
Yas hakkında sormamız gereken soru, “Ne zaman geçecek?” değil de "Kaybettiğim şey artık hayatımda yokken, ben onun yokluğuyla kim olacağım?”
Çünkü yas, belki de kaybettiğimiz şeyle değil, kaybın bizi dönüştürdüğü kişiyle ilgili. Bu bölüm sevmenin cesaretiyle, kaybetmenin acısı arasında, insanın kendine yeniden bir hayat kurması hakkında.
Transkript
Zihin neresi olmak isterse orasıdır.
Kendi içinde cehennem mi cennete, cenneti de cehenneme dönüştürebilir diyor John Milton Kayıp Cennet kitabında.
Ben cennete dönüştürmeyi tercih ettiğim bir günün sabahında yapıyorum bu bölümü.
Herkese iyi gelmesini diliyorum.
Bir insan ölmeden de yasını tutabilir miyiz?
Sevdiğimiz birini kaybettikten sonra sevginin kendisiyle ne yaparız?
Belki yaz sevmenin bedelinden çok sevmiş olmanın izidir.
Çünkü sevmeyi seçtiğimiz anda bir gün yaz tutma cesaretini de seçiyoruz.
Yaz birinin ölmesiyle değil bir şeyin artık eskisi gibi olmayacağını fark ettiğimizde oluyor bence.
Burada asıl düşünmemiz gereken kavram kayıp.
Bir şeyi kaybettiğimiz için mi yaz tutarız yoksa artık eskisi gibi olamayacağımızı fark ettiğimiz için mi?
Yaz yalnızca ölümden sonra kapımızı çalan bir şey değil.
Kimi zaman bir insan hala hayatta.
Telefon rehberinde, belki Instagram'da görünür, belki aynı şehirde yaşamaya devam eder.
Ama sen onun hayatındaki eski yerinde değilsindir.
Yani bazen kimse ölmez ama bir hayat biter.
Belki bir ihtimal, bir gelecek ölür.
Ölüm gibi bir şey oldu ama hiç kimse ölmedi gibi.
Biz kendimizin eski bir halini kaybederiz.
Belki de bu yüzden yaz hakkında sormamız gereken soru, Ne zaman geçecek değil de kaybettiğim şey artık hayatımda yokken ben onun yokluğuyla kim olacağım diyebilmek.
Kaybettiğimiz şey değil kaybın bizi dönüştürdüğü kişiyle ilgili.
Sevmenin cesaretiyle kaybetmenin acısı arasında insanın kendine yeniden bir hayat kurması hakkında.
Bugün biraz bunun hakkında konuşmak istiyorum.
Ayrıca bununla ilgili bölümün sonunda da beni çok etkileyen bir sözle karşılaştım.
Bakalım siz ne düşüneceksiniz, size ne hissettirecek o cümleler.
Şimdi yaz ölümün değil kaybın psikolojik karşılığı dedik.
Colin Murray Parks, yaz dünyanın nasıl olduğu ve nasıl olması gerektiği arasındaki tutarsızlığın farkına varılmasından doğan bir duygudur diye tanımlıyor yazı.
Ve ölümle sınırlandırılamayacak bir kavram olduğunu bize hatırlatıyor.
Bazen yasını tuttuğumuz kişi hala hayatta olsa da bağımızın olduğu bir nesnenin ya da bir kişinin duygusal, bilişsel, davranışsal, fiziksel ya da ruhani yokluğundan
doğan tepkilerin bileşimi olarak tanımlayabiliriz yası literatürde.
Aynı zamanda psikolojide özellikle muğlak yani belirsiz kayıp kavramıyla da kesişiyor.
Paul'un, Bross'un geliştirdiği bu yaklaşım fiziksel ölüm olmadan da kayıp yaşanabileceğini, kişinin fiziksel olarak mevcut olup psikolojik olarak erişilemez hale gelmesi gibi durumların da yas yaratabileceğini
anlatıyor. Herman Hesse'in, Boskır Kürlü romanında geçen, insan olmanın cennet ve cehennemleri ifadesi.
