
bir bakış sadece bir bakış değildir. bir bakış, bir dünyayı yeniden kurar. hangi dünyada yaşamak istediğimize karar verme zamanı geldi. bu senin de sorumluluğun "bro"
Transkript
Herkese selam. Bugün hiç sıkıntımın yoğun olduğu bir gündeyim.
Aslında birkaç gündür bu böyle.
Burada da konuşmak, anlatmak istediğim bir mesele var.
Bugün üzerine konuşacağımız mesele sadece bir sektörün değil hepimizin hikayesi.
Bu senelerdir varlığını sürdüren bir sorun ve eğer ünlü bir isim işin içindeyse daha çok insan tarafından sesinin duyulabildiği bir problem.
Ne yazık ki ve maalesef.
Fakat gerçek bu olduğu için de tekrar tekrar ve tekrar gündem oluyor.
insanların cesaret bulması kolaylaşıyor belki.
Tabii bunun farklı bir sebebi de var.
Yaşanılan travmayı hazır hissettiğinde paylaşabilme duygusu.
Kameranın gözüne baktığımızda aslında kimin gözünden baktığımızı hiç düşünüyor muyuz?
Laura Malvin'in kavramsallaştırdığı male gaze yani erkek bakışı görsel kültürün temel taşı.
Sinemadan reklama, moda çekimlerinden dijital platformlara kadar her yerde aynı soru karşımıza çıkar.
Kısa ama cevaplarının asla kısa olmadığını bildiğim sorularım var.
Kimin bedeni teşhir edilir?
Kimin sözü estetize edilir?
Kimin bakışı merkezde tutulur?
Kameranın gözünde kim vardır?
Ve o göz kime hizmet eder?
Her sabah aynaya baktığımızda kendimize kendi gözlerimizle mi bakıyoruz?
Yoksa o gözlerin ardına sinmiş toplumun bize öğrettiği bir bakışın kalıntılarıyla mı?
İşte Laura Malvin'in meşhur male gaze teorisi bize şunu söyler.
Sinema, moda...
Reklam ya da müzik fark etmeksizin kamera çoğunlukla erkek bakışının taşıyıcısıdır.
Bu bakış kadını bir özne olarak değil bir nesne olarak kurar.
Kadının bedeni erkek izleyici için sergilenir.
Görsel Haz ve Anlatı Sineması adlı makalesinde de görsel medyada kadınların çoğunlukla heteroseksüel erkek bakış açısının merceğinden birer arzu nesnesi olarak temsil edildiği erkek bakışı kavramını
ortaya koyuyor. Erkek bakışı konusu sıklıkla medya çalışmaları, Feminizm ve kültürel eleştiriler alanında tartışılıyor.
Bu teoriden bahsederken John Berger'ın görme biçimleri kitabını anlamak bir referans eksikliği olduğu için şöyle bahsedeyim.
Kitapta kadınların seyredilen varlıklar olarak inşa edildiğini söylüyor John Berger.
Kadın sadece var olmaz.
Var olduğu anda kendisine dışarıdan bakan gözün farkındalığını taşır.
Sanki yaşamı boyunca sahnede olduğu ama senaryoyu hiç yazmadığı bir oyunda rol yapıyordur.
Bu farkındalık sadece bireysel bir his değil, tarihsel olarak kurulmuş bir iktidar ilişkisi olduğunu da vurguluyor.
İşin en acı tarafı, kadınlar da çoğu zaman kendi bedenlerine bu bakışla bakmayı öğreniyor.
İçselleştirilmiş gözetim dediğimiz şey de bu.
Kadın kendi varlığına dışarıdan gözler takar.
Ve bu Bowman'ın deyimiyle özgürlüğün en büyük yanılsamasıdır.
Kendini özgür sanırken aslında en görünmez zincirlerle bağlanmış olmak.
Ama mesele yalnızca bakış değil.
Yaratıcı sektörlerde, ajanslarda, dergilerde, markalarda başka bir sessizlik hüküm sürüyor.
