
Evin dışında ama iş yerinde de olmayan bir yer...
Kimse sizden bir şey beklemiyor. Bir role bürünmüyorsunuz. Sadece oturuyor, nefes alıyor ve biraz kendiniz olabiliyorsunuz.
Sosyolog Ray Oldenburg buna "üçüncü yer" diyordu. Bir kafe, bir park, bir kitapçı ya da her hafta uğradığınız aynı banka... İnsanların yalnız hissetmeden, bir topluluğun parçası olabildiği alanlar.
Belki de son zamanlarda hissettiğimiz yorgunluğun sebebi sadece çok çalışmak değil; bizi hayata bağlayan bu üçüncü yerleri yavaş yavaş kaybetmek.
Bu bölümde, üçüncü yer kavramını, aidiyet ihtiyacımızı ve neden kendimizi hiç olmadığımız kadar yalnız hissettiğimizi konuşuyoruz.
Transkript
Sıcaklardan bayılmadan bir bölüm daha çekmek istedim.
Bugün gerçekten çok sıcak.
Ve inanılmaz derecede hani klima sesi neyse onu kurguda hallolacak bir şekilde yapacağız ama.
Tuhaf şeyler düşündüğüm bir gün sabahındayız, akşamındayız ya da öğlenindeyiz.
Bilmiyorum gün hangi saatinde dinliyorsan artık.
Ben bir yaz akşamı bu bölümü kaydettiğim için iyi hissediyorum.
Çünkü hani birazcık konuşmak istedim ya bölüme geçmeden önce.
Şöyle, geçen sene böyle Nisan, Mart Nisan gibiydi.
Bu podcastı yapmaya başladığımda, ilk kaydımı yüklediğimde hatta ilk bir çekilmiştim 5 yıl önceki ilk kaydımı koymuştum falan.
Böyle yaz sonu, sonbahar, eylül galiba, eylül ortası ya da eylül başı mıydı çok hatırlamıyorum.
Bakmam lazım ama podcast BPT ile ilk toplantımızı yaptığımızda hani bir sene olacak neredeyse 10 ay olmuş.
Hani bu, bu kadar dinleneceğini...
Düşünmemiştim. Bu kadar istikrarlı ilerleyeceğimi biliyordum.
Bir işe başladıysam eğer sonuna kadar gitmeyi seviyorum.
Başka türlüsünü bilmiyorum belki de hani.
Ama sahiplendiğim ilmek ilmek büyüttüğüm bir şey olduğu için de çok iyi hissediyorum.
Hala bu yaz bunu yapmak bana iyi geliyor.
Karşılıksız yapıyorum bu arada bana iyi geldiği için.
Ama duyulduğunu bilmek, hissetmek güzel bir şey.
O yüzden böyle bir minik teşekkür etmek istedim.
Ve yine enteresan bir sorum var kafamın içinde.
Benim sorum...
Sizin sorunuz biliyorsunuz ki.
Bu hafta bunu biraz düşünelim.
Hayatında seni bekleyen bir yer var mı?
Bir kapısından içeri girdiğinde kimsenin sana hani neden geldin falan diye sormadığı.
Sadece orada olduğun için kabul edildiğin.
Yazlıkta olduğum her gün eskiden insanlar neden birbirlerini daha çok tanıyordu diye düşünmek benim Normalim.
Ve neden mahalledeki bakkal eğer bir bakkalınız varsa.
Ben bakkal olan mahalleleri çok seviyorum.
Muhakkak bir bakkal arıyorum.
Böyle gözüm bakkala gidiyor.
Yani seni isminle çağırabiliyor mu mesela?
Çocukken muhakkak çağırmıştır.
Ya da neden her sabah aynı kahvede, parkta ya da aynı çay bahçesinde aynı yüzlere rastlamak bu kadar süreden bir şey.
İstanbul'da olduğun zaman genelde bizim Neyse mekanı söylemeyeceğim.
Ama güzel bir park bu arada.
Seviyoruz orada olmayı.
Eğer Tuğçe bunu dinliyorsa yakın zamanda onu bir badminton düellosuna bekliyorum.
Bana geçen sene badminton oynamayı öğrettiler.
Lisede öğrenemediğim badmintonu çok...
Güzel bir şekilde yani bir gün içerisinde bence profesyonel badmintoncu oldum diye düşünüyorum.
Yanlış hatırlamıyorsam en son Kasım 2025'te oynadım ama çok da bir şey kaybettiğimi düşünmüyorum.
