
2026 geldi ama her şeyin bir gecede değişmeyeceğini biliyorsan, bu bölüm tam sana göre. Yeni yılın ilk gününde 2026'nın da ilk podcasti ile birlikte büyümeye devam ediyoruz.
Transkript
Bunu biri bana yıllar önce söyleseydi keşke.
Hayat dışarıdaki hiçbir şey yoluna girince başlamıyor.
İçeride bir şey yerine oturunca başlıyor.
Bugün yeni yılın ilk bölümü ama büyük hedefler yeni bir ben listesi yapmayacağız.
Kendimizi düzeltmeye de çalışmayacağız.
Biraz konuşalım istiyorum.
İnsan kendini bu kadar zorlamadan da hayatta kalabilir mi?
Yeni yılın bu ilk bölümünde yıllar önce bilmek istediğim o sırrı insanın neden içsel odağını kaybettiğini ve tekrar hayattaymışsına nasıl dönebileceğini anlatıyorum.
Ha bir de yeni yıl hedeflerine biraz daha başka bir yerden bakmak istiyorum bugün.
İnsanın kendine sürekli daha iyi bir versiyon olmaya zorlamadan da hayatta temas etmesi küçük ve gerçekçi hedeflerle nasıl mümkün oluyor?
1 Ocak 2026'dan sesleniyorum.
Hazırsan... Başlayalım.
Merhaba! 2026 yılının ilk podcasti ve yeni yıl, yeni umutlar.
Hepimiz süper heyecanlıyız ve yepyeni bir sayfa açtık mı?
Hayatlarımızda tertemiz yeni bir sayfayla her şeyi temize çektik mi?
Fury Pack olduysak 2026'yı yaşamaya hepimiz hazırız değil mi?
Şaka şaka, öyle bir şey yok tabii.
Neyse, şimdi yeni yıl geyini bırakıyorum ama tekrar 2026'nın senin olanın seni bulacağı bir yıl olmasını...
Bölüme başlamadan önce ufacık kendime bir alan çaldım.
Son haftalarda dinleyenlerin arttığını görüyorum ve bunun beni nasıl hissettirdiğini tarif etmek zor.
Yani sesimin bir karşılık bulması.
Hele ki böyle kişisel, içsel bir yolculukta.
Böyle insanın içine hafif bir sıcaklık bırakıyor.
Ama en çok şu şaşırtıyor beni.
Yani demek ki yalnızca benim değil bizlerin de ortak soruları var.
Yani dinlemeye, anlatmaya, paylaşmaya ve ortak olmaya ihtiyacımız var.
Belki aynı cümlelerle sormuyoruz ama aynı yerden arıyoruz.
Bu yüzden teşekkür ederim.
Dinlediğin için de değil sadece.
Bu yolculuğun bir tarafında durup kendi duygularına, kendi sorularına alan açtığın için.
Geçen gün ne fark ettim ya?
Evin salonundan karşı apartmanlardan birinin böyle perdesi hep açık ve televizyonlar da tam oradan görünüyor.
Ve hani özellikle sabah saatlerinde sürekli bir çizgi film açık.
Ve bu beni aşırı mutlu ediyor.
Salonda böyle tam bizim cam balkon gibi düşünebilirsin.
Orada böyle tekli koltuklarımız var.
Bayağı böyle 2-3 dakika o çocuğu izliyorum.
Hani tabii o kadar görmüyorum ama çizgi film izlediğini anlayabiliyorum televizyon yansımasından.
Anlaşılıyor yani. Yani her gün sabahları erkenden uyanıp salona giden ve çizgi film izleyen Ecem'i hatırlatıyor bana bence.
Ben çizgi film izlerdim.
Bir de şeyi izlerdim.
Sihirli Annem. İkisinin böyle tekrarları hep Kanal D'de sabah 7 gibi başlardı.
O sahneler geliyor gözümün önüne.
Yani buna aynı zamanda bu arada mikro restoratif anlar deniyormuş.
Beyne sinir sistemini yeniden düzenleyen çok küçük ama çok etkili pozitif uyarıcılar olarak geçiyor.