Kamerayı yönetenler, projeyi onaylayanlar, bütçeyi verenler çoğunlukla erkek.
Ve bu erkek egemen yapının içinde etik sınırlar, şeffaf protokoller hala yok denilecek kadar az.
Taciz, mobbing, bedensel istismar çoğu zaman estetik üretim adı altında meşrulaştırılıyor ve bu sessizlik Bu çarkın en iyi yağlayıcısı haline geliyor.
Erkek bakışının sonuçları çoğunlukla toplumsal tutumlar ve darvınışlar biçiminde toplumu derinden etkiler.
Bu bakış gerçekçi olmayan güzellik standartlarının, beden algısı sorunlarının ve geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin pekişmesine katkıda bulunur.
Kadınlar doğrudan ya da dolaylı şekilde kendilerini bu hayali karikatürlere uydurmak için baskı altında kalır.
Bu da hem toplumun kolektif psikolojisi hem de bireylerin ruh sağlığı üzerinde kalıcı sonuçları olan birçok sorunun ortaya çıkmasına yol açıyor.
Ayrıca erkeklerin kadınlarla aralarındaki güç dengesizliklerini miras aldıkları düşüncesini teşvik ederek, erkek bakışını öne çıkararak ve cinsiyetçiliği farklı bağlamlarda, sınırsız biçimde sürdürerek bu aktif
yaklaşım normalleştiriliyor.
Kadınların edilgen bir konuma hapsedilmesi ise toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin birçok unsurunu doğuruyor.
Böylece cinsiyet ayrımcılığının çeşitli boyutlarda köklendiğini görüyoruz.
Psikoloji lisansım olduğu için aktif bir psikolog olmasam da bu durumu psikoloji alanından baktım.
toplumsal normların cinsiyet ve cinsellik algısı üzerindeki etkileriyle iç içe geçmiş biçimde erkek bakışının ciddi bir etki gösterdiğini, bu olgunun yalnızca medya ve kültürle sınırlı olmadığını
söyleyebilirim. Burada binik bir maddeleme yapmak istiyorum.
Çünkü bu erkek bakışının psikolojideki kökenleri birkaç alanda izlenebiliyor.
Biri evrimsel psikoloji.
İnsanların potansiyel eş adaylarının görsel estetiğine odaklanma eğilimi ilkel bir içgülü olarak görülüyor.
Bu nedenle bazı görsellere diğerlerinden daha fazla çekim duyuluyor.
Sosyal psikoloji tarafında ise toplumsallaşma süreci, cinsiyet ve cinselliğe dair toplumsal normların şekillenmesinde rol oynuyor.
Bu da erkek bakışının pekişmesine katkıda bulunuyor.
Ayrıca bazı bilişsel süreçler de erkek bakışıyla ilgili.
Mesela erkekler belirli fiziksel özelliklere yoğunlaşan dikkat örüntüleri sergiliyor.
Bu da bazı görsel senaryolarda arttırılmış bir görsel odağına yol açıyor.
Erkek bakışının ardındaki psikolojiyi anlamak, bu olgunun bireyler ve toplum üzerindeki etkilerini tartışmak için gerekli zemini bize çoktan oluşturdu.
Psikolojik boyutların dahil edilmesi, toplumsal normların sorgulanmasını, medya okuryazarlığının teşvik edilmesini ise tekrar...
tekrar vurgulayacağım. Türkiye'de yaratıcı sektörlere baktığımızda da benzer bir tablo görüyoruz.
Ajanslar, dergiler, markalar ya da influencer dünyası.
Yani kamera kimin elindeyse, güç kimin elindeyse bakışta ona ait oluyor.
Ve bu bakış çoğu zaman kadının bedeni üzerinden üretilen bir estetik, sözde sanat adı altında meşrulaştırılıyor.
Erkekler bu bakışın gücünü arkasına alarak kadınların emeğini, bedenini varlığını istismar ediyor.
Sorun şu ki, yaratıcı sektörlerin kendi içinde bağlayıcı mekanizmaları yok.