Yani performansımdan bir şey kaybettiğimi düşünmüyorum.
Yanlış anlaşılmasın.
Bir oynayalım ya. Canım istedi bir oynamak.
Geçen gün bir konuştuk oynayalım mı iş çıkışı diye ama olmadı.
Bir badminton'ımız var sanki.
Siz de oynamayı seviyorsanız böyle arkadaşlarınızla bu tarz şeyleri oynamayı.
Bence zaman yaratmalıyız.
Şimdi padel revaçta galiba bu arada.
Padeli denemedim. Denemeyi düşünüyor muyum?
Hiç emin değilim. Bilmiyorum ben böyle toplu olan şeyleri çok...
sevmiyorum genelde.
Çocukken falan ilkokulda bir top varsa eğer bir sahnede bir ortamda o top muhakkak benim kafama gelir.
Öyle bir travmam var.
Ama Badminton'da iyiydim bence.
Oynamak isteyen varsa belki böyle şey yaparız.
Oynarız. Fuşecim lafım sana.
Neyse şimdi şöyle bir şeyden bahsetmek istiyorum.
Nereden geldik bu konuya?
Diyecek olursanız. Şimdi aynı apartmanda yıllardır oturduğumuz eğer yıllardır oturmayı başarabiliyorsanız ev sahibinizde hiçbir sorununuz davağınız kavganız yoksa komşularımızın adını bile bilmiyoruz.
Yani bilemeyebiliyoruz.
Ben son oturduğum evde biliyor muydum?
Biliyordum. Tamam ben istisnayım ama.
Ben severim komşuculuğu.
Neyse yani bu ama sadece yaşam biçimimizin değişmesiyle ilgili değil.
Sosyolojide bunun için kullanılan çok önemli bir kavramla geldim bu bölümde.
O da üçüncü yer kavramı.
Amerikalı sosyolog Ray Oldenburg ortaya atıyor.
Ona göre hayatımız üç farklı alandan oluşuyor.
Birincisi tahmin edeceğimiz üzere ev.
Ailemizle olduğumuz konforlu.
hissettiğimiz ve dinlendiğimiz alan.
İkincisi iş ya da okul diyebiliriz.
Üretim yaptığımız, sorumluluklarımızı yerine getirdiğimiz alan.
Peki üçüncüsü ne? İşte o üçüncü yer ev ve iş dışında düzenli olarak vakit geçirdiğimiz, insanlarla bağ kurduğumuz, kendimize ait hissettiğimiz sosyal alanlar.
Bu bir mahallendeki kafe olabilir, bir kütüphane, park olabilir, spor salonu olabilir, sahaf olabilir belki.
Hatta her... Her hafta gittiğin aynı yürüyüş koşu grubu bile bir üçüncü yer.
Önemli olan orada ne tükettiğin değil de orada nasıl hissettiğin.
Şimdi mesela kitap kulüpleri çok revaçta.
O da olabilir seçenekler arasında.
Temelde üçüncü yerlerin ortak noktası insanlara ait oldukları hissiyatını vermek.
Ve ilginç olan şu. Bugün teknoloji sayesinde hiç olmadığımız kadar bağlantıdayız her şeyle.
Telefonumuzda tabii ki yüzlerce kişi var.
Aksi ne mümkün. Her gün mesaj mesaj üstüne.
Onlarca yüzlerce mesaj.
Ve sosyal medyada sürekli bir şeyler paylaşıyoruz.
Paylaşmasak da paylaşılanlara maruz kalıyoruz.
Ama buna rağmen yalnızlık duygusu da hiç olmadığı kadar artıyor.
Peki neden? Çok güzel bir soru.
Neden demek? Çünkü bağlantı kurmakla...
Bağ kurmak aynı şey değil.
Bir mesaj almak biriyle aynı masada oturmanın yerini tutmuyor.
Bir gönderiyi beğenmek göz göze gelmenin yerini almıyor.
Ve insan, insan beyni milyonlarca yıl boyunca küçük topluluklar içinde yaşamaya göre evrimleşmiş ya hani.
Yani biz birbirimizi görmeye, sesimizi duymaya, aynı ortamı paylaşmaya teşne canlılarız.
Yani bu yüzden de fiziksel olarak bir topluluğun parçası olmak hala çok ama çok önemli.