Kişinin içindeki zıtlıklarla yaptığı zorlu ruhsal yolculuğu anlatıyor.
İnsanın cennet ve cehennemleri arasında yürümek de bu.
Hem sevmenin güzelliğini hem kaybetmenin acısını aynı kalple taşıyabilmek.
Sevmenin en büyük cesareti sevdiğimiz insanların bir gün hayatımızdan ayrılabilme ihtimalini göze almak.
Yani sevdiğimiz herhangi bir şeyin değişebileceğini, bitebileceğini veya hiç gerçekleşmeyebileceğini bilerek yine de ona kendimizi açmak.
Sevmenin doğal bedeli acı ve ıstırap.
Sevmeyi seçtiğimiz anda bir gün yas tutma cesaretini de seçiyoruz.
Acının varlığı, sevginin doğruluğu ve yanlışlığıyla hiç ilgili değil.
Bazen yalnızca bir şeyin bizim için ne kadar anlamlı olduğunu gösteriyor sadece.
Yaz kaybolan bir insana verdiğimiz basit bir tepkiden ibaret değil.
O aramızdaki bağın, birlikte biriktirdiğimiz anların ve belki de henüz yaşanmamış ama hayal ettiğimiz geleceğin de yazısı.
Varoluşçu psikoloji burada net bir ayrım yapıyor.
Biz sadece geçmişi değil, imkanı da yaz tutarız.
Olmuş olanı değil, olabilecek olanı da.
Bu yüzden yaz bir kırgınlık göstergesi değil bir varoluş kanıtı.
Sartre'nin deyişiyle insan kendi seçimlerinin toplama ve birini sevmeyi seçmiş olmak en temel varoluşsal edimlerden biri.
O sevgi gerçekse kaybı da gerçek acı doğurur.
Acımadığında şaşırmalıyız, acıdığında değil.
Sevmek bir şeyi olduğu haliyle kabul etmek kadar onun değişebileceği gerçeğine de açık olmak.
Çünkü sevdiğimiz insanın aynı kalacağına dair bir sözleşme yok.
İlişkinin aynı kalacağına.
Hayatın, kendimizin bile aynı kalacağına dair yok.
Ve ölüm olmayan yaslarda bu daha da görünür.
Çünkü ölüm kesin bir kayıp yaratır.
Varoluşçu düşüncenin insana sunduğu en zor gerçeklerden biri şu.
Hiçbir bağ garantili değil.
Heidegger'in ölüme doğru varlık kavramı yalnızca kendi ölümlülüğümüzü değil, sevdiklerimizin de sonunu olduğunu hatırlatıyor.
Ama bu farkındalık bizi sevmekten alıkoymuyor.
Tam tersine, sevgiye asıl ağırlığını veren de bu oluyor.
Sonsuz olmayan bir şeyi seçmek gerçek bir seçimdir.
Sonsuz olanı seçmek değil.
Sevmek, kendimizi bir başkasının dünyasına açmak.
Kayıp o dünyanın değişmesi.
Yaz, değişen dünyanın içinde kendimizi yeniden tanımak.
İyileşmek ise eski halimize dönmek değil, yeni halimizi sevmeyi öğrenmek.
O yüzden yaz kaçınılması gereken bir arzı değil, sevmenin ontolojik bedeli.
Acı sevginin bir hata olduğunu göstermez.
Bazen de tam tersine o bağın ne kadar gerçek olduğunu kanıtlar.
Ama ayrılıkta, uzaklaşmada, değişimde, karşılıksızlıkta, belirsizlikte kayıp tam olarak kapanmıyor ya hani.
İşte burada ölüm olmayan yasın en zor tarafı neye yas tuttuğumuzu bilememek.
Çünkü ortada ne bir cenaze var, ne son cümle.
Bazen vedalaşma bile olmuyor.
İnsan hala hayatta telefon rehberinde dururken, sen onun hayatında eski yerinde değilken bu çok acayip bir yaz sürü değil mi sizence de?
Çünkü toplum sana e ama kimse ölmedi ki diyebilir ve bu yüzden yazın kendisi bile görünmesi hale gelir.
