
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki programımızda birçok açıdan eleştirilen 2000'ler sinemasının başarılı ve güçlü olduğu tarafları özetlemeye çalıştık. İyi dinlemeler
Transkript
Selamlar arkadaşlar, Sinematris''e hoş geldiniz.
Bu haftaki programımızda 2000'li yılların sineması üzerine bir şeyler söylemeye çalışacağız.
Ancak bu kez biraz farklı bir pencereden konuya bakacağız.
Hani genellikle 2000'li yılların sineması sinemacılar tarafından, birçok sinema sever tarafından ve sinema yazarları tarafından da sinemanın geçmiş dönemlerine göre biraz daha, tam demeyelim ama biraz daha değersiz ya
da bir şeylerin kötüye gittiği bir dönem olarak görülüyor ya.
Birçok açıdan bu eleştirilerin haklı tarafı vardır, tabii ki vardır.
Özellikle 2000'ler sinemasının biraz iyiye giden ya da biraz daha diğer dönemlere göre bir parça daha güçlü olduğu, biraz daha zengin olduğu, biraz daha iyiye doğru gittiği taraflar da
yok değil bence.
Bunlardan biraz bahsetmeye çalışacağım.
2000'li yılların sinemasının iyi taraflarını özetlemeye çalışacağım.
Şimdi 2000'li yılların sinemasında Diğer sinema dönemlerine göre ayrıcalık teşkil eden en önemli faktörlerden bir tanesi bence sinemadaki iyi kötü karakter ayırımının neredeyse
tamamen bitmesi. Sinemanın tarihinde çok sayıda kötü karakterin, kötü adam veya kötü kadın, kötü insan olarak bildiğimiz karakterlerin büyük çoğunluğunun zaten geniş sinema sever
kitleleri tarafından... Büyük hayranlıkla karşılandığını biliriz.
Yani Darth Vader'lar, işte Freddy Krueger'lar hani bunlar kötü adamdır.
Ancak çok ciddi bir hayran kitleleri vardır.
Benim burada bahsetmeye çalıştığım aynı şey değil.
Burada bahsetmeye çalıştığımız daha çok iyi ve kötü tarafın sinemada ya da aslında bu tabi sadece sinemaya ait bir şey değil.
Hani edebiyatta ya da dramatik sanatlarda hep iyi taraf, kötü taraf, kötü adam gibi ayrımlar söz konusudur ya.
2000'li yıllarda baktığımızda ana akım sinemada ya da sadece ana akım olmasa bile biraz işin festival ya da sanat filmi dediğimiz tarafında da zaten o tarafta iyi adam ya da kötü adam gibi ayrımlar çoğunlukla
net değildir. Konuyu inceler zaten çoğunlukla sanat sineması ancak her iki tarafta da neredeyse tüm sinemada Tüm sinema dünyasında diyelim, üretimlerin çok büyük bir çoğunluğunda bu iyilik kötülük kavramının
biraz daha bulandırıldığını, biraz daha belirsizleştirildiğini, hatta iyi adamın kötü adama dönüşümü ya da kötü adamın iyi adam olup olmadığı ya da kendi içerisinde haklı ya da tutarlı
taraflarının olup olmadığı gerçekten sinemanın geçmiş dönemlerine göre çok daha fazla incelenen temalar, çok daha fazla incelenen konular olarak karşımıza geldi.
Ana akım sinemadan örnek verecek olursak hani ilk aklımıza gelecek filmlerden örnek verecek olursak örneğin Marvel serilerinde DC Comics'in çizgi roman uyarlamalarında ya da Avatar gibi ya da işte Harry
Potter gibi ya da Yüzüklerin Efendisi gibi ana akım sinemada ve geniş kitlelerin hem entelektüel hem de genel izleyici kitlesinin çokça ilgi gösterdiği yani sevdiği ve beğendiği filmlerin Hemen hemen hepsinde
benzer temaların olduğunu görüyoruz arkadaşlar.
Baş karakter sinemanın eski dönemlerinde olduğu gibi saf, iyi, erdemli ve ilgi duyduğumuz, sevdiğimiz, tüm özellikleriyle, yaşamıyla, tercihleriyle onayladığımız karakterler olmuyor
genellikle. Kötü adamlar da sinemanın geçmiş dönemlerinde kötü adam olarak bildiğimiz işte dediğim gibi Darth Vader'lar veya işte Freddy Krueger'lar falan saf kötü adam, her şeyiyle kötü adam.
