasına yediren, İten her şeyi anlatıp
da bu kadar izleyicisini filmlerin içerisinde çeken başka bir yönetmen herhalde yoktur.
Bir yandan da çok duygulu yani.
Aşkı anlattığında, duyguyu anlattığında inanılmaz duygulu.
Bağımlılığı anlattığında böyle ya böyle bağımlı olasınız falan geliyor.
Yani inanılmaz bir yönetmen Gaspar Noir gerçekten.
Diyorum özetlemesi zor bir sineması var.
Burada sadece adını anmış olayım o kadar.
Deneyimlemediyseniz en azından birkaç filminin falan böyle YouTube'da fragmanını falan izleyin.
Ne demek istediğimi hemen anlayacaksınız diyorum ve lütfen biraz gazparneyo'dan sonra normalleşelim diyorum.
Size gayet normal, pırıl pırıl, güler yüzlü, nefis öyküler anlatan ve yine elbette konumuz bağlamında 2000'lerin en büyük yönetmenlerinin arasında anmakta hiç zorlanmayacağımız
bir yönetmenden bahsedeceğim.
Sam Mendes.
İlk anda duymamış olabilirsiniz.
Amerikan Güzeli filmi dersem yüksek olasılıkla çok daha iyi hatırlayacaksınız.
Tabii Sam Mendes'den nefret ediyorum aslında ben.
Neden biliyor musunuz? Çünkü ilk filmi Amerikan Güzeli en iyi film Oscar'ını Matrix'in elinden aldığı için Sam Mendes'den ben nefret ediyorum.
Ama sonra da bir düşünüyorum.
Ya çok iyi bir yönetmen abi.
Yani sinema tarihinin ilk filmiyle Oscar almış.
Kim acaba ya? Başka var mı? Vallahi bakmadım arkadaşlar.
Kusura bakmayın ya. Bakın keşke buna baksaydım.
Şimdi hani hemen pıtır pıtır Google yapmayayım.
Aramış olmayayım böyle. Sohbeti ara vermek istemiyorum.
Sam Mendes ilk filmini Oscar aldı.
Amerikan Güzeli onun ilk filmiydi.
Hani Oscar aldı derken en iyi yönetmen Oscar'ını da aldı.
İşte film Oscar'ını da aldı.
Ki tiyatrodan gelme bir yönetmendir.
Aslen İngiliz'dir.
Çok entelektüel.
Böyle teknik tarafı çok iyi yönetmenliği, oyuncu yönetimi falan filan.
Yani şimdi ilk filmin Amerikan Güzeli gibi bir filmse.
Ve ilk filmin dediği yani hem en iyi film, en iyi yönetmen falan Oscar'ını aldıysan değil mi?
Elbette yani sıradan bir yönetmen değilsindir.
Şimdi minimalist demeyeceğim, minimalist bir yönetmen değil ama filmlerinde hep sinematografik olarak, kurgu olarak, kamera hareketleri olarak, oyunculuk olarak daha sade, daha böyle bir sakin.
duygusallıkla soğuk kanlılık arasında ince bir ton tutturan, karakterlerini bir Darren Aronofsky gibi böyle kısmen hani onların cadı da acıtmaktan da çok da kaçınmayan, gerçekten bir analizci, gerçek
bir psikolog seviyesinde inceleyici, nefis bir resmen.
Filmografisi çok dolu.
Yani hani diyeceğim ki neredeyse bütün filmleri...
Çok iyi. Sadece benim için kötü iki tane filmi var.
O da şöyle söyleyeyim.
Hani bir maceraya girişti o.
Neye girişti biliyor musunuz? James Bond macerasına girişti.
Bakınız en son Jarhead diye bir film yapmıştı.
Yanlış hatırlamıyorsam 2000'lerin ortası 2005-2006.
Ondan sonra James Bond filmleri yöneteceği duyuruldu.
Ben de dedim ki ya sen Mendes baba sen, sen müthiş bir yönetmensin.
Senin ne işin olur? James Bond ile bırak onu gel geçe yönetmenleri çeksin falan dediğimi hatırlıyorum.
Rahatsız olmuştum yani sen bendesin James Bond serisine girmesinden.