Etik protokoller çoğu zaman ya hiç yazılmıyor, Ya da sadece kağıt üstünde kalıyor.
Böyle olunca da suistimaller sessizlik içinde sürüyor.
Kadınlar kendi seslerini yükselttiklerinde ise ya susturuluyor ya da itibarsızlaştırılıyor.
Bu sessizliğin kendisi erkek egemenliğin yeniden üretilmesine hizmet ediyor.
Zaman zaman duyduğumuz daha az bilinen oyuncuların yaşadığı taciz olayları, onları dile getiremeyişleri, susturuluşları...
Seslerini duyurmak istediklerinde bastırılışları işte bunların hepsi birer gerçek.
Ruh sağlığı üzerinde derin sonuçları olan yaygın bir kültürel fenomenden bahsediyoruz.
Peki 2025 yılında hala ne yapıyorlar bize?
Gelin şöyle bir özet geçelim.
Kadınların sürekli olarak nesneleştirilmesi ve cinselleştirilmesi uzun vadede öz saygılarını ciddi biçimde zedeliyor.
Gerçekliği yansıtmayan temsillere maruz kalmak yetersizlik ve özgüvensizlik duygularını besliyor.
Kadın kimliğinin hem fiziksel hem kişilik açısından idealleştirilmesi sürekli karşılaştırma döngüsüne yol açıyor.
Bu da gerçek dışı güzellik standartlarına uymayan kadınlarda öz saygının daha da düşmesine neden oluyor.
Değeri başkalarının algısına bağlamak, sonu gelmeyen bir dış onay arayışına yol açıyor.
Oysa sağlıklı öz saygı dışarıdan değil içeriden inşa ediliyor.
Toplumsal beklentilerin ağır baskısı kadınlarda güçsüzlük ve azalan öz saygı hissini daha da körüklüyor.
Bireyin fiziksel görünümüne sürekli odaklanılması kaçınılmaz olarak beden algısı sorunlarını doğuruyor.
Bu gerçek dışı güzellik ideallerini besleyerek ruh sağlığını olumsuz etkiliyor.
Sürekli düzenlenmiş, seçilmiş görsellere maruz kalmak kadınlarda bedenlerinden hoşnutsuzluğa yol açıyor.
Ulaşılamaz standartları yakalama çabası olumsuz beden algısını yaratıyor.
Bu da güzellik standartlarına uyum baskısıyla anoreksiya ya da bulimia gibi yeme bozukluklarının gelişme riskini arttırıyor.
Sürekli bu yaşanan beden algısı ve öz saygı sorunları kaygı ve depresyonun gelişmesine sebep oluyor.
Negatif düşünceler ve duyguların döngüsü ruhsal iyilik halini adeta aşındırıyor.
Erkek bakışının ruh sağlığı üzerindeki etkisi karmaşık ve çok yönlü bir mesele.
Etkisini ve öz saygıyı nasıl şekillendirdiğini tanımak bu sorunun tamamını ele almanın ilk adımı olduğu için bunlardan bahsetmek istedim.
Bunu fark etmek ve meydan okumak, ruh sağlığını ve iyilik halini teşvik etmek için biz kadınların esası.
Biraz teorik durabilecek birkaç cümlem var.
Medya, çağdaş dünyamızın temel parçası olarak farklı grupları, toplumsal cinsiyetleri ve kültürleri nasıl temsil edildiğini gösteren bir araç.
Biz medyayı böyle tanımlıyoruz.
Çünkü medya kanalları uygulamalar ve platformlar aracılığıyla bu kadar çok bilgi aldığımız için kendimizi, çevremizdeki insanları ve daha geniş dünyayı görme biçimimizi büyük ölçüde şekillendiriyor.
Bu medya temsilleri Aynı zamanda medya okuryazarlığını desteklemeli aslında.
Çünkü bireylerin erkek bakışını medya ve reklamlarda eleştirel bir biçimde çözümlemelerine yardımcı olacak esas kanal tabii ki medya.
