
ya her şey mahvolursa? | zihnin neden hep en kötü senaryoyu yazıyor?
23 Temmuz 2026 · 11 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Ya gerçekten her şey mahvolursa? Bizi durduran şey, yaşanacak olan değil; zihnimizin yazdığı hikayeler olabilir mi? Bu bölümde korkuyla, cesaretle ve "en kötü ne olur?" sorusunun özgürleştiren tarafını arıyoruz.
Transkript
Valla böyle selam sabah yapmadan mı girsem diye bir düşündüm de.
Neyse taktik falan işlemez.
Bam bam bam. Herkese selam.
Şöyle bir soruyla başlayacağım bugün çünkü en kötü ne olur ve ya her şey mahvolursa sorusu o kadar zihnimi meşgul ediyor ki son 5-6 gündür ve hani bazen hayatın tam ortasında
hiç beklemediğim bir anda gelen o ya her şey mahvolursa sorusu muhtemelen bir kararın eşiğindeyken işte ne bileyim önemli bir iş görüşmesi, bir ilişkiye başlama, bir
ilişkiyi bitirme, yeni bir yola çıkmanın tam ortasındayken Tam o anda zihine geliyor ve bize en kötü ihtimalleri göstermeye başlamıyor mu?
Ya başarısız olursan, ya yanlış seçim yaparsan, ya geri dönemezsen, ya kaybedersen.
Ya ve bazen fark etmeden acaba gerçekten...
Fark etmeden mi diye de düşünüyorum, kapıyorum parantezi.
Şunları yapıyoruz. Daha yaşanmamış acıları yaşamaya başlıyoruz.
Henüz olmamış bir ayrılığın hüznünü belki içimizde büyütüyoruz.
Ve yine henüz gerçekleşmemiş bir başarısızlığın utancını hissediyoruz falan.
Yani insan zihni çok ilginç.
Bizi korumak istiyor, hayatta tutmak istiyor.
Ama bazen de bizi korumaya çalışırken tam aksine hayatın kendisinden uzaklaştırıyor.
Çünkü zihinlerimiz her ne kadar harika bir hikaye anlatıcısı olsa da kötü bir kahin.
Çocukken, karanlık bir odadayken korktuğun zamanları bir düşün.
Muhakkak öyle bir anın olmuştur.
Yani o odanın içinde ne olduğunu bilmiyorduk ve bilmediğimiz her şey zihnimizde büyümeye çok...
Yani belki yatağın altında bir şey vardı, belki kapının arkasında biri saklanıyordu falan ama ışık bir açıldığında yani gördüğümüz üzere sadece bir sandalye, işte yerde duran ya da
yatağın üstünde duran bir kıyafetin falan var.
Olan sadece kendi korkumuzun gölgesiymiş o karanlıkta.
Bunu fark ediyoruz. Yetişkinlik aşamasında da...
çok değişmiyor. Yani sadece korkularımızın şekli değişiyor.
Çocukken karanlıktan korkuyoruz.
Hala karanlıktan korkan yaşça yetişkin diyebileceğimiz o rakamlardaysanız eğer bunu bir şey diyemeyeceğim.
Ama karanlıktan bilmiyorum korkmak bana biraz saçma geliyor.
Ben karanlıktan hiç korkmam.
Saçma geliyor deyince de eyvah linç gelecek.
Neyse. Ama Büyüyünce belirsizlikten ne bileyim.
Çoğunlukla sanırım reddedilmekten korkuyoruz.
Yalnız kalmaktan ve yeterince iyi olmamaktan.
Ve günün sonunda tabii ki sevilmemekten.
Çoğu zaman o karanlık odadaki gölge gibi.
Korktuğumuz şeyin kendisinden çok zihnimizin onun hakkında anlattığı hikayeden korkuyoruz.
Şimdi başına da söyledim ya bu ya her şey mahvolursa.
Hani sahiden en kötü ne olur sesi.
Aslında bilişsel davranışçı terapideki felaketleştirmeyi azaltma.
Bunu İngilizce olarak okumak benim için inanılmaz zor bir şey.
Buraya yazdım çünkü. The catastrophizing gibi bir şey.
Ama Türkçesi bizim için yeterli bence.
Hani bu felaket senaryoları üretmeyi azaltma üstüne bir teknik.
En kötü ne olur sorusuna dürüstçe yanıt verebilmek de bir meziyet tabii ki.
Mesela Cognitive Restructuring Terapi tekniğini de söyleyeyim.
Bu psikoloji ve psikoterapide sıklıkla kullanılan bir kavram ve Türkçe'ye de bilişsel yeniden yapılandırma ya da bilişsel yeniden çerçeveleme olarak çevriliyor.
Evet, özetle ne demek?