İki tane film yaptı.
Skywall ve Spectre. Bana göre ikisi de kötü filmler.
Kendileri de zaten bence kötü filmler.
James Bond külliyatı içerisinde de hayli vasat filmler bence.
Neyse ondan kurtuldu.
Ondan sonra 2019'da 1917 diye yine savaş filmi yaptı.
Oscar falan da aldı yanlış hatırlamıyorsam.
3 tane mi 4 tane mi Oscar almıştı.
Neyse. Bütün filmleri çok iyi bir yönetmen.
Sen bendesi diyorum elbette hani adını belki duymadıysanız da filmlerini falan mutlaka duymuşsunuzdur.
2000'ler sinemasının en önemli yönetmenlerinden bir tanesi olduğunu düşünüyorum.
Şimdi sıralama gözetmiyorum dedim aslında ama bakıyorum ki sonlara doğru biraz daha böyle güçlü yönetmenlere gelmişim.
Şimdi tabii ki anacağım yönetmenleri yine herhalde görkem yerleyeceksiniz.
Tabii ki Christopher Nolan elbette 2000'lerin sinemasının en büyük yönetmenlerinden bir tanesi.
Kendi sineması var, kendine has bir sürü özelliği var.
Zaman takıntısı, karmaşık kurgu, karmaşık öyküleme.
Karmaşık öyküleme dediğimiz...
2000'lerden önce daha çok avantgard, entelektüel ya da biraz daha böyle sanat sineması kapsamında olan bir anlatım dilini gişe formülüyle birleştiren bir yönetmen, kuramsal anlamda da 2000
'ler sonrasında... Nadir atılımları yapmış yönetmenlerden bir tanesi ve elbette çok büyük bütçeler unutulmaz karakterler nefis öyküler nefis filmden müthiş de elbette diyorum hani çok anlatmama
bile gerek yok sinematristlerde birçok kez Christopher Nolan'dan bahsettik filmleri de anlayacağım birçoğunu izlemişsinizdir zaten gösterime girdiği dönemlerde elbette.
O dönemin o yılın en önemli filmleri oldu hep Christopher Nolan'ın filmleri.
Ondan dolayı da hani Christopher Nolan'ı tanıtmaya bile diyorum çok da ihtiyaç duymuyorum.
Elson zaten Oppenheimer filmini yaptı.
7 tane de Oscar aldı.
En iyi yönetmen Oscar'ına ulaştı ve bu da hiç kimseyi şaşırtmadı diyebiliriz.
Sadece ben kendi adıma Christopher Nolan'dan bahsederken şöyle bir not düşmek istiyorum.
Bence Christopher Nolan'ın en iyi filmi ikinci uzun metraj filmi.
Memento, Akıl Defteri.
Ondan sonraki filmlerinin hiçbirinin ben yani Oppenheimer'ın bile ya Oppenheimer muhteşem bir film ama Akıl Defteri, Memento kadar iyi bir film olduğunu düşünmüyorum.
Memento olağanüstü bir film.
Sinema tarihinde öyküsünü sondan başa doğru anlatan ilk film.
Onun karmaşık öykü kurgusu, hikayeleme dediğimiz şeyi en iyi ve bence hala sinema tarihinde de en iyi uygulamış filmlerden bir tanesi.
Vassat filmleri de olsa da ayrı konu mesela Tenet bence Vassat bir filmdi.
Batman'in üçüncüsü Kara Şövalye Yükseliyor bence Vassat bir filmdi ama onun dışındaki bütün filmleri iyi.
Bunu söylemekten diyorum kendimi alıkoyamıyorum.
Memento halen bence Christopher Nolan'ın en iyi filmi.
Çok böyle sıralama gözetmedim diyorum ama Christopher Nolan'dan sonra andığım yönetmen Donnie Villeneuve ise galiba sanırım bana göre 2000'lerde Donnie Villeneuve Christopher Nolan'dan daha iyi bir yönetmen.
Evet Donnie Villeneuve müthiş bir yönetmen.
Gerçekten 2000'lerin en önemli yönetmenlerinden bir tanesi.