Hep kötü adam deyince de aklıma şirinlerden garga mergileri biliyor musunuz?
Biraz ilginç, garip belki ama neyse.
Hani o kötü adamların da neden kötü oldukları ya da nasıl kötü oldukları ya da bizim hani genel erdemli insan, ahlaklı insan ya da doğru insan algımıza göre.
Neden kötü oldukları ya da nasıl kötüye dönüştükleri üzerine de oldukça derin ve ayrıntılı incelemeler olduğunu görüyoruz ana akım sinemada.
Saf iyi adam ya da saf temiz erdemli karakterlerin de çoğunlukla kirlendiğini ya da o erdemli saf iyi taraflarını kaybedişlerini çok sayıda filmde izledik.
Benim ilk aklıma gelen örnekler Superman ve Kaptan Amerika karakterleri.
Bildiğiniz gibi bu karakterler yani neredeyse böyle hani...
Ne deriz biz? Sütten çıkmış ak kaşık deriz ya.
Saf iyi adamlardır.
Saf iyi karakterlerdir.
Onlar bile kendi serilerinde bu saflıklarını, bu erdemli hallerini kaybetmiş ya da kaybetmeye doğru meyil etmiş halde.
Gördük bu karakterleri.
Aynı zamanda ilginç biçimde bir toplumsal yansıma mıdır?
İşin tabii ki sosyal kültürel açılımları da vardır.
Burada onları ayrıntılı biçimde konuşmak biraz zor olur.
Ancak baş karakterlerin iyi karakter olarak gördüğümüz birçok kişinin de aslında saf iyi olmadığı, onların da...
daha zayıf ya da eleştirel birçok tarafının olduğunu çok kez gördük ve bu kişiler de yine çoğunlukla hep sevildiler ya da aynı şekilde saygı gördüler.
Dediğim gibi işte örneğin Yükselen Efendisi'nden Frodo'yu sayın ya da Harry Potter'dan Harry'i baş karakteri sayın ya da yine Marvel DC dünyasından ya da James Cameron'ın yönettiği Avatar serisindeki Jack
Sully karakterinden bakın ya da belki bilim kurgu dünyasına geçelim Ridley Scott'tan bakalım.
Birçok ana akımda Yaralıp ama dediğim gibi hem entelektüel hem genel izleyici kitlesinin ilgisini çeken ve sevilen filmlerdeki baş karakter incelemelerine bakarsak büyük çoğunluğunun saf
iyi olmadığını görüyoruz.
Ya da hayatlarında en azından izlediğimiz dönemlerinde ya da geçmiş dönemlerinde pek kendilerinin de kurtulamadıkları, pek emin olmadıkları hatalar olduğunu ya da bu hataların cezalarını çektiklerini
görüyoruz. Söz konusu kötü karakterlerin genellikle kötü karakter olarak sunulan tiplemelerin de dediğim gibi ya kötü bir karaktere kötü bir kişiliğe dönüş öyküsünü görüyoruz.
En son mesela Joker filmi bunun en güzel örneklerinden bir tanesiydi.
Ya da onların da bizim kötü olarak adlandırdığımız ya da isimlendirdiğimiz konumlarına ve sıfatlarına.
pek de öyle bakmanın doğru olmadığına dair mesajlar içeren, hani onları o hale getiren sebepler olmasının bir yana kötülüklerinde de bir erdem ya da takdir edilesi
taraflar olduğunu, gösteren ve bize anlatan taraflar gördük hep filmlerde.
2000'li yıllarda bu çok daha fazla karşımıza geldi.
2000'li yılların sinemasında bir başka iyi taraf sinema döneminin diğer dönemlerine göre takdir edilisi bir taraf olarak gördüğümüz unsurlardan bir tanesi de filmlerin anlatım dinamikleri arkadaşlar.
Geçtiğimiz bölümlerde kısmen bahsetmiştik bundan.
Filmler artık sinema tarihinin eski dönemlerine göre dramatik yapı olarak Akış dinamiği olarak çok daha akıcı, çok daha hızlı akan, sadece hızlı akan demeyelim doğru
akan projeler arkadaşlar.