Ben görmek istediğim insanlarla, yani iletişimde olmak istediğim insanlarla Fiziki olarak bir araya gelmek istiyorum ya.
İstek değil, ihtiyaç bence hatta.
Yani bu sevgili sosyologumuz Ray Oldenburg, üçüncü yerlerin güçlü toplumların temel taşlarından biri olduğunu söylemekte çok haklı.
Çünkü bu alanlarda insanlar yalnızca arkadaş edinmiyor.
Belki farklı yaşlardan, farklı mesleklerden, farklı sosyoekonomik segmentte de olabilir bu arada.
Hani farklı görüşlerden insanlarla karşılaşıyor.
Birbirlerini dinleyebiliyorlar, sohbet ediyorlar, tanımaya başlıyorlar.
Ve toplum dediğim...
şey zaten hani böyle böyle oluşuyor.
Birbirini hiç tanımayan insanların aynı şehirde yaşamasıyla değil birbirine rastlayan insanların oluşturduğu görünmez bağlarla.
Peki bugün neden üçüncü yerler?
Azalıyor. Azalıyor bence.
Çünkü hayatın ritmi değişiyor.
Şimdi sabah evden çıkıyoruz.
Eğer yürüme mesafesinde bir yerde okumuyorsanız ya da çalışmıyorsanız ya da gündüzü geçirmeniz gereken Yürüme mesafesinde değilse hadi öyle diyeyim.
Arabaya, metroya, otobüse, vapura...
Biniyoruz ve oraya gidip akşam yine eve dönüyoruz.
Şimdi boş zamanlarımızın büyük kısmını ise telefon ekranlarında geçiriyoruz.
Ve artık birçok ihtiyacımızı da hani evden çıkmadan karşılayabildiğimiz için hayat kime göre neye göre kolaylaşıyor.
Hani bu işte evden çıkmadan karşılayabildiğimiz şeyleri arasında işte alışverişin, yemeğin, evden çalışıyorsan toplantıların.
Ben hibrit çalışma taraftarıyım bu arada.
Ama arkadaşlarınla sohbeti bile evden çıkmadan yapabiliyorsun ya.
FaceTime bu kadar basit.
Ama şimdi bu kolaylaşmanın yanı sıra spontane karşılaşmaların da azalması kaçınılmaz zaten.
Eskiden insanlar birbirine denk geliyordu.
Gerçekten ben denk geliyordum.
Kendimden de pay biçiyorum.
Ama bugün neredeyse herkes yalnızca planladığı insanlarla görüşüyor.
Takvimlerine bakıyorlar uygun mu değil mi diye.
Neyse benim böyle bir şeyim yok.
İş takvimim dışında hani gerçek günün büyük çoğunluğu işte geçiyor tamam ama ya ay takvime göre arkadaşlarımla görüşmüyorum ya diye düşünüyorum.
Evet evet yok yapmıyorum bunu.
Başarı da yapsam da artık yapmıyorum.
Öyle söyleyeyim. Yani psikoloji araştırmaları bize sosyal bağların yalnızca ruh sağlığımız için değil fiziksel sağlığımız için de çok önemli olduğunu gösteriyor bu arada.
Bölüme biraz çalıştım tabii ki.
Kendimizi bir topluluğun parçası hissettiğimizde stres seviyemiz azalıyor.
Yani tahmin edersin ki.
Ve zor zamanlarla baş etmek çok daha kolay oluyor.
Hayattan aldığımız tatmin artıyor.
Ve önemli olanın ait hissetmek olduğunu görüyoruz biz yapılan araştırmalarda.
Araştırmaların linkini isterseniz paylaşırım.
Şimdi tek tek böyle bir TED Talk yapıyormuş gibi.
Şu araştırma şöyle, bu araştırma böyle demeyeceğim ama hepsinin kaynağı var zaten.
Ben kaynaksız hareket etmem.
Bunu artık biliyorsunuz bir seneye geçtik.
Ama yine de tamam koyacağım.
İçim rahat etmedi. Kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor.
Toparlıyorum. Bakın yine dağıldım çünkü bir cuma akşamı kaydediyorum bu bölümü.
Ve kafam gerçekten şu an bir cuma akşamına göre oldukça dandini durumda.
Yani dağınık. Bu da benim kullandığım bir terim haline geldi artık.
Kafam dandini dandini deyip duruyorum.
Neyse. Şimdi benim üçüncü yerim neresi o zaman?
Değil mi? Bir soralım hepimiz kendimize.