Christopher Nolan da zaten çok iyi dostlar.
İkisi de birbirlerini filmlere böyle övüp duruyorlar.
Donnie Villeneuve Open Eye'lar için şaheser falan dedi böyle ya.
Muhteşem bir film falan dedi.
Tabii kim demedi ki değil mi?
Swish Birberk'te dedi mesela.
Donnie Villeneuve çok da özel bir yönetmen.
Neden? Bakınız andığım yönetmenlerin içerisinde şöyle çok ilginç bir ikilik sunmaya çalışayım.
Donnie Villeneuve Alexander Payne ile Christopher Nolan'ın birleşimi gibi bir şey.
Nasıl? Evet Alexander Payne gibi minimal bir adam.
Kurgusu az. Öyküleri daha sade.
soğukkanlı, sakin sinematografiyi çok böyle minimal kullanmaya çalışıyor.
Böyle Christopher Nolan gibi falan ya da hani günümüzün hakim sinema eğilimlerindeki gibi çok yoğun kurgu, çok karmaşık işte öyküleme, bir de şu olsun, bir de bu olsun.
Hiç öyle bir adam değil.
Aksine sanat filmi çeker gibi bilim kurgu çeken bir adam.
Minimal bir sineması var bir açıdan ama başka bir açıdan da son derece büyük, ölçekli, göçlü.
İnanılmaz büyük filmler yapıyor.
Yani en başta mesela Ridley Scott'ın unutulmaz başyapıtı Blade Runner'ın devamını çekti mesela.
Blade Runner 2049'u çekti.
Hani ne kadar sevildi ne kadar sevilmedi bu tartışmalı ama bence muhteşem bir filmdi.
Şimdi birden böyle kariyerin ortasından girmiş oldum kusura bakmayın.
Şöyle söyleyeyim. Bütün filmleri iyi bir filmografisinde tek bir istisna yok bu konuda.
Ve şöyle ki bütün filmlerinde hemen hemen aynı tarzı aynı üslubu tutturuyor.
Suç öyküsü var, psikolojik açılımlar var, bilim kurgu var, aksiyon kısmen var.
Tam bir aksiyon yönetmeni değil ama aksiyon da biraz biraz var.
Yani çok böyle bütün filmlerine kendi damgasını vurabilen bir yönetmen.
Burada yönetmenlerin ne tip öykülerle ilgilendiğinde anlatma koşuma giriyor.
Dönevindöv de hemen hemen bütün filmlerinde aynı öyküyü anlatıyor.
Nasıl bir öykü anlatıyor biliyor musunuz?
Şöyle, karakter bir mücadeleye giriyor.
O mücadeleyi kendi bakış açısıyla değerlendirip sürdürmeye çalışıyor.
Ancak kendi bakış açısıyla kaybetmeye başlıyor.
Sonra bakışını değiştirip daha gerçekçi ve daha dışarıdan bakmaya, daha inceleyici bakmaya başlıyor.
Bunu yapmaya başladığındaysa olayları anlamlandırıp O mücadeleyi kazanmaya başlıyor.
Bütün filmlerinde aynı öykü aynı hikaye var.
Ve bu akışı da çok güzel sürdürüyor gerçekten Dönü Villeneuve.
Ve dediğim gibi hani böyle son üçü sanki bana göre en iyiler gibi sıralamış oldum.
Arkadaşlar son bir yönetmenden daha bahsedeceğim.
Ve herhalde ya galiba tamam hadi böyle söyleyeyim ya.
Yani ne yapayım katılan katılsın katılmayan katılmasın.
Evet bana göre 2000'lerin en büyük yönetmeni.
Beni daha önce dinlemiş arkadaşlar tabii kimden bahsedeceğim biliyorlar.
Çanvuk Park. Şöyle söyleyeyim size.
Şu an bakın ben birçok yönetmen andım.
Hani yönetmenlerin sinemasını farklı açılardan size yani tanımlamaya, anlatmaya, özetlemeye falan çalıştım.
Ya arkadaşlar Çanvuk Park bence hepsi.
Hepsi bir arada. Ne demek hepsi bir arada?
Hem mesela Gaspar Noe gibi çok özel, çok farklı.