Bu iç sıkıntısını, kadınların, kız kardeşlerimizin yaşadıklarını okumak, paylaşmak, onlar için ne yapılabileceğini sorgulamakla geçiyor birkaç günüm.
Ama şunu hatırlamamız gerekiyor bence.
Buna sosyologlar çok çok daha hakimdir.
Tabii ki ben burada bir sosyolog gibi konuşamam ama temelde olan bir bozukluğun buna sebep olduğunu düşünüyorum.
Popüler olmakla değerli olmak.
Aynı şey değil. Ünlü olmakla iyi bir insan olmak arasında da özellikle küçük yaş gruplarının sandığının aksine devasa bir fark var.
Bowman'ın dediği gibi modern toplumda akışkan kimlikler peşinde koşarken aslında elimizdeki en sağlam bağları kaybediyoruz.
Gerçek bağ şöhretle değil, etikle, işini doğru yapabilmekle kuruluyor.
Sosyolojik açıdan baktığımızda bu sektörlerdeki sessizlik bir tür rıza üretimi.
Yani insanlar sisteme ses çıkarmayarak onun sürmesine katkıda bulunuyorlar.
Psikolojik açıdan baktığımızda ise popülerite arzusunun altında çoğu zaman görünme, Onaylanma ve sevilme ihtiyacı yatıyor.
İnsanlar kameranın gözüne bakarak ben de buradayım demek istiyor.
Benim ne eksiğim var diyorlar.
O sosyal platformlarda gördüğümüz fotoğraflar, videolar, işte bilmem şu kadar kazanmış milyon liralarla Dubai'den evler almış, şu markayla iş birliği yapmış.
Hani para kolay kazanılıyor.
Para kolayca bunlara geliyor.
E bana da gelsin.
gibi bir algı var yani şu anda buna kimse hayır böyle bir şey yok diyemez yani bu yanlış bir özentilik influencerlık dediğimiz kavram Türkiye'de hala tam oturmuş değil influencer dediğimiz
kavram. Oradan buradan link alıp herhangi bir işte makyaj malzemesi, kıyafet, bakım ürünü, ev eşyası vs.
onları bir linkte toparlayıp yukarı kaydırıp oradan komisyonla para kazanmak demek değil.
Hayatı yaşayış tarzınla, söylediklerinle, okuduklarınla, gördüğünle, gezdiğinle ilham olmak insanlara.
Çünkü onu yapamayan, yapamayacak o imkanlara sahip olmayan insanların varlığını yok sayamayacağımız gibi onlar onların da kendi dünyalarında yapabileceklerine alternatifler üretmeyi
sağlamak. Ben böyle düşünüyorum.
Beraber düşünebilmek, kolektif bir yapı oluşturmak.
Çünkü influencerlık şu açıdan kıymetli bence.
Kıymetli bir tarafının olmadığını söyleyemem.
Yine içinde bulunduğumuz çağın getirdiği bireysellik ve yalnızlaşma duygusuyla insanlar bir komüniteye ait olma duygusu da yaşıyor.
Çünkü herkes kendi odasında, bilgisayar başında, telefon başında, kendi yalnızlığında ya.
Bu ilham veren kişilerin fayda sunmak ve ortak bir bilinçle hareket etmemiz dışında hayatlarımızda yeri yok.
Bu yaşamın her alanında varlığını gösteren bir durum olduğu için farklı sektörlerde yaşananları da göz ardı etmememiz gerekiyor.
Gerçek görünürlük başkalarının bakışıyla değil, kendi emeğimizle ve vicdanımızla mümkün.
Biz kendi değerlerimizden vazgeçtiğimizde aslında sadece kendi hikayemizi değil bizden sonrakilerin de yolunu karartıyoruz.
Bugün yapmamız gereken şey çok net.
Tüm aktörler yani ajanslar, markalar, dergiler, menajerler ve sanatçılar kendi etik çizgilerini ilan etmek zorunda.
Sessiz kalmamak zorunda.