Aslında sinema tarihine baktığımızda sinemadan belki 1920'lerde, 1940'larda, 1960'larda bugünün sinemasına göre birçok açıdan hemen hemen denk ölçekte hatta çok daha iyi sinematografik
ve teknik unsurlar barındırdığını görürüz.
Yani 1940 yılında izlediğimiz bir filmdeki oyunculuk ya da 1960 yılının...
yapılmış bir filmde izlediğimiz sanat yönetimi ya da 1970 yılında yapılan bir filmin kurgusu günümüz sinemasıyla çok da farklı değil.
İlla farklı olmak zorunda değil.
İlla sinema bu açıdan çok daha iyi bir noktaya gitmiş değil.
Tabi teknolojik gelişmeleri bunun dışında bırakıyorum.
Elbette görsel efektler, ses teknolojileri ya da dijital sinemaya geçişin sağladığı görsel olanaklar tabi bunlar konumuz dışı.
Bunlar teknolojinin sağladığı olanaklar.
Ancak sinemanın temel malzemesi olan fotoğraf, Kurgu ya da ses, oyunculuk, yönetim, görüntü yönetimi, sanat yönetmenliği gibi disiplinlerde sinemanın geçmiş dönemlerinde de elbette çok başarılı
örnekler vardı. Günümüzde de var.
Ancak bir noktada sinema her zaman iyiye gitti.
O da dramatik yapı dediğimiz, akıcılık dediğimiz şey.
Şöyle bir örnek vermeye çalışayım size.
Örneğin bir filmi biz hani sinemacılar ya da sinemacı dostlarımız şöyle isimlendirirler.
Kurgu programımız vardır. Bu kurgu programına biz bir dosyayı attığımızda...
...onu keseriz, biçeriz ve onu akıcı bir hale getiririz.
Farklı film parçalarını bir araya getirerek bir kurgu ortaya çıkarırız.
Günümüz sinemasında bir filmin doğru biçimde, en doğru biçimde hatta kurgulandığını...
dile getirmenin en doğru ifade şekli filmden hiçbir şeyi çıkaramayacak olmamızdır arkadaşlar.
Bir filmden biraz abartılı bir ifadedir belki bu ama aslında doğrudur da bir yandan bir saniyeyi bile çıkaramıyor olmanız lazım ki film doğru biçimde kurgulanmış olsun ve doğru
biçimde akıtılmış olsun.
Belli bir hızda ve ritimde akıtılmış olsun.
Şimdi Birçok sinemacının, örneğin benim hemen aklıma gelen örneklerden bir tanesi, Çakoslovak sinemacı Milos Forman, Alfred Hitchcock sineması için şunu söylüyordu mesela.
Alfred Hitchcock'un sineması çok güçlüdür, sinema tarihinin en iyi örneklerinden bir tanesidir.
Ancak Hitchcock'un bile birçok filmi yeniden kurgulanmalıdır, demişti Milos Forman.
Örneğin 39. basamak filmi.
Şimdi o zamanın kurgu anlayışıyla...
Hatta akış anlayışıyla günümüzün akış anlayışı arasında gerçekten çok fark var.
Bugün siz 3 saatlik devasa bir gişe filmini bile kurgu programına atsanız onun içerisinde fazladan çekimler çıkarıldığı takdirde filmden bir şey eksilmeyecek çekim bulmanız
gerçekten çok zordur.
Günümüzde... Teknik kurgu anlayışı, bir filmin akışı artık mükemmele ulaşmış durumda gerçekten.
Sinemanın geçmiş dönemlerinde böyle değildi.
Zaten günümüz izleyicisine bugün sinemanın geçmişinde çekilmiş çok iyi bir film dahi olsa bir film sıkıcı gelebiliyor.
Hani illa geliyordur demiyoruz hani sinema tarihinden de günümüze hitap edebilen tabii ki çok başarılı film örnekleri var, çok başarılı sinema örnekleri var.
Ancak günümüz seyircisine sinema tarihinin geçmiş dönemlerinde yapılmış bir filmin biraz sıkıcı, biraz eksik, biraz aksak gelmesinin nedenlerinden bir tanesi tam olarak budur arkadaşlar.
Yani çok basit bir örnek vereyim.
Bir karakter bir eve girecektir.
Oradaki birini işte atıyorum öldürecektir veya bir şey konuşacaktır diyelim.
Sinema tarihinin eski dönemlerinde o karakterin yoldan gelişini de gösterirdi yönetmen mesela.