Ne hiç kimseye benziyor ne de hiç kimse ona benzeyebilir.
Takipçi yaratması bile çok zor yani.
İnanılmaz bir adam gerçekten.
Çok özel bir. İki, sinematografisi inanılmaz güçlü.
Yani Christopher Nolan gibi, Donnie Villeneuve gibi hani görsel olarak kurgu, anlatım, renkler, kamera açıları, hikayeleme.
Neredeyse gerçekten Christopher Nolan'la varan bir karmışık hikayeleme kullanıyor ve bunu müthiş kullanıyor gerçekten.
Filmleri Daryl Aronofsky gibi.
Çok sarsıcı. Şiddet var, ensest var, kan var, suç öyküleri var, öldürme var.
Yok yok yani gerçekten çok aşırı.
İnsanın içini acıtan, yine diyorum hem Darren Aronofsky gibi hem Alexander Payne gibi karakterlerini perişan eden, onlara acı çektirmekten hiç kaçınmayan bir yönetmen.
Ama karakterlerine bir yandan da çok hayran olduğu, onların hayallerini, amaçlarını, beklentilerini, üzüntülerini Sarmaları için onlara da en yüksek seviyede yardımcı olmaktan
ve kaçınmayan bir yönetmen.
Bütün karakterleri arıza.
Gerçekten çoğunlukla arıza karakterleri anlatıyor.
Ancak, bakınız lütfen bu noktaya dikkat edin.
Bence Çanvuk Park'ın en güçlü taraflarından bir tanesi bu ki, istediği kadar arıza karakterler anlatsın, o karakterleri anlamamızı sağlamaya çalışıyor.
Bana göre de Çanvuk Park'ın gerçekten en güçlü taraflarından bir tanesi bu.
Şimdi çok kavramsal mı konuştum?
Hemen hani çok fiili bir örnek vereyim, gerçek bir örnek vereyim.
Mesela işte Oldboy filminde, ihtiya delikanlı herhalde onu geniş kitlelere duyuran film de zaten Oldboy'dur.
Oldboy'da mesela ensiz ilişki yaşayan bir abi kardeş var.
Biz izleyicileri onların ensiz ilişkisini anlamaya davet ediyor.
O ensest ilişkiyi bize duygusal olarak sunup anlatabiliyor.
Anlatıyor bunu yapıyor gerçekten.
Bakınız buna cesaret etmek çok kolay bir şey değil.
Ve bizden elbette onlara hak vermemizi bekliyor olmasa da.
Yani şunu diyemiyoruz.
Tüh size Allah kahretsin reziller hani pis ensestler.
Böyle bir tepki göstermektense onların haline üzülüyoruz sanki.
Yani arıza karakterleri.
hiçbir şekilde hak vermeyeceğimiz daha başından belli olan karakterleri Bize duygusal olarak sunmaktan kaçınmayan bir yönetmen Çamvuk Park.
Şimdi bu noktaya kadar aslında Çamvuk Park'ın Christopher Nolan'dan ve Donnie Windu'yla çok da ileride olduğunu iddia edemeyebilirim.
Neticede bu üç yönetmen de gayet kayda değer, önemli konuları, öyküleri, kendi sinematografileri, kendi anlatım biçimleri altında kusursuz bir sinematografiyle filme döküyorlar.
Okey, bu açıdan denkler diyebiliriz.
İşte bu noktada...
Çamvuk Parkı Nolan ve Villeneuve'den bir adım öteye taşıyan çok önemli ve harika bir özelliği var.
O da ne biliyor musunuz?
Mizah. Mizah ve kışkırtıcılık.
Başıbozukluk. Neticede Nolan ve Villeneuve evet çok doğru bir sinemasal anlatım üslubuna bağlı olarak öykülerini anlatıyorlar.
Ancak onlar da neticede belli bir anlatım dinamiğine bağlılar.
Yani hani bir noktada onların...
Nasıl diyeyim birer Hollywood yönetmeni olduğunu hissediyorsunuz filmlerinde.
Bir gramere bağlılar bir şeye bağlılar.