İşte bu yüzden bir soru bırakıyorum buraya.
Bir insan hayatından çıktığında mı yaz tutarsın yoksa onun hayatındaki yeri kaybolduğunda mı?
Bu çerçeve bugünün ilişki kültürüne çarpıcı bir ayna tutuyor.
Modern ilişkilerde giderek yaygınlaşan bir eğilim var.
Bağlanmadan önce çıkış yolunu hazır tutmak.
Nedir? Bu işte situationship'ler, ghosting'ler, kısmen içeride olma halleri.
Bunların hepsi aslında Fromm'un tarif ettiği güvensizliğin, tahammülsüzlüğün güncel biçimleri.
İnsanlar olası yasa önceden azaltmak için sevgiyi baştan seyreltiyor.
Ama varoluşçu bakış açısı burada rahatsız edici bir soruyla geliyor.
Kaybetme ihtimalini en aza indirmek için daha az bağlanan biri Daha az mı yaşıyor?
Çünkü yas tutma kapasitesiyle sevme kapasitesi aynı kaynaktan besleniyor.
Birini köreltmek, diğerini de köreltiyor.
Bugünün işte kendini koru, duygusal olarak getirim yapma, beklenti kurma tavsiyeleri kısa vadede acıdan koruyucu gibi görünse de varoluşçu terapinin işaret ettiği asıl tehlikeyi düşürüyor insanı.
Nedir bu? Anlamsızlık.
Hiç kaybetmemek için.
Hiç gerçekten bağlanmamak insanı acıdan değil anlamdan yoksun bırakıyor.
Bu yüzden belki de bugünün ilişkilerine en çok ihtiyaç duyduğu şey daha fazla güvenlik stratejisi değil de Eric Fromm'un tarif ettiği o çıplak cesaret.
Yani sonlu olduğunu bile bile tam olarak bağlanabilme cesareti.
Viktor Frank'la göre ise insan iradesi özgür.
Bunu daha önceki podcastlerde de konuşmuştuk.
Yani kişi koşulların kendisinden değil koşullara verdiği tepkiden sorumluydu.
Yas bağlamına baktığımızda şu anlama gelebilir bu.
Kayıp karşısında acı kaçınılmaz ama o acıya yüklenecek anlamsa bir seçim.
Frank'la göre yaşamak acı çekmektir, hayatta kalmaksa bu acı da bir anlam bulabilmektir diyebiliriz rahatça.
Yas hakkında bize anlatılan en büyük yanılgı bir gün geçeceği.
Bir sabah uyanacağız ve artık canımız yanmayacak mı?
Hazırladığımızda içimiz burkulmayacak mı?
Ya da onu düşündüğümüzde boğazımız düğümlenmeyecek mi?
Ve sonunda bütün bunları geride bırakmış olacağız ha?
Büyük bir yalan.
Yasınlamacı da zaten geçmek değil.
Bazı kayıplar hayatımızdan çıkmadığı gibi içimizden de çıkmayabilir.
O yüzden yaz unutmayı öğrenmek değil, yokluğa yeni bir yer açmayı öğrenmek.
Çünkü sevdiğimiz birini kaybettiğimizde yalnızca bir insanı kaybetmeyiz.
Onunla birlikte kurduğumuz geleceği, alışkanlıkları, gündelik hayatın küçük parçalarını, onun yanında olduğumuz halimizi de kaybederiz.
En zor olanı şu. Kaybettiğimiz kişi artık hayatımızda değilken bile ona duyduğumuz sevgi hala var olmaya devam ediyor.
Peki insan artık karşılığı olmayan bir sevgiyi nereye koyar?
Frank'tan başka bir soru daha.
Eğer yaşadığımız koşulları her zaman değiştiremiyorsak onlara vereceğimiz karşılığı seçebilir miyiz?
Bunun yanıtı sanırım evet.
Çünkü... Kaybı seçemeyiz, ölümü engelleyemeyiz, geçmişi değiştiremeyiz ama kaybettiğimiz şeyin hayatımızdan ne anlama geleceğine dair yeni bir ilişki kurabiliriz.
