
bir düş gerçeğe değdiğinde içimizde nereye temas ediyor?
Transkript
Selamlar, bazen bir hayal kurarız, yıllar sürer onu içimizde büyütmek.
Gözümüz gibi bakarız, kimse bilmez ama o düş bizi ayakta tutar.
Ve bir gün o hayal gerçekleşmeye çok yaklaşır.
İşte o an bir şey olur.
Göğsümüzde garip bir sıkışma, midemizde minik bir huzursuzluk.
Hatta bazen içimizden geçer.
Ben bunu gerçekten istiyor muydum?
Oysa çok istiyordun, bunu sen de biliyorsun.
Bugün o anı konuşalım istiyorum sizinle.
Hayalin gerçek olmaya yaklaştığı anda neden korkarız?
Hayal ettiğin bir şeyin gerçek olması yaklaştığına gelen korkunun bir ismi var mı?
Evet, bu duygu oldukça yaygın ama ona özel, herkesçe bilinen tek kelimelik bir isim yok.
Ancak psikolojide ve edebiyatta bu duyguyu tanımlayan bazı kavramlar ve ifadeler var.
Upper limits yani üst sınır problemi.
Gay Hendricks'in The Big Lab kitabında geçen bu kavram kişi kendini iyi ve başarılı hissetmeye başladığında bilinç dışı bir şekilde bu mutluluğu sabote etmesi olarak tanımlanıyor.
Korku alıştığın konfor alanını aşıp hayalini yaşamanın getirdiği bilinmezlikten kaynaklanır diyor.
Bir de imposter sendromu var yani sahtekarlık sendromu.
Kişi hayal ettiği bir başarıya yaklaştığında ben bunu hak ediyor muyum, gerçekten yapabilir miyim gibi düşüncelerle korkuya kapılabilir olarak tanımlanıyor.
Success anxiety, başarı kaygısı.
Hayal ettiğin şeye ulaştığında hayatının değişeceğini bilmek, bu değişimi kontrol edememe korkusu yaratabiliyor.
Bu başarının getirdiği sorumluluklara veya kimlik dönüşümüne duyulan kaygı olarak tanımlanıyor.
Bir de son olarak fear of fulfillment yani tatmin korkusu.
Bazı psikanalistler arzunun gerçekleşme ihtimalinin bile kişinin kimlik yapısını tecrit edebileceğini söylüyor.
Çünkü bir şey çok uzun süre sadece hayalse onun gerçeğe dönüşmesiyle boşluk ya da kimlik krizi hissi doğabiliyor.
Bu korku aslında çok insani.
Eğer bu gerçekten olursa ben kim olurum?
Ya hayal ettiğim gibi olmazsa?
Ya elimden kayıp giderse?
Bunu... Hayal gerçek olurken korkmak bir çelişkinin psikolojisi olarak dile geçirmek mümkün.
Garip bir çelişkiyi ele almanın merakı ve huzursuzluğu için de şu soruyu birlikte soralım.
Bir insan yıllardır hayalini kurduğu şeye nihayet yaklaşırken neden korkar?
Bu korkunun mantıksız olduğunu biliriz.
Hatta kimi zaman utanç bile duyarız.
Ben bunu istedim şimdi neden kaçmak istiyorum?
diye sorarız. Belki de bazı duygular yalnızca mantıklı değil, insan oluşumuzun kırılganlığıyla açıklanabilir.
Bugün bu kırılganlığa birlikte bakıyoruz.
Hayaller gerçekliğin zorunluluklarından azadedir.
Bir hayal henüz bozulmamış bir ihtimal.
İçinde her şey mümkündür ve hiçbir şey kaybedilmez.
O yüzden hayal etmek genellikle güvende hissettirir kendimizi.
Diyelim bir kişiye yıllar boyunca sevdiği işi yapmayı, Biri ise sevdiği insanla birlikte olmayı hayal ediyor.
Ama gerçek hayalin tüm açık uçlarını kapatıyor.
Artık o ihtimal bir seçime, o düş bir sorumluluğa dönüşüyor.
Ve işte orada korku başlıyor.
Çünkü artık kaybetmek mümkün hale geliyor.