Yani sadece dinlenebildiğim...
ibaret değil de kendim olabildiğim, kimsenin benden bir performans beklemediği, insanlarla doğal olarak karşılaşabildiğim bir yer var mı?
Soru bu. Yoksa hayatım sadece ev ve iş arasında gidip gelen bir rutin döngüye mi dönüştü?
Modern çağın en büyük eksikliklerinden biri tam olarak bu.
Yeni teknoloji, yeni uygulamalar, şehirler falan pişman değil.
Yani insanların birbirlerine doğal olarak rastlayabilecekleri ortak alanların azalması.
Bu mahalle fırını da olabilir.
Köşedeki kırtasiye de olabilir.
Aynı bankta oturan her gün o saatte o parka giden amca da olabilir.
Ya da her sabah öğünden geçtiğin çiçekçi.
Yani onlar birer mekan değil.
Hayatın ritmi.
Sana sen buraya a...
Şimdi bir düşününce belki de hani çocukluğumuzu özlememizin sebebi sadece çocuk olmak değil bir yere ait olmayı biliyor durumdayız ya o zaman.
O işte üçüncü alan. İnsanın sadece bulunabildiği yer.
Ne işte bir başarı.
zorunluluğu var. Ne güzel görünme zorunluluğu var.
Bir şeyi kanıtlamak zorunda değilsin.
Sadece oturacaksın, nefes alacaksın ve kendin olacaksın.
Mesela o mekanda kendin olabilmek yani.
Çünkü tesadüfler azaldığında bence hayatın sihri de biraz eksiliyor.
En büyük yalnızlık evde tek başına oturmak değil de kalabalığın içinde seni tanıyan tek bir yüz bile bulamamak.
Bir yere girdiğinde adını hadi adını bilmesine çok gerek yok da ne bileyim insanı tüketen bir şey yani hani diye düşün.
Neden bazı şehirler bizi daha mutlu hissettiriyor?
Ya da seni daha mutlu hissettiren bir şehir var mı?
Öyle sorayım. Belki deniz daha güzel olduğu için değil, sokakları daha temiz olduğu için de değil.
Ama kendini biraz daha görünür hissettiğin için belki orada daha iyi hissettiğin anlar yaşıyorsun.
Çünkü aidiyet sadece coğrafyayla ilgili değil de tanınmakla ilgili bir şey diye düşünüyorum.
Ve son yıllarda yalnızlık üzerine yapılan araştırmalar da çok ilginç bir şey söylüyor.
Araştırmanın kaynağı hem ipsostan aldım hem mutluluk araştırmasından da aldığım veriler vardı.
Ama burada verileri böyle rakamsal rakamsal açıklamayacağım.
Ama şunu görüyoruz.
İnsanlar artık eskisinden daha fazla iletişim ve bağ kursa da yani...
Bu çok bilinen bir şey.
Bağlantıyla bağ aynı şey değil.
Mesaj kutun, DM'lerin artık neyse.
Dolabilir ama kalbin hala sessiz olabilir.
Ki çoğu da böyle oluyor.
Ben gerçekten hiç yani artık mesleki deformasyon mu demeliyim ne demeliyim bilmiyorum ama ister 1 milyon takipçisi olsun ister 10 milyon ister 500 bin, 100 bin neyse.
Gram ilgilendirmiyor beni.
Gerçekten ilgilendirmiyorsunuz.
Yani o takipçi sayınızla var olmanız size bir statü sağlıyor olabilir çoğu mekanda.
Ama mesela ben ilk tanıştığım bir insanla onun ne iş yaptığını en son soruyorum.
O da lafı gelirse.
Önce onu insan olarak tanımak.
İsmi ne? Hayatta ne yapmaktan hoşlanıyor?
Neler yapıyor? İnsan olarak tanıdıktan sonra onu o varlığıyla orada tanımak benim olayım.
Öyle söyleyeyim. Daha sonra nerede ne yapıyormuş ona geliyoruz.
Bunu yapan çok az insan var.
Geçen nerede oldu ya bir yerde ay canım sen sosyal medyadan mı geldin falan yaptılar bana böyle hani senin de instagramda hesabın mı var falan gibi bir cümleydi pardon
sosyal medyadan mı geldin nasıl bir cümleyi sardık.
Böyle instagram hesabın var galiba falan gibi böyle yayık bir tarzda bir konuşma oldu.
Evet instagram hesabım var dedim.