Çocukluk anılarını tetiklediği için de güven hissini arttırıyor.
Ve dopamin ve oksitosin gibi iyi hissetme hormonları...
Bazıkça böyle devreye giriyor.
İnsan kendini büyük anlarda değil küçük anlarda iyileştirir diye bir cümle var ve bence çok doğru.
Merak ediyorum senin de böyle minik anların var mı?
Hani kimseye anlatmadığın ama içinde bir şeyleri toparlayan küçük kareler.
Benim için mesela hala televizyon karşısında oturup çizgi film izleyen bir çocuk görmek çok güzel.
Dünyanın bir yerinde bir çocuk...
Çizgi film izliyor. Her şey bu kadar kötü olamaz demek ki ya diyorum.
Ve buradan bugünkü konumuza bağlıyorum.
Bu bölümün özü tam olarak bu aslında.
Hayat dışarıdan toparlanınca yaşanmıyor.
İnsan içindeki merkezine döndüğü anda hayattayım demeye başlıyor.
Az önce anlattığım bana iyi gelen ve çok minik bir hikayeydi.
Şimdi biraz bu farkındalığın farklı bir yerinden ele alalım.
Nedir bunlar? Hayata içerden dönmenin ne demek olduğunu, bilimsel olarak neden bazen kendimizi hayatta değilmiş gibi hissettiğimizi ve insanın yaşama sevincini nasıl geri çağırabileceğini.
Yani hayatın bir ritmi var ama ona ne zaman, ne şekilde eşlik edeceğimiz tamamen bize bağlı dostlar.
Kimse gelip artık hazırsın.
Hadi şimdi yaşayabilirsin demiyor.
O kapıyı açan şey soruyu kendine sormaya başladığın an oluyor.
Yani burada soracağın soru ya da sorular tamamen sana kalmış.
Ama cevabını bekleyen ne varsa o sorduğun sorunun içinden geçtiğini bil tamam mı?
İçsel merkez kaymasını duydun mu daha önce?
Bu bizi... Neden kendimizi hayatta değil gibi hissediyoruz sorusunun cevabına götürecek bir kavram.
Hepimizin içinde bir merkez var.
Bazen ona özbenlik, bazen iç denge noktası, bazen de regüle hal diyoruz.
Fakat hayat çoğu zaman bizi bu merkezden uzaklaştırıyor.
Kırılmalar, beklentiler, ilişkiler, iş yükü hani böyle başkalarının bizden istemeden bile talep ettiği şeyler var ya.
Ya zamanla odağımız dışarı kayıyor.
Sanki kendi hayatımızı yönetmeyi bırakıp bir tür dış kontrol moduna geçiyoruz.
İşte buna içsel merkez kayması deniyor.
Yani insanın kendi iç pusulası yerine dış dünyanın sinyallerine göre yön bulmaya başlaması.
Ve bu çok sinsi bir süreç işte ya.
Şöyle bir sabahın oldu mu hiç?
Bir sabah uyandın.
Baktın ve artık ne istediğini sen belirlemiyorsun.
Kimin seni onayladığına, neyin doğru bulunduğuna, kimin senden memnun olduğuna göre şekilleniyorsun.
Ve bir bakıyorsun hani kendi merkezinden uzaklaşmışsın.
Ve fark etmeden şu algıya düşüyorsun bence.
Hani hayatı ben yaşamıyorum sanki.
Hani hayat beni bir yere sürüklüyor.
Ben de oraya doğru yol alıyorum gibi.
Çoğu insan bu döngüyü yanlış yorumluyor.
Hemen böyle aman benimle ilgili bir sorun var.
Yani sorunu kendinde aramaya başlama yanılgısına düşüyoruz.
Öncelikle bunu bir sorun olarak görmemeni rica ediyorum.
Bu bir ara durak. Hayatın ritmini yeniden hissetmeden önce beynin seni sakinleştiriyor gibi düşünebilirsin.
Yani güç toplaman için seni sanki sessizliğe alıyor.