Üst sınır problemi dediğimiz kavramda bir insan kendini ne kadar mutluluğa layık görüyorsa, başarı ya da sevgi ona o sınırı zorladığında bilinç dışı bir alarm çalar.
Burası fazla iyi, bunu sürdüremem ve kişi kendini sabote etmeye başlar.
Korku çoğu zaman geçmişten konuşur.
Bir çocukken mutlu olduğunda bir anda her şeyin yıkıldığı bir an yaşadıysanız, şimdi yetişkinliğinizde iyiye dair her şey sizi tezgikleyebilir.
Hayalin gerçekleşmesi bu yüzden yalnızca bir mutluluk değil, aynı zamanda bir yasalidir.
Çünkü artık hayal sizi hayatta tutan bir umut değil, risk taşıyan bir gerçek olur.
Bazılarımız bu noktada şunu düşünür.
Ben bunu hak etmiyorum.
Bu başarıyı, bu sevgiyi kaldırabilecek biri değilim.
Bu duygular genellikle mükemmelliyetçilikle örülüdür.
Çünkü hayali mükemmel kurarız.
Gerçek ise pürüzlüdür.
Bir ilişki başlarken korkarız.
Ya beni tanıdıkça sevmezse?
Tanıdık geldi mi? Oysa o hayali kişiyle hayali bir ilişkimiz vardı.
Ve orada her şey çok daha kolaydı.
Başarıya yaklaşınca da korkarız.
Ya bir hata yaparsam ya düşersem.
Çünkü düşmek yalnızca acı değil bir tür ifşa gibi hissedilir.
Alain de Botton'un felsefesi bize şunu söyler.
Korkmak bir şeyi önemsediğimizin göstergesidir.
Eğer bir hayal sizi korkutuyorsa ona gerçekten bağlandığınızı gösterir.
Ve bu bağ bizi savunmasız yapar.
Savunmasızlık ise insanlığımızın en değerli yönlerinden biridir.
Korkunun içinde özlemle birlikte büyüyen bir yalnızlık da vardır.
Çünkü hiç kimse bizim hayalimizi tam olarak bilemez.
Ve o hayalin gerçeğe dönüşmesi bazen küçük bir kimlik ölümü gibidir.
Artık bekleyen ben değilim.
Artık yaşayan benim.
Peki ne yapmalı?
Kaçmak mı? Sapote etmek mi?
Yoksa cesaretle kalmak mı?
Cesaret korkunun yokluğu değildir.
Korkuyla birlikte var olabilme kapasitesidir.
Ve bazen en cesur şey bir hayalin gerçeğe dönüşmesine izin verebilmektir.
Pürüzlü, eksik, insani haliyle.
Kendinize şunu sorun.
Bu korkunun altında yatan asıl şey ne?
Kaybetme korkusu mu?
Değişme korkusu mu?
Yoksa sevilmeye değer olduğuna inanmanın zorluğu mu?
Belki cevaplar hemen gelmez ama bu sorularla kalmak bile bir tür ilerleme.
Hayalini kurduğunuz bir şey gerçekleşmek üzereyken içinize çöken o tuhaf korku çok istediğiniz bir şey tam olurken hiç geri adım attırdı mı size?
Kalbimiz sıkışıyor, içimiz huzursuz oluyor hatta bazen acaba gerçekten bunu istiyor muyum diye bile sorduğumuz oluyor.
Bu duygunun aslında ne anlama geldiğini, nereden geldiğini ve neden bu kadar insani olduğunu birlikte konuşmak şimdiden iyi gelmeye başladı.
İyi geleceğini de biliyordum.
Şöyle düşünün, hayal kurmak çoğu zaman bizi hayatta tutan şey değil mi?
Zor zamanlardan geçerken bir gün her şey daha iyi olacak diyebilmenin kendisi bile bir umut taşır.
Ama hayalin gerçeğe dönüşmesi o güvenli alandan çıkmak demek.
Artık bir şeyleri kaybetme riskini yaratıyor.
Oysa hayalindeyken her şeyin kontrolü sizde gibiydi.
Orada üzülmek yoktu, başarısız olmak yoktu, incinmek yoktu.
Gerçek hayatta sürprizlerle, değişimlerle, bilinmezliklerle dolu ve insan zihni çoğu zaman bilineni tercih etmeye programlı.