Şeffaf mekanizmalar kurulmadıkça bu döngü kırılmayacak.
Ve bizler bireyler olarak da şunu hatırlamalıyız.
En büyük meydan okuma ünlü olmak değil.
İyi bir insan olmak, gerçek onur popülerlikte değil, işini doğru yapabilme yeteneğinde saklı.
Belki de sorulması gereken tek soru şu, şöhretin sahte ışığına mı razı olacağız?
Yoksa kendi vicdanımızın ışığını mı büyüteceğiz?
Şu son birkaç gündür gündemde olanlar özellikle medya, oyunculuk, sanatçı dünyasında dile getirilen olaylar olduğu için özellikle bu kısma temas ediyorum.
Yoksa az önce dediğim gibi bu yaşamın her anında, her alanında, her sektörde, bir eğitim kurumunda da, bir psikiyatri seansında da yaşayabileceğimiz bir
durum ya hani. Gündem şu an bu olduğu için.
Buralardaki sesin daha gür çıktığını bildiğim için buralara vurgulaya vurgulaya dokunuyorum.
Türkiye'de yaratıcı sektörlerde bunun nasıl tezahür ettiğini son günlerde görüyoruz.
Bu sessizliğe neden razı oluyoruz?
Türkiye'de özellikle son yıllarda popülarite arzusu öyle yoğun ki ünlü olmak çoğu insan için kendi haklarını hatta kendi değerlerini feda etmeyi göze alabileceği bir şeye dönüşüyor.
Ben aklımı çıldıracağım yani.
Instagram'da daha çok takipçi, reklam kampanyasında yer almak ya da bir derginin kapağına çıkmak için kimi zaman herkes bakışın ne?
Bunu ajanslarda, dergilerde, prodüksiyonlarda da görüyoruz yani.
Çoğu yerde açık bir etik protokol, şeffaf mekanizma, bağlayıcı kurallar yok.
Güzel olan, çekici bulunan, tıklanabilir ve satılabilir olan öne çıkarılıyor.
Kadın bedeni estetik üretimin malzemesi haline geliyor.
Erkekler bu bakışın gücünü kendi konumlarını pekiştirmek için kullanıyor.
Sanat ya da yaratıcılık kisvesi altında aslında kadınların öznerliklerini ellerinden alıyorlar.
En tehlikelisi de bu durumun normalleşmesi.
Çünkü sektörün içindeki herkes popülerlik, görünürlük, ünlü olma ihtimali uğruna sessizce razı oluyor.
Tıpkı Bowman'ın tarif ettiği gibi akışkan modernite içinde insanlar kalıcı değerlerden çok anlık hazların ve tüketilebilir şöhretin peşine düşüyor.
Herkes parlayıp kaybolmaya hazır.
Önemli olan kalıcı iz bırakmak değil, algoritmanın gözüne bir anlık görünmek.
Şu soruyu kendimize sormadan geçemeyiz.
Bütün bu görünümler arasında kaybolurken özümüzden ne kadar uzaklaşıyoruz?
İyi insan olmak mı yoksa iyi görünmek mi önceliğimiz?
Bu podcast platformunda birçok bölümde anlattıklarımın ana fikrini de buluyorum yine kendime.
Burada neden var oluyorum?
Her hafta içimi, kalbimi ortaya koyuyorum burada.
Sebeplerimden biri de bu.
Kendi değerini dışarıdan gelen bakışa bağlayan insanlar olmak yerine kendim dahil her birimize farkındalık sağlamaya, buralardan aynı duygulardaki kardeşlerimle buluşmaya çalışıyorum.
Çünkü o dışarıdan beklenen bakış bir gün kaybolduğunda ortada sadece değersizlik kalıyor.
Bu yüzden mesele sadece görsel kültürü değiştirmek değil, bireysel ve toplumsal ölçekte bakışın iktidarını sorgulamak ve bunu birlikte yapmak.
Bu yalnızca estetik üretim alanında değil, kültürel sektörlerin tamamında görülen bir iktidar biçimi.