Sadece duygulara veya Ya da arama dışarıya odaklanmak yerine doğrudan düşünce süreçlerini düzenlemeyi hedefleyen bir teknik diyebiliriz.
Özellikle de kaygı bozukluklarının tedavisinde çok kullanılıyor.
Şöyle kişi düşüncesini dönüştürüyor aslında.
Hani eski düşüncesi her şey mahvolacakken yeni düşüncesi mahvolabilir mi?
Bunun bir kanıtı var mı?
En kötü ihtimal ne?
En olası ihtimal ne?
gibi düşüncesini yeniden inşa etme yönelik bir teknik.
Bir de Albert Ellis'ın bir yaklaşımı var.
Worst case acceptance. Yani bu işte akılcı duygusal dervansı terapi dediğimiz literatürde geçen bir kavram.
En kötü senaryoyu kabul etme ya da olabilecek en kötü durumu kabullenme olarak bildiğimiz bir şey.
Kötü senaryoyu zihnen kabul edildiğinde bu belirsizliğin getirdiği felç edici korku ortadan kalkıyor ve kişi bu durum başıma gelirse ne yapabilirim sorusuna rasyonel çözümler üretmeye başlıyor.
Bu gerçekçi bir bakış açısına sahip olmak için ben Bence önemli çünkü bireyler olarak bizler hani gerçekleşmesinden korktuğumuz en kötü durumu zihnimizde canlandırdığımızda evet bu çok kötü ve rahatsız
edici olurdu ama dünyanın sonu olmazdı bununla baş edebilir ve hayatıma devam edebilirim diyebiliriz.
Ve öyle olduğu zaman da o durumun yıkıcı etkisi de tabii ki hafifliyor.
Alice'e göre insanların büyük kısmı olaylardan değil daha çok buna dayanamam inancından acı çekiyor.
Hatta şöyle bir sözü var, bizi duygusal olarak rahatsız eden şey, olayların kendisi değil, onlara yüklediğimiz anlam ve inançlar.
Bunu atasporu gibi artık öğrenmemiz gerekiyor.
Diyelim ki en kötü şey oldu.
Yani en kötüsü oldu.
Bak yani evler yansın, dağlar taşlara vuralım kendimizi.
Gerçekten buna dayanamaz mısın?
Çoğu zaman cevap şu, evet çok zoru durdu ama onu da yaşardım.
Bu farkındalık kaygıyı belirgin biçimde azaltıyor.
Cesaret üstüne konuşurken hani hep ne diyoruz biz?
Cesaret korkmamak değil değil mi?
Korkunun yanında yürüyebilmek bu cepte.
Çünkü korkmamak diye bir şey yok.
Ödün kopsun hayatta.
Kopsun kardeşim korkarken kurabildiğin.
Tamam gel korkum gel buraya otur.
Gerçekten ne olacağını birlikte görelim.
Cümleleri senin. Cesaretin.
Korkularımızın bizden istediği şey kaçmak olsa da hayatın bizden istediği şey karşılaşmalar ve yüzleşmeler.
Sanki hayat bir santranç oyunu ve tek bir yanlış hamle bütün oyunu bitirecekmiş gibi davranmamız Allah aşkına ne kadar doğru.
Bir salsak mı artık şu dramaları?
Hayat böyle bir şey değil.
Onun bir yolculuk olduğunu ve bilinmez bir yolculuk olduğunu kabul edip o bilinmezlikte kendini bilmek için harcadığın saatlerden, günlerden,
aylardan, yıllardan ibaret bir şey yani.
Bu kadar... Kurmaya gerek yok ya.
Basit bir şey. Yani hiçbirimiz elimizde kusursuz bir haritayla yürümüyoruz.
Bazen yanlış sokağa da gireceğiz.
Oradan geri de döneceğiz.
Kaybolacağız. Ama bazen de kaybolduğumuz yerde kendimizin hiç tanımadığımız bir tarafıyla karşılaşacağız.
En büyük yanılgımız şu.
Hazır olduğumda başlayacağım.
Aman daha güçlü olduğumda deneyeceğim.
Korkmadığım zaman adım atacağım.
Ama gerçek şu ki çoğu zaman güç harekete geçtikten sonra gelen bir şey.
Yani özgüven. Önce gel.
Bence hani kendine verdiğin küçük sözleri tuttukça bir adım daha attıkça ortaya çıkıyor.
Bir gün bir şey deniyorsun olmuyor.
Ama hayatta kalıyorsun.
Ertesi gün oluyor. 3 gün 5 gün sonra oluyor.
Belki 3-5 sene sonra oluyor.
Bilmiyorum artık. Başka bir şey deniyorsun.
Yani bir kapı kapanıyor.