Acı bile olsa tanıdık olanı.
Aslında bu korkunun kökeninde çoğu zaman çocuklukta şekillenen inançların yattığını görüyoruz.
Mesela küçükken ne zaman kendimizi çok iyi hissetsek ve bir şey bozulduysa zihnimiz çok mutlu olmaz sonra üzülürsün.
gibi bir kalıp geliştirebiliyor.
Bilinçli değil ama çok etkili bir mekanizma.
Bir de şu var.
Hepimiz belli bir kimlik üzerinden büyüyoruz.
Ben çok çalışan ama hep son anda kaybeden kişiyim.
Ben ilişkiyi hep uzaktan seven kişiyim.
Bu kalıplar farkında olmadan bize aitmiş gibi geliyor ama o kalıpların dışına çıktığınızda zihniniz panik yapıyor.
Bu yeni hal kim?
Ne yapacak? Ya beceremezse?
diye sormaya başlıyor.
İşte o anda korku devreye giriyor.
Ve ne garip değil mi?
İyiye yaklaşırken oluyor bu.
Bazı insanlar da bu noktada kendini yetersiz hissetmeye başlıyor.
Sanki başarıya, aşka ya da mutluluğa tam olarak layık değillermiş gibi.
Ben aslında bu işi yapabilecek biri değilim.
Bu ilişki fazla iyi.
Beni bırakırsa ne olur?
Bu sahtekarlık sendromu dediğimiz şey.
İçerideki o küçük ses sürekli kendimizi sorgulatıyor.
Çek yüzümü görürlerse ne olur?
Ama biliyor musunuz bu sesi bastırmak yerine duymak ve fark etmek çok kıymetli.
Çünkü o ses de sizi korumaya çalışıyor.
Ama sadece yanlış bir yöntemle.
Bu korkuyu bastırmak, yok saymak, kendimize kızmak yerine biraz yavaşlamak, kendimize şöyle demek işe yarayabilir.
Bu korku benim için önemli bir şeyin olduğunu gösteriyor.
Bu yeniye alışmam zaman alabilir ama bu kötü bir şey değil.
Hayal ederken güçlü hissederiz.
Gerçekleştirirken savunmasız.
Ama unutmayın, savunmasızlık, kırılganlık aynı zamanda cesaretin ta kendisi.
Hayaliniz gerçek olmaya yaklaştığında gelen korku size dur demiyor aslında.
Sadece hazırlan diyor.
Yeni bir benliğe, yeni bir hayata alışmaya çalışıyor.
Bugün bu bölümü kendimize karşı daha şefkatli olabilmek için kaydettim.
Eğer siz de tam hayalinize yaklaşırken korkuyorsanız yalnız değilsiniz.
Bu çok insani ve çok tanıdık bir duygu ve hepimiz o duygunun içinden geçebilecek güçteyiz.
Hayaller çok güvenlidir.
Onlar varken gerçeklere direnebiliriz.
Bir hayal varken sabrederiz, dayanırız, umut ederiz.
Ama hayalin gerçeğe dönüşmesi başka bir alan, başka bir boyut.
O artık dokunulabilir, incinebilir, değişebilir bir şey haline geliyor.
Gerçeklik hayalin pürüzsüzlüğünü bozuyor adeta.
Az önce de değinmek istediğim şey buydu.
Gerçeğin hayal kadar zarif olmamasından korkuyoruz.
Belki başarısız olmaktan değil, belki kaybetmekten de değil.
Belki sadece...
Bir hayale veda etmekten geliyor bu korku.
Kendimizi kaybeder gibi hissediyoruz.
Çünkü kimliğimiz o hayali bekleyen kişi üzerine kurulu oluyor.
O kişi artık yaşayan biri olmalı ve o çok daha savunmasız biri.
Bazen şöyle düşünüyorum ben.
Korku ruhumuzun bir hazırlık biçimi olabilir mi?
Çok yaklaştın der gibi.
Oysa çoğumuz hayallerimizi hep geleceğe saklamaya alışığız.
Bir şeylerin tamamlandığı fikri bile tuhaf gelir.
Ya biterse? Ya onu yaşarken ya bu muydu dersem?
Ya hayalim bile bana yetmezse?