İşte yasın bize bıraktığı en zor özgürlük bu.
Kaybettiğimizi geri getiremeyiz ama onunla yaşadığımız şeyin bizi nasıl dönüştüreceğine karar verebiliriz.
Yas başlayıp biten doğrusal bir süreç değil.
Dönüşerek devam ediyor.
Kişi kaybettiğiyle kurduğu bağı tamamen koparmak zorunda da değil.
Bağın biçimi değişebilir.
Eric Fromm'un sevgi üzerine söyledikleri oldukça güzel.
Çünkü Fromm'a göre sevgi başımıza gelen bir duygu değil ya hani.
öğrenmemiz, emek vermemiz ve en önemlisi cesaret etmemiz gereken sevdiğimiz şeyin büyümesi ve yaşaması için gösterdiğimiz etken ilgi.
Çünkü sevmek aslında kendimizi güvende olmayan bir yere bırakmak, belki emanet etmek diyebiliriz.
Birini gerçekten sevdiğimiz anda onu kaybetme ihtimalini de hayatımıza davet ediyoruz ya.
Bu yüzden yaz sevginin karşıtı değil, sevginin kayıptan sonraki hali.
Yaz üzerine Kimi okumayı en çok seviyorsun derseniz?
Sanırım Erwin Yalom.
Hem çok zorlanıyorum.
Hem de çok öğretici oluyor ve Irvin Yalom'un kendi yaz deneyimi bize başka bir şey söylüyor.
Bazı acıların çözülmediğini, onlarla birlikte yaşamayı öğrenmemiz gerektiği.
Çünkü ölüm hayatın çözülebilecek bir probleminden ziyade tamamen bir gerçek.
Ve sevdiğimiz birini kaybettiğimizde yalnızca onun ölümüne değil, kendi faniliğimize de bakmak zorunda kalıyoruz.
Yalomun söylediği dört nihai kaygıdan biri ölümse yaz bizi onunla teorik olarak değil çıplak biçimde karşı karşıya bırakıyor.
Bir gün hepimizin öleceğini bilmek başka bir şey.
Sevdiğin birinin artık gerçekten burada olmadığını bilmekse bambaşka.
İşte yaz bilmekle yüzleşmek arasındaki o mesafeyi kapatıyor.
O mesele de bu acıdan kurtulmak değil acıyla birlikte nasıl yaşayacağımızı öğrenmekte.
Podcast'ın başında söylediğim beni çok etkileyen cümleleri bırakıyorum buraya.
Eğer bir laleysen gül olmaya çalışma.
Git ve kendine bir lale bahçesi bul.
Gül olmak mecburiyetinden, tek yolun gül olmak olduğu fikrinden sıyrılıp laleliğin de sevilmeye değer olduğunu gör.
Lale olmayı sevmek için bir değil, birçok nedenin olduğunu gör.
Ben artık o bahçede açan gül değilim.
Belki hiç olmadım.
Ve belki olmam gerekmiyor.
Ben Lale'yim ve benim de açabileceğim bir bahçe var.
Bu cümleler yazın iyileştirici tarafının tam olarak burada başladığını anlatıyor belki de.
Kaybettiğimiz şeyin peşinden hayatımız boyunca koşmak yerine onun hayatımızda bıraktığı yerle birlikte yeni bir hayat kurmak.
Devam etmek geçmişi inkar değil.
Eski kendimizi uğurlarken yeni kendimize de yer açmak.
Gerçek yaz bir şeyi bırakırken kendimizi de bırakmamak.
Ve belki sevmeye cesaret etmek kadar kaybettikten sonra kendimize yeniden bir bahçe bulmaya cesaret etmemiz gerekiyor.
Bu bölümü Bekt'in en sevdiğim cümlesiyle bitireceğim.
Önce kendime bir hatırlatma, sonra da hepimize iyi gelmesini diliyorum.
Çünkü buna çok ihtiyacım olan bir dönemdeyim.
Bize yaralarımızla birlikte yaşamaya devam etme gücü veren o tuhaf şey her neyse, onun seni asla yüzüstü bırakmamasını diliyorum.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