Karakter yürüyerek gelir gelir gelir ve eve girerdi.
Örneğin atıyorum 3 saniyelik veya 5 saniyelik belki 10 saniyelik bir çekim olurdu orada.
Şimdi o karakterin yoldan gelişini görmemiz bizim.
Teknik anlamda aslında filme hiçbir şey katmıyor.
Ancak daha ayrıntılı o zamanın sinema anlayışıyla geçmişteki sinema anlayışına göre bir olayı ya da filmde meydana gelebilecek herhangi bir önemli anı ne kadar ayrıntılı,
ne kadar öncesini ve sonrasını gösterir biçimde anlatırsa sinemacılar o kadar daha açıklayıcı olduklarına inanıyorlardı muhtemelen.
Ancak günümüz sineması için böyle bir şey yok.
Günümüz sinemasında böyle bir şey kalmadı.
Günümüz sinemasında sadece ve sadece olayların en can alıcı kesinlikle eklenmesi gereken açıklayıcılıkta önemli anları filmlere alınıyor.
Gerekmeyen herhangi bir anlam varındırmayan filmi teknik olarak ya da tematik olarak ya da karakter tanıtımı olarak ya da öykünün ilerleyişi olarak beslemeyen hiçbir
çekim hiçbir adet filmlerde yer almıyor arkadaşlar.
Bu nefis bir akıcılık sağlıyor.
Dediğim gibi filmden hiçbir şey çıkaramıyorsunuz.
Filmdeki her şey damatık.
Her şey en doğru biçimde filme eklenmiş durumda.
Tabi bunun bir anlamda sinemada bir mekaniklik yarattığını, bir yapaylık yarattığını iddia eden sinema yazarları ve sinemacılar da var.
Bu da olabilir. Evet doğru.
Ancak şöyle bir durumla bunu da günümüz sineması aşmayı başarıyor bence.
Birçok çekim birden çok şeyi...
Birden çok anlamı ve gerekliliği bir arada barındırıyor arkadaşlar.
Bu ne demek? Örneğin hikaye ilerlerken aynı zamanda karakteri tanıyorsunuz.
Karakteri tanırken aynı zamanda küçük bir ayrıntı veriyorsunuz.
O ayrıntı filmin ilerleyen sahnelerinde başka bir şekilde karşımıza çıkıyor.
Ya da karakteri biz tanıtırken aynı zamanda ortamı tanıtıyoruz.
Aynı zamanda filmin ve karakterin içerisinde bulunduğu dönemi, sosyo-kültürel ortamı ya da siyasi, politik, ekonomik belki filmin...
türüne, çeşidine veya öyküsüne göre ortamı tanıtmış oluyorsunuz.
Yani filmdeki birçok ayrıntı her şekilde birden çok şeye hizmet ediyor ki bu da aynı zamanda bundan sonra anacağım maddeyi de biraz özetlemiş oldum şimdi.
Ona da bir anlamda geçmiş oldum.
Bu yeni kurgu anlayışıyla dedim ya artık hani filmler çok daha damıtık.
Hiç filmden fazla hiçbir şey yok.
Yani hiçbir şeyi çıkaramıyorsunuz.
Bu aynı zamanda filmin içerisine çok daha fazla malzeme, çok daha fazla ayrıntı ve karakter sığdırmamıza olanak sağlıyor.
Sinemanın geçmiş dönemlerinde çok fazla karakterin, çok fazla olayın bir arada olduğu filmler pek izleyemiyorduk arkadaşlar.
Diyorum 1950'lerden bir film açalım, bir Billy Wilder filmi açalım ya da 1970'lerden bir film açalım, bir Spielberg filmi açalım mesela Spielberg'in ilk dönem filmlerinden ya da belki Daha da eskilere gitmek pek anlamlı
olmayabilir. Elbette sinema o zamanlar çok daha hani bugüne göre daha sadeydi.
Ve bunun da güzel tarafları vardı mutlaka belki ama günümüz filmlerine bu akıcı kurgu sayesinde bu kusursuz akış dinamiği sayesinde çok daha fazla karakter ve olay sığdırabiliyoruz.
Ve birçok olayı da birçok kişinin karakterinin ve olayın arka planını da daha da ayrıntılı biçimde anlatabiliyoruz arkadaşlar.