Ama başka bir kapının da var olduğunu öğreniyorsun.
Ve yavaş yavaş şunu fark ediyorsun.
Ben düşündüğümden...
daha da hayalikliyim. İlişkilerde de aynı yerden yaralanmak çok olası.
Bunu sadece ikili ilişkiler, romantik ilişkiler olarak düşünme.
Anne babanla ilişkin, arkadaşlarınla, işteki çevrenle vesaire.
Yani sevmek büyük bir cesaret istiyor.
Birini gerçekten hayatına almak demek biraz da şunu kabul etmek demekten geçiyor.
Bu insan beni çok mutlu edebilir ama aynı zamanda kırabilir de bazen insan kırılmamak için sevmekten vazgeçiyor.
Görülmeyi ihtimalinden önce görünmezliği seçiyor.
Çünkü reddedilmekten korkuyor.
Ama fark etmediği şey hiç denememiş olmayı seçiyor.
Kendimize hangi kapının eşiğine gelmiş olursak olalım sormamız gereken soru şu.
En kötü ne olur?
Bir ilişki biter mi? Evet.
Ama sen bitmezsin. Bir plan bozulur mu?
Evet. Ama hayatın tamamı bozulmaz.
Hata yapar mısın? Evet.
Ama hata yapmak insan olmanın parçası.
Bir dönem kaybolur musun?
Olabilir. Peki kendini bulacağın yerin tam orası olabileceği ihtimaline ne diyorsun?
Çoğunlukla hayat bazen bizi en çok korktuğumuz yerden büyütüyor.
Kontrolü kaybettiğimiz o yerlerden, planların bozulduğu anlardan, kendimizi savunmasız hissettiğimiz zamanlardan.
Hayatın bize sorduğu soru hiç düşmeyecek misin?
Değil. Düştüğünde kendine nasıl davranacaksın?
Tüm görüş alanının sisle kaplandığını düşün.
Yani önünü göremiyorsun ama tüm yolu bilmek istiyorsun.
Böyle saçma bir şey olabilir mi?
Hayat hiçbir zaman bütün yolu göstermiyor.
Sadece böyle birkaç metreyi aydınlatabilir.
Orada söz vermiyorum kaç metre olacağını.
Biz o birkaç metreye güvenerek ilerleyeceğiz.
Sonra o yol biraz daha açılacak.
Biraz daha, biraz daha.
Cesaret dediğimizde o tüm...
Tüm yolu görmek değil sadece bir sonraki adımı atabilecek kadar kendini bilmek.
Şimdi bir kendimize dönelim kendini bilmek demişken.
Hayatımızda hangisinin önünde bekliyoruz?
Hangi hayalimizin kapısında durup ya olmazsa diyoruz?
Hangi konuşmayı yapmaktan kaçıyoruz?
Hangi adımı atmaya erteliyoruz?
Bizi gerçekten durduran şey ne?
Gerçek bir tehlike mi?
Yoksa sadece zihnimizin yazdığı bir hikaye mi?
Ve unutmamamız gereken şey.
Çoğu acı yaşandığında geçiyor.
İçinden geçmeden dışına çıkamazsın.
Hani o misal.
Bazı ihtimaller hiç yaşanmadığında insanın içinde kalıyor.
Sonra bir bakıyorsun. Aa keşkelerdi yarına.
Hoş geldiniz. Ha keşke demişken.
Bir de bu madalyonun diğer yüzünde o keşkeyi romançize etmek var ki of evlere şenlik hani bu bireyin yaşadığı anı ve seçimi kabullenmek yerine tabii de seçmediği o yaşanmayan ihtimallerin
cazibesindeki sonsuz olasılıklar evreninde kaybolmak çok mümkün.
Yüzyıllar önce Kierkegaard'ın söylediği şu cümlelere ne demeli peki?
Sorun tercihlerinde değil, yaşanmamış bir hayatı romantize etmendir.
İnsan her daim gidilmemiş bir yolu cazibeli ve gizemli bulur.
Bu yüzden mesele en doğru seçimi yapman değil, hangi pişmanlıkla yaşayacağına seçip karar vermendir.
İnsanın seçim yapma ve alternatif maliyet paradoksuna burada virgül koyuyorum.
En kötü ihtimali de düşünsen, en iyisini de her seçimin bir vazgeçiş olduğunu bileceksin.
Seçimlerinin arkasında da durup cezayı ne hayata?
Ne kendine keseceksin? Pişmanlık da olabilir.
Neden pişman olacağını seçecek olan da sensin.
Yani özetle sen kendini her seferinde kendi hayatını seçmeye devam edeceksin.
Bu sonsuz alternatif ihtimallerin denizinde.
Haftaya görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