Ve işte tam da bu yüzden zihnimiz bir savunma geliştiriyor.
Buna şüphe, kaygı, geri çekilme diyebilirsiniz.
Ama aslında bu bir tür duygusal alarm.
Tehlike zannettiğimiz şey bazen sadece yenilik.
Ama biz yeniyi çoğu zaman belirsizlikle karıştırırız.
Yıllardır istediğim şey oluyor ama ben neden mutsuzum diye bir arkadaşım sorduğunda ben ona şunu söylüyorum.
Çünkü eski sene uğurluyorsun ve bu biraz yaz gibi hissedilir.
Hayalin gerçekleşmesi bir neşe değil yalnızca o.
Aynı zamanda bir geçiş ve geçişler her zaman karmaşıktır.
Bazen de korktuğumuz şey hayalin kendisi değil, onun bizi dönüştürmesi demek.
Çünkü büyümek, sorumluluk almak, sevilmek bile bazen cesaret ister.
Çünkü sevilmek görülmektir ve görünmek, açılmak, kırılabilir olmak anlamına geliyor.
Bu korkunun tam ortasındayken onunla ne yaptığınız geleceğimizi şekillendiren kısmı oluyor.
Kaçacak mıyız?
Sabote mi edeceğiz?
Yoksa onu kucağımıza alıp sarılacak mıyız?
Benim içimden geçen şu, korktuğumuz anda durabilmek.
Korkunun kendisini yargılamadan.
Şu an bir şey bitiyor, başka bir şey başlıyor.
Bu bana ağır gelebilir ama bu doğal diyebilmek.
Hayalinizi adım atarken yalnız hissettiğinizde kendinize şu hatırlatmayı yapmakta fayda var ki...
Bu çok kolay değil. Bunu fark ettiğim anları yakaladığımda ben de yapmakta çok başarılı ve özgür hissetmiyorum.
Bu yaşımda fark edebildiğim için mutlu olabiliyorum yalnızca.
Bu boşluk yeni olanın yer açması için geliyor.
Korku o yer açma anındaki sessizliğin sesi olmak için duyuruyor.
Var ediyor kendini diyebiliyorum.
Ve şunu söylemek istiyorum.
Korkmak bazen tam da doğru yerde olduğunu gösteriyor.
Çünkü artık sadece hayal eden birinden ibaret değilsiniz.
O hayali ellerinizle tutabilecek kadar yakınsınız.
Ve evet bu çok ürkütücü olabilir ama aynı zamanda çok gerçek bir şey bu.
Bırakın biraz korksun kalbiniz, bırakın titreye titreye girsin o yeni hayata.
Çünkü biliyorsunuz, içinizde bir ses hala çok derinden evet diyor.
Korkuyla birlikte yürümek cesarettir.
Ve siz o cesarete sahipsiniz.
Konuyu biraz daha derine inip psikanalitik derinliği olan zihinsel kıvılcımlarla ele almak istiyorum.
Kesin cevaplar vermek mümkün değil.
Kendi iç çelişkilerimle yürümek gibi.
Gerçekleşmek üzere olan dilekler sarmalında insan bir şeyi hayal ederken aslında onu istemekten çok onun eksikliğiyle nasıl yaşanacağını öğreniyor.
Bu yüzden de hayal gerçekleşmeye başladığında bir tür iç karmaşa beliriyor.
Bu hayat artık onun yokluğuyla kurulmuş olan hayat değil.
Bir arzunun gerçekleşme olasılığı sadece bir ödül değil.
Aynı zamanda bir tehdit taşıyor.
Çünkü ona göre şekillenmiş eski benlik artık geçerliliğini yitirmek üzere.
Bu yüzden en derin korkularımız en çok istediğimiz şeylere yaklaşırken ortaya çıkıyor.
Bir hayalin gerçekleşmesinin bizi yalnızca sevindirmediğini defalarca söyledim bu kayıtta.
Ama bir hayalin gerçekleşmesi aynı zamanda elimizden bir şeyi alıyor.
Onun yokluğunun verdiği güveni.
İnsan yokluğu tanır.
Onunla dost olur.
O nasıl taşıyacağını bilir.
Ama varlık yeni bir bilme biçimi gerektirir.