Buna şöyle de bir örnek vermek istiyorum.
İlk maddeyle de yani iyi kötü ayrımının da ortadan kalkmasıyla biraz ilgili bir şey.
Özellikle drama dediğimiz türde bu karşımıza çıkıyor.
İyi kötü karakter kalmadı dedik ya.
Şöyle bir örnek vermek istiyorum arkadaşlar.
Game of Thrones. Aramızda herhalde duymayan bilmeyen yoktur.
İzlemeyen varsa da. Game of Thrones'dan...
Tabi o bir dizi şimdi uzun metraj değil yani sinemalarda gösterime girmiş bir film değil bir uzun metraj değil ancak örneğimi tam olarak karşıladığı için onu anmaktan çekinmedim ve aynı zamanda tabi en sevdiğimiz ve hayran
olduğumuz sinema filmlerinin gücünde ve etkisinde de bir televizyon dizisi olduğu için onu örnek vermekte bir beis görmüyorum.
Mesela Game of Thrones'da ne kadar çok karakter olduğunu düşünelim ne kadar çok baş karakter olduğunu düşünelim ve bunların arasında Görece biraz daha iyi, görece biraz daha kötü karakterler olsa da hepsinin arka planlarını
öğreniyorduk arkadaşlar. Her bölümde tüm karakterlerin yani hiçbir karakter saf iyi değil, saf kötü de değil.
Hepsinin bizim uygun göreceğimiz, doğru, erdemli bulacağımız ya da kuşkulu yaklaştığımız, sorunlu ve kötü bulacağımız eylemlere ya da tercihleri vardı.
Ancak bunların hepsini film...
O kadar ayrıntılı tabii uzun dediğim gibi bir dizi olması nedeniyle uzun süresinden de güç alarak buna olanak bularak öyle güzel anlatıyordu ki o kadar ayrıntılı anlatıyordu ki işte
bu yeni kurgu anlayışıyla 2000'ler sonrası sinemanın ve televizyonun da diyeyim tabii ki o bir televizyon eseri olarak çok parlaktı.
2000'ler sinemasının biraz sağladığı bir şey arkadaşlar.
Nefis kurgular, nefis senaryolar.
Nefis ayrıntılar ve bunların hepsini bir arada işleyebildiğimiz diyeyim.
Bir araya getirebildiğimiz bir kurgu anlayışı.
Bu da 2000'ler sinemasının sinema tarihine kattığı bir şey arkadaşlar.
Sinemanın geçmiş dönemlerinde bu kadar bol malzeme içeren hani diziler de görmüyorduk şimdi.
Game of Thrones dediğim gibi bir dizi ya.
E televizyon tarihine bakalım.
Televizyon tarihinde de aynı şey var.
Yani Game of Thrones'un 2000'lerin sinemasını ve televizyonunu aynı zamanda dizi formatını özetleyen ya da dirivesi olarak görebileceğimiz işlerden biri olduğunu herhalde kimse karşı çıkmayacaktır.
Bunda da aynı şey var. Sinemadan başka bir örnek verelim.
Örneğin ana akım sinemadan örnek verelim.
Dediğim gibi yine bir Dönevino sinemasına bakalım ya da Christopher Nolan sinemasına bakalım.
Filmlerin büyük çoğunluğunda çok fazla karakter var ya da en ince ayrıntısına kadar incelenen öyküler, durumlar, dramatik yapılar var arkadaşlar.
Bol malzeme var filmlerde.
Bol teknik oyun var ve bunların hepsi hem ayrıntılı biçimde anlatılmış hem de harika biçimde resmedilmiş sinematografik olarak, teknik olarak bahsediyorum.
Hem de insanı hiç sıkmayan aynı zamanda tüm öykünün ayrıntılarını, karakterlerin tüm özelliklerini en ayrıntılı biçimde karşımıza getiren bir yapıda bütünleştirilmiş
durumda. Bu konuda son olarak şunu belirtip bu haftaki sohbetimize son vereyim.
Bunu sinema tarihine kim kattı ya da bu bahsettiğim erdemli tarafları bu sinemanın iyi taraflarını ilk kim ortaya çıkardı biliyor musunuz arkadaşlar?
James Cameron. James Cameron Titanic projesini yapmak üzere yapım şirketine gittiğinde filminin 3 saatten daha uzun olacağını söylemişti.