Yani ama Instagram hesabım olduğu için burada değilim ben.
Encem olduğum için buradayım.
Teşekkürler. Yani yüzlerce binlerce takipçi olunabilir ama seni bekleyen bir masan yoksa o da senin artık bu hayattaki sınavın demek istiyorum.
Ay ben yine gereksiz yere bir şeylere yükseldim ama neden böyle oldu bilmiyorum.
Son zamanlarda hepimizin biraz yorgun olmasına bağlıyorum bunu.
Aidiyet hızın içinde büyümeyen bir olgu.
bir kavram bence.
Tekrarın içinde büyüyor.
Yani aynı sokaktan geçerek, aynı insanlara günaydın diyerek, belki aynı masaya oturarak bir gün fark etmeden oranın sana dönüşmesiyle oluşuyor.
Ama buradan kastım hani şey değil.
Tekrarla bağlamak, yani sürekli bir monotonluk içinde olmaktan bahsetmiyorum.
Ben öyle bir insan değilim.
Bu arada hani Pablo Neruda'nın şiirinde diyor ya hani her gün yavaş yavaş ölür aynı yolda yürüyen insanlar.
Yani her gün aynı yolda yürümeyeceksin.
Ben hatta bu konuda böyle bazen eleştiri de alıyorum.
Hani evime giderken bile hep aynı yoldan gitmiyorum.
İki gün gidiyorsam üçüncü gün bir öte sokaktan dolanıp ya da farklı bir yerden girip ulaşıyorum evime falan.
Çünkü yani aynı yerlerin yani değişim iyidir.
Değişiklik iyidir. değişmiyorsan bir sıkıntı vardır.
Ama bu bahsettiğim şey, üçüncü yer konusu tamamen aslında ait hissetmekle ve daha farklı bir şeyden bahsediyorum.
Bu kavramlar karşısında istemiyorum çok.
Sen değişmemeyi savunuyorsun, aynı şeyi yapmayı savunuyorsun değil.
Ben değişmeyi savunan bir üçüncü yer kavramını anlatıyorum.
Kendin olabildiğin alanı yaratmak ev ve iş dışında.
üçüncü bir yerini bulmaktan bahsediyorum.
Hayatın bize sorduğu soru da şu olabilir diye düşünüyorum bu arada.
Hani en son nerede kendin olabildin diye hayat sana bir soru sorsa nasıl cevap verirdin?
Bir kafede kahve içerken mi?
Deniz kenarında mı?
Bir arkadaşın evinde mi?
Ya da uzun zamandır hiçbir yerde mi?
Eksik olan yeni bir ilişki, yeni bir başarı, yeni şehir falan değil.
Eksik olan içeri girdiğinde kimsenin senden hiçbir şey beklemediği ve buna rağmen seni görmekten mutlu olduğu küçücük bir üçüncü yer.
Çünkü insanı iyileştiren şey büyük değişimlerden ziyade bazen de aynı bankta oturmaya devam etmek, aynı yüzlere yeniden rastlamak ve içinden hani sanırım ben buraya aidim
diyebilmek. Tam olarak Bu cümleyi aramak belki hani bütün yolculuk.
Şöyle bir soru soralım kendimize.
Hem ben de kendime sorayım hem sana sorayım.
Telefonu bir kenara koy bakalım.
Ve düşün. Hayatında seni bekleyen üçüncü bir yer var mı?
Canın sıkıldığında gidebileceğin iş ve evin dışında.
Kimsenin senden bir şey beklemediği.
Sadece var olabildiğin.
Kendimi burada varoluşumla tam hissediyorum diyebildiğin bir yer var mı?
Instagram yorumlarında buluşabiliriz eğer ilgini çekerse bu bölüm.
Soru cevap.
varsa zihninde DM'de atabilirsin.
Çoğunlukla DM'lere cevap veriyorum.
Birebir okuyorum. Hatta bazen size küçük mesajlar atıyorum böyle.
Tatlı oluyor bence.
Belki de hepimizin üçüncü yeri bu Sahibinden İhtiyaçtan podcast'ıdır.
Ne dersiniz? Podcast'ı aynı yerlerde dinlemeye çalışabilirsiniz.
Bu da bir üçüncü yer olabilir.
Ama hepimizin kendimize ait hissettiğimiz bir podcast kanalımız olmasından da çok çok memnunum efendim diyorum.
Haftaya görüşmek üzere.
3. yerimizde buluşalım.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