Hani o bağlı oldukları şey güzel olsa da neticede kısıtlanmış olduklarını hissediyorsunuz.
İşte Çanvuk Park bütün bu güzellikleri bir de başı bozukluğu ve özellikle de mizahı ekleyebiliyor.
Bakınız en dramatik böyle en duygulu ya da en düşünsel böyle hüngür hüngür ağlayacağınızı ya da böyle bir ne bileyim zihinsel bir patlama yaşayacağınızı düşündüğünüz bir anda.
Böyle saçma sapan bir hesperi gelebiliyor.
Çok komik bir an gelebiliyor böyle.
Yani inşa ettiği tüm o ciddiyeti, tüm o düşünselliği, duygusallığı bir anda böyle bir mizaha götürebiliyor Çambuk Park.
Sonra geri toplayabiliyor.
Bir oraya gidebiliyor, bir buraya gelebiliyor.
Böyle yani çok kışkırtıcı ve gerçekten hani her an her şeyin olabileceği bir sineması var.
Bu anlamda...
Çok daha özgür bir sinemacı, çok daha özgür bir zihin Çambuk Park, Nolan ve Villeneuve'e göre.
Diyorum hani birçok açıdan evet denkler, üçü de çok iyi ancak...
Bu mizah, bu başıbozukluk ve bu özgürlük gerçekten Nolan ve Villeneuve'de olmadığı için ben Çamvuk Park'ı onlardan bir adım öteye koymakta pek de bir
beis görmüyorum diyebilirim.
Bütün filmografisini izledim ben.
Galiba izlemediğim tek bir filmi olabilir.
Döne Villeneuve gibi, Yeni Alexander Payne gibi bütün filmleri iyi.
Filmografisinde hiç açık yok.
Ondan dolayı hani bu kadar anmış olayım.
Yani tabii anlat anlat bitiremem Çamlık Park'ı.
Bir de benim hani kişisel hayranlığım da çok büyük.
Yani çok da seviyorum. Yani sadece bir eleştirmen kafasıyla anlatacak olsam da Çamlık Park'ı 2000'lerin en büyük yönetmenlerin arasında elbette anardım.
Ama kişisel olarak tabii en sevdiğim yönetmen herhalde Çamlık Park benim.
Ya bir de bana Hollywoodçu eleştirmen falan diyorlar ya.
Görkem Hollywoodçu, Hollywoodçu.
Ya Hollywoodçu değilim abi.
Bakın ya en bir numaralı yönetmenim Çamlık Park.
Daha ne yapayım size yani. James Cameron'ın demem lazım o zaman ne bileyim George Lucas falan demem lazım.
Hollywoodçu bir sinema yazarı olacak olsam.
Neyse bunu birçok kez cevap verdim daha önce başka ortamlarda da.
Bir türlü ikna edemiyorum herhalde beni takip eden arkadaşları.
Neyse yapacak bir şey yok artık.
Evet 2000'lerin en büyük yönetmenleri dosyasında özellikle anmak, size tanıtmak, hatırlatmak istediğim yönetmenler bunlar.
Sadece bunların dışında 4 tane daha yönetmeni anlatmayacağım sadece isimlerini geçirmek istiyorum.
Jonathan Glazer 2000'lerin önemli yönetmenlerinden bir tanesi.
Matt Reeves 2000'lerin önemli yönetmenlerinden bir tanesi.
Alex Garland 2000'lerin önemli yönetmenlerinden bir tanesi.
Ben hiç sevmesem ve hazzetmesem de elbette Yorgos Lanthimos 2000'lerin en önemli yönetmenlerinden bir tanesi.
Bütün bu seçkilerin içerisinde ya görkem şu yönetmeni nasıl almazsın diyen arkadaşım varsa ondan gerçekten özür diliyorum.
Yapacak bir şey yok elbette benim de aklımda başka başka yönetmenler var ama en azından bir programa ben bu kadarını sığdırabildim diyeyim dilim bu kadar döndü.
Evet bu haftada her hafta olduğu gibi fikirlerimi...
sizlerle paylaşmaya çalıştım bu haftalık bu kadar önümüzdeki hafta tekrar görüşmek üzere teşekkürler
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