Şimdi hepimiz bir duralım.
Bir başka kavrama geçeceğim çünkü.
Çünkü tam bu noktada birçok insanın içinden şu geçiyor.
Yani iyi de benim yaşama sevincim yok ki.
Yani nasıl hayatla bir olacağım?
Önce şunu söyleyeyim.
Yaşama sevinci bazı insanlara doğuştan verilmiş bir hediye değil.
bir şey de değil. Geliştirilen bir kas gibi düşün bunu.
Psikoloji bilimi bize şunu söylüyor.
İnsanın içinde 3 temel mod var.
Birincisi hayatta kalma modu.
Bu yani gayet otomatik ve içgüdüsel bir mod.
Nasıl seslenir sana biliyor musun?
Tehlikeyi, ses. Kendini koru, devam et gibi düşünebilirsin.
Bir diğeri ise işlevsellik modu.
Yani bu modda da sorumlulukların, yapılacaklar listen, kendine ait olan düzenin, hedeflerin devreye giriyor.
Yani hayatta buradan yürüyor zaten.
Çoğumuzun iyi gidiyor dediği yerde burası oluyor.
Sonuncu mod ise canlılık modu.
Bu merak... heyecan ve üretme isteğine karşılık geliyor.
Yani bağ kurma isteğin, o küçük böyle iç kıpırtın.
Ve çoğumuz orada sıkışıyoruz işte.
İşlevsellik modunda. Yani her şey yolunda, hayat akıyor.
Bir düzenin var iyi kötü ama içeriden bir ses diyor ki sana ben burada mıyım gerçekten?
Nasıl ki bedenin bir nefesi var, zihnin de var aslında.
Ve o nefes tutulduğunda insan yaşıyor ama Yaşamıyor gibi hissediyor.
Birçok arkadaşımdan bu cümleyi çok duyuyorum.
Hani her şey yolunda ama hissedemiyorum.
Ben bir şey hissetmiyorum diyenler çoğunlukta.
Ve bu bireysel bir problem değil aslında.
Bu çağın ruh hali.
O yüzden yaşama sevincini güçlendirmek dediğimiz şey aslında devrimsel bir dönüşüm de değil.
Hayatı yıkıp yeniden kurmak da değil.
Tek bir beceri var aslında burada.
Bir ipucu. Canlılık modunu bilinçli olarak devreye almak.
Bu bir seçim. Her gün ama her gün küçük küçük yapılan bir seçim.
Kendine doğru aldığın yol.
Ve nörobilim de mesela burada çok net.
Yaşama sevincini yaratan devre az önce de söyledim dopamin ve oksitosin sistemi.
Yani bu ne demek? Şöyle arkadaşlar hani bir şeyi merak ettiğinde, bir şey ürettiğinde, ne bileyim bağ kurduğunda, kendinle ilgili ya da hayatınla ilgili küçük bir yenilik yaptığında bu sistem çalışmaya
başlıyor. Ve en önemli bilgi de şu bu sistem dış koşullarla değil davranışla aktive oluyor.
Önce hissetmiyorsun. Önce hareket ediyorsun.
Beynin harekete geçildi komutunu, bilgisini alınca mod değiştiriyor.
Motivasyon eylemden sonra geliyor yani.
Kısaca böyle özetleyebilirim.
Bunu aynı zamanda Huberman söylemişti galiba.
Önce hevesim gelsin diye beklemek insanı daha da içeri kapatıyor gibi geliyor bana.
O yüzden hayata karışmak istiyorsan canlılık modunu nazikçe çağırman gerekiyor.
Küçük adımlarla. Bugün biraz, yarın biraz daha.
Ne güzel. Yani tam burada bir parantez açmak istiyorum.
Çünkü yeni yıl, yeni yılın ilk günü.
Ve her sene bu zamanlar tuhaf bir baskı başlıyor ya hani klasik.
Bu sene her şey değişecek.
Bu yıl bambaşka biri olacağım.
Artık asla eskisi gibi olmayacağım.
Yani bak çok net söylüyorum.