Ve yapımcılar için o gün için 1999-2000 yılından bahsediyoruz.
O gün için bir gişe filminin Hiçbir şekilde 2,5 saatten daha uzun olamayacağına inanıyordu yapımcılar.
James Cameron ise filmin doğru akıtılarak, doğru bir kurgu anlayışıyla biçimlendirilerek, dramatik olarak, metin olarak yani senaryo olarak doğru biçimde yazılarak bunun elde edilebileceğini yani 3 saatlik bir sinema
filminin... Gayet rahatlıkla hiç sıkılmadan izlenebileceğini iddia ediyordu.
Ve bu iddiasını yapımcılara kabul ettirdi arkadaşlar.
Ve Titanic projesinin ilk kurgusu yanlış hatırlamıyorsam 3 saat 40 dakikaydı.
Ondan sonra 3 saat 20 dakikaya indirildi.
Hani bu uzunlukta bir gişe filminin var olması mümkün bile olamazdı o zamana kadar.
James Cameron'ın tabi ilerleyen programlarda James Cameron'ın üzerine bir sohbet mutlaka gerçekleştireceğiz.
O kadar uzun bir film hiç sıkıcı olmamıştı.
Deneyi tabi artık hemen hemen sanırım hepimiz izlemişizdir.
Teknik olarak o kadar kusursuz, o kadar doğru akan bir filmdeki Titanic, 3 saatlik bir gişe filmi olabileceği gerçeğini tüm yapımcılara ve sinema sektörüne kabul ettirmişti.
Ondan sonra, Titanic'ten sonra çok sayıda film yapıldı, ana akım film yapıldı, sinema eseri yapıldı ve bunların süresi 2,5 saatten çok daha uzundu.
Ve bunların birçoğu gişede de çok başarılı oldular.
Entelektüel camianın da saygısını ve sevgisini kazandılar.
Eleştirel olarak da yani çok başarılı oldular.
Yani demek ki olabiliyormuş.
Hatta James Cameron şöyle bir açıklama yapıyordu.
Diyordu ki 3 saatlik bir futbol maçı rahatlıkla sıkılmadan izlenebiliyor.
Niye? Çünkü heyecan.
Kim kimi yenecek? Nasıl yenecek?
Hop bir atak daha oldu. O atak karşılandı.
Yani ortalıkta sürekli akan bir yapı var.
Hiç bitmiyor heyecan.
Mücadele bitmiyor. Eğer...
Sinemada da aynı yapı korunabilirse ve ortaya çıkarılabilirse gayet de 3 saatlik bir gişe filmi keyifle izlenebilir diyordu.
Bunu yapımcılara dediğim gibi kabul ettirdi ve sinema dünyasına da kabul ettirdi.
İşte bu bahsettiğim olay tam olarak bahsettiğim 3 maddenin tüm özelliklerini bir arada barındırıyor arkadaşlar.
Hem iyi kötü ayrımını ortadan kaldırıyor.
Gerçi Titanic'te iyi kötü taraf var tabii ki ancak iyi kötü tarafı da biz ayrıntılı biçimde tanımaya fırsat bulduğumuz için Bir tarafı iyi ya da kötü olarak görsek de onu anlayabiliyoruz ve ondan uzak
durmuyoruz. Yani kötü karakterlere bile mesafeli durmuyoruz.
İkincisi her şekilde filmin akıcı kurgusu var.
Dramatik yapısı çok iyi ve doğru ve film...
Bol miktarda malzeme içeriyor.
Bir fakirlik tematik olarak da görsel olarak da teknik olarak da söz konusu değil.
Zengin filmler karşımıza geliyor.
3 saat boyunca uzun uzun izleyebiliyoruz.
Keyifle izleyebiliyoruz.
İşte bu bahsettiğim 3 yapıyı.
Dediğim gibi Titanic deyin.
İster ana akım çizgi romanı yağlamaları deyin.
Ya da son 20 yılın büyük prodüksiyonları, bilim kurguları ya da fantastik filmleri deyin.
Hemen hemen hepsinde görüyoruz.
Ve bunlar 2000'li yılların sinemasının.
geçmiş sinema dönemlerine göre daha güçlü ve daha başarılı olduğu taraftan arkadaşlar.
Umarım özetleyebilmişimdir.
Bir dahaki programda tekrar görüşmek üzere.
Sevgiler, saygılar, teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