Ve bilinmeyen...
her zaman korkutucudur.
Bu nedenle hayal gerçekleştiğinde korku hisseden kişi çoğu zaman mantıksız biri değil, çok dikkatli biridir.
Çünkü o yalnızca arzunun değil, arzunun gerçekleşmesinin de sorumluluğunu duymaya başlamıştır.
Belki de bu yüzden bazı insanlar hayalini gerçekleştirmiyor.
Hayal gerçekleşmediği sürece mükemmel kalıyor.
Onu hep ideal biçimde düşleyebiliyoruz.
Oysa gerçekleşen hayal artık gündelik hayatın ta kendisi haline geliyor.
Yani eksiklikleri, yanlış anlaşılmaları, yetersizlikleri olan bir hayat haline geliyor.
Bize acı veren şey çoğu zaman düşlerin gerçekleşmemesi de değil, gerçekleşen düşlerin düşteki gibi olmaması.
Psikolojide bir kavram var.
Arzu nesnesinin kaybı.
Çocuk arzuladığı şeyin tam da elde edilemeyecek olmasıyla yaşamanın yollarını öğreniyor.
Elde edilemeyen şey artık onun fantezi alanında güvenle kalabiliyor.
Bu yüzden birçok yetişkin arzunun nesnesine değil onun hayaline bağlanıyor.
Ve böyle bakıldığında hayalin gerçekleşmeye yaklaşması çocukluğun bu korunaklı arzusuna ihanet gibi.
Çünkü bu artık bir oyun değil gerçeklik oluyor ve gerçeklik kaybetme olasılığını da mümkün kılıyor.
Ama asıl soru şu biz hayalimizi neden isteriz?
Gerçekten yaşamak için mi?
Yoksa sadece onu arzuladığımız sürece kendimizi isteyen biri olarak tanımlayabildiğimiz için mi?
İnsan çoğunlukla arzuyu arzunun nesnesinden daha çok sever.
Çünkü arzu ona kimlik verir.
İsteyen biri olmak.
Elde eden biri olmaktan daha tanıdıktır.
Çünkü elde etmek tamamlanma riski taşıyor.
Ve biz tamamlanmaktan korkarız.
Çünkü tamamlanan şeyin bittiğini sanırız.
Hayal gerçekleşmek üzereyken gelen korku bize şunu sorar.
Artık seni tanıyamayacak mıyım?
Ben seni bu hayalin peşinde tanımıştım.
E şimdi sen o hayalin içinde kim olacaksın?
Ve bunun cevabı aslında yok.
Çünkü korku cevap istemez.
Korku geciktirmek ister, yavaşlatmak, alan açmak ister.
İnsanın hayali gerçekleştiğinde yeniden doğar gibi hissetmesi tam olarak bundan.
O eski kimliğini bırakmak, yenisinin henüz tam olarak oluşmadığı bir geçişle kalmak.
Bu yüzden hayalin gerçekleşmesi bazen küçük bir yas gibi değişim de tam olarak bundan.
Son olarak şunu söylemek gerek belki de.
Korkunun kendisi arzunun yanlış olduğunu göstermez.
Korku arzunun büyüklüğünü gösterir.
Çünkü insan önemsediği şeyin önünde dururken titrer.
Titremek çoğu zaman reddetmek değil, hazırlanmaktır.
Ve belki de hayalin gerçekleşmesine en yakın kişi ondan korkmayı göze alabilen kişidir.
Bir düş gerçeğe değdiğinde içimizle nereye temas ediyor özetle?
İstediğimizi hayal etmek, beklemek bir çeşit yaşama biçimi oluyor bazı insanlar için.
Ama sonra tam da o şey, tam da hayalimiz gerçekleşmeye yaklaştığında içimizdeki huzursuzluk, bir tereddüt, bazen hafif bir kaçma isteği neler anlatıyor,
bize neler sorduruyor.
Bu muydu gerçekten istediğim?
Ya olursa ve ben mutlu olmazsam ve ya elimde tutamazsam gibi sorular.
Bu duygunun üstüne veya üstünde birlikte yürüyoruz dakikalardır.
Çünkü bunun yalnızca bir korku olmadığını aynı zamanda derin bir dönüşüm sinyali olduğunu sindiriyoruz bu kayıtta.