Bu cümlelerin çoğu iyileştirmiyor, yerine de getirilmiyor hiçbir söz.
Sadece insanı gerim gerim geriyor.
Çünkü insan kendini geliştirmek isterken fark etmeden böyle kendine bir savaş açıyor adeta.
Sanki hani 31 Aralık gecesi bir düğmeye basacağız.
diye ve hani bütün travmalar kapanacak, alışkanlıklar silinecek, iç ses uslanacak falan yani ama olmuyor.
Bunun bir adı da var bu arada.
False Fresh Start Effect diye geçiyor.
Yani sahte yeni başlangıç etkisi.
Yeni yıl geliyor diye zihnin her şey sıfırlanabilir sanması ama hayat Excel dosyası değil.
Geçmişi temizle diye bir tuş, bir komut da yok yani.
O yüzden 2026 için sana şunu önermek istiyorum.
Büyük hedefler değil.
Gerçek hedefler koy. Peki gerçekçi hedef ne demek Ecem?
Daha iyi bir insan olacağım değil.
Kendimi daha asırpalayacağım demek.
Çok mutlu olacağım değil.
Duygularımı daha net duyacağım.
Veya da hayatım değişecek değil.
Hayatımın içinde daha fazla ben olacağım.
gibi cümleler kurabilirsin.
Bak bu çok başka bir yer.
Araştırmalar şunu söylüyor.
Hangi araştırmalar diyeceksin çok haklısın.
Altı açıklamaları bırakacağım.
Not olarak aldığım için şu an kaynağını direkt söyleyemiyorum.
İnsanların %80'i Ocak ayının 3.
haftasında hedeflerini bırakıyormuş.
Ve neden biliyor musun? Çünkü hedefler kimliğe değil, fantaziye dayanıyor.
2026'ya 3 gerçekçi hedef sorusu hazırladım.
Üşenmedim yani. Birincisi, 2026'da hayatımdan neyi biraz azaltmak istiyorum?
Bu daha az insanda olabilir.
Daha az açıklama yapmak, daha az suçluluk hissetmek.
Çünkü bazen büyüme eklemekle değil, çıkarmakla oluyor.
İkincisi, bu yıl iç sesimin tonunu nasıl değiştirmek istiyorum diye bir sor bakalım.
Daha mı yumuşak? Daha mı dürüst?
Daha acımasız belki?
Yani çünkü hayatın kalitesi iç sesin tonuyla doğru orantılı bence.
Ve son olarak kendine her gün yapabileceğin en küçük iyi davranış ne?
Bu 10 dakika bir yürüyüş de olabilir.
Bir mesajı atmak ya da atmamak da olabilir.
Ertelememek ya da ertelesen de ertelediğin için kendini suçlamamak.
Hedef dediğin şey küçük dağları yeniden yaratmak falan bir devrim değil.
Ritim. Belki 2026 mucize getirmeyecek ama sen kendine temas etmeyi seçersen aynı hayatın içinde bambaşka bir yerde durabilirsin.
Zaten bugün bütün bölüm boyunca konuştuğumuz şey de bu ya.
Hayatı dışarıdan toparlamak değil, içeriden tutmak.
Yeni yıl bir başlangıçtan ziyade bir niyet hatırlatıcısı gibi.
Bu bölümü kapatırken şunu söylemek istiyorum.
Kendinle ilişkin mükemmel olmak zorunda değil.
Sadece ama sadece gerçek olsun yeter.
Hayatın ağırlığı değişmiyor ama sen ağırlığı nereye koyacağını öğrendiğinde yani kendi merkezine dönebildiğinde dünya birden daha taşınabilir.
Ve yaşanabilir oluyor.
Sana şunu sorarak kapatacağım.
Senin o için için gülümsediğin küçük an ne?
Her gün yanından geçip gittiğin ama iyi ki var dediğin şey ne?
Bu bölümü kapattıktan sonra aklına gelen o küçük anı bir yere not al bence.
Ya da bölümün altına yaz.
Çünkü fark ettiğin şey seni merkezine geri çağırıyor.
Haftaya görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