Kadınların bedensel temsilleri bir yaratıcı ifade adı altında tüketim nesnesine dönüştürülürken öznenin özneliği bastırılıyor ya.
Feminist karşı bakış bize alternatif bir yol sunuyor.
Kadını yalnızca izlenen değil, izleyen, gören ve anlamlandıran özne olarak konumlandırmak.
Bu sadece sinemada ya da modada değil.
Gündelik hayatta, iş yerinde, sosyal medyada da mümkün.
Ama bunun olabilmesi için sektörün tüm paydaşlarının kolektif sorumluluk alması gerekiyor.
Her ajansın, her markanın kendi etik çizgisini açıkça ilan etmesi, şeffaf ve bağlayıcı protokoller geliştirmesi gerekiyor.
Sessizlik suistimallerin devamını zemin hazırlıyor çünkü.
Türkiye'de yaşanan deneyimler bize şunu gösteriyor.
Sessiz kaldıkça, normalleştikçe, görmezden geldikçe...
iktidar ilişkileri daha da kökleşiyor.
Bu yüzden mesele yalnızca kadınların korunması değil, toplumsal adaletin yeniden inşası.
Çünkü erkek bakışının tahakkümü sadece kadınları değil, hepimizi insanlığımızdan uzaklaştırıyor.
Reklam sektöründe, televizyon dizilerinde ve dergilerde kadın bedeninin hala büyük ölçüde seyirlik bir alan olarak kullanılması, erkek bakışının kültürel üretimi nasıl yönlendirdiğinin göstergesi.
Yaratıcı sektörlerde bağlayıcı ve şeffaf mekanizmaların eksikliği, taciz, mobbing ve suistimallerin sessizlik içinde sürmesine zemin hazırlıyor.
Bu sessizlik Foucault'un tarif ettiği gözetim mekanizmalarıyla birleşerek bir tür disiplinel iktidar üretiyor.
Çok sık yabancı referanslar kullandım ama ülkemizde olanları, kendi yaşadıklarımızı, başkalarının hikayelerini dinlerken, okurken küresel bir karşılığı
olduğunu görelim istedim.
Bilgilenmek istedim.
Öğrendim, öğreniyorum nasıl bir bilinçle Yaklaşmamız gerektiğini, bundan sonraki süreçlerde sesimizi doğru çıkarabilmek adına neler yapabileceğimizi, nasıl sorumluluklar
alabileceğimi anlamak adına önemli.
Çünkü çoğu zaman ne dediğin değil, nasıl dediğin ya olay.
Bu da işin gerçekçi olduğun bir tarafı.
Çünkü güçlüyüz, yalnız değiliz.
Sesimizi daha gür çıkartarak, daha çok farkındalık yaratarak.
Birbirimizi duyarak, sarılarak şifa alacağız.
Hem kendimize hem de tüm dünyaya.
Bitirmeden son birkaç cümle.
Benim burada varoluş sebeplerimle bitirmek istiyorum.
Asıl olan popülerlik değil, işini hakkıyla yapmak.
Ve biz sessiz kalmadığımız sürece bakışı dönüştürme gücüne sahibiz.
Feminist eleştiri bize basit ama radikal bir cevap veriyor.
Bu kaçınılmaz değil.
erkek bakışı doğal değil, tarihsel, politik, kurulmuştur ve dolayısıyla yıkılabilir.
Özümüzdeki iyi insanı kaybetmeyeceğiz.
Temelimiz bu. Bir bedene, bir insana bakarken gerçekten onu görebiliyor muyuz?
Yoksa yalnızca kendi arzularımızın yansımasını mı izliyoruz?
Bizim yapmamız gereken, bu güvensiz dünyada birbirimizin güvenliği olmak, sessizliği bozan, bakışı sorgulayan, Etik çizgiler çeken kişiler olmak.
Bir bakış sadece bir bakış değil.
Bir bakış bir dünyayı yeniden kurar.
Hangi dünyada yaşamak istediğimize karar verme zamanındayız.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