Biraz önce referans verdiğim Alain de Botton'un çok istediğimiz şeyin gerçekleşmesi bizi sevindirmekten çok sarsabilir.
Çünkü artık bir bahanemiz kalmamıştır.
Artık mutluluğu dışsal bir engelin yoksunluğuna bağlayamayız diye bir sözü var.
Gerçekleşen bir hayal bizi çıplak bırakır.
Çünkü onca yıl onun olmayışının ardına gizlenmişiz.
O hayal varsa hala umut var çünkü.
O hayal gerçekleşirse artık kendi duygularımızla baş başa kalacağız ve bu hiçbir zaman kolay değildir.
Ben gerçekten o hayali mi istiyorum yoksa onu hayal ediyor olmayı mı seviyorum?
Çelişkiye hoş geldiniz.
Hayali kurarken kontrol bizde ve çok tatlı değil mi bu?
Nasıl isterdin, nasıl ayarladın hepsine siz karar veriyorsunuz.
Ama şimdi gerçek devreye giriyor ve gerçek bütün dağınıklığı ve belirsizliğiyle, içindeki bütün yanlışlıklarıyla devreye giriyor.
Ve işte bu noktada beyin otomatik olarak savunma sistemini devreye sokuyor.
Belki de bu sizin için doğru değildir.
Ama belki de sadece büyüyorsunuzdur.
Fısıldayarak konuşan bir sesi duyar gibiyim.
Şu an bir geçitçe duruyorsun.
Bir kapı aralandı ama kapının eşiğinde eskisinin gölgesi var ve sana diyor ki Buradan sonra ben yokum.
Sen başka bir sen olacaksın.
Ve bu yaz gibi hissettirebilir çünkü artık o hayali bekleyen kişi değilsin.
Bu versiyon sizi tanımaya çalışıyorken eski versiyonunuz da gitmek istemiyor.
Bu çatışma başladığı yerde indiğiniz durakta yazanlar çok kıymetli.
Gerçekleşmek üzere olan hayal sadece bir arzu değil, arzunun bitme tehlikesidir.
İnsan arzunun kendisini sever çünkü arzulamak canlı hissettiren bir şey.
Ama elde ettiğimizde arzunun o tatlı kıvılcımı yok olur ve biz bazen arzunun kendisini arzunun nesnesinden çok severiz diyişimde bundan.
Bu yüzden bir hayal gerçekleştiğinde bazen üzülüyoruz.
Çünkü artık hayal kuracak bir boşluk kalmamış.
Gerçek artık boşluğu doldurmuştur ve bu boşluk düşündüğümüzden daha konforlu olabiliyor çoğu zaman.
O halde soru şu.
Bu korkuya rağmen yürümeli miyiz?
Ecem olarak ben buna şöyle cevap veriyorum.
Korkmak yanlış yolda olduğunu göstermez.
Sadece yeni bir şeye yaklaştığını gösterir.
Bu yüzden kalbimiz biraz titriyor olabilir.
Bu çitreşimi bastırmadan dinle ama onun seni durdurmasına da izin verme.
Size gül bahçesi vaat etmeden bunun bir doğum gibi sancılarla dolu olduğunu söylemek çok mümkün.
Hayalinize yaklaştığınızda korktuysanız bu sizin kırılganlığınız değil derinliğiniz.
Duygularla yaşamayı bilen tarafınız.
Ve belki de korkunun içinden geçmeyi seçen biri gerçekten yaşamayı seçmiş biri demek çok da yanlış olmaz.
Çünkü hayali yaşamak cesaret ister.
Onu hayal etmek kolaydır.
Ama onu yaşamak işte orası gerçekliğin, çıplaklığın yani duygunun ta kendisidir.
Bugün bu korkuya yaklaşmak istedim.
Onu çözmek için değil.
Çünkü bu çözümlemekten çok onunla yol alabildiğince gelişebildiğimiz bir yer, bir duygu.
Ona rağmen değil.
Bu bölümde yalnızca korkuyu değil, içindeki dönüşüm gücünü de konuşmak, Bana iyi geldi.
Umarım size de iyi gelmiştir.
Bir sonraki bölümde tekrar kalbimize dönmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
