
sevgi dilini bulmak: ilişkileri ve hayatı iyileştirmek
4 Aralık 2025 · 23 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
sevgi dilin sadece ilişkilerini değil, hayatla kurduğun bağı da belirliyor. bu bölümde, Erich Fromm'un Sevme Sanatı kitabından ilhamla sevgi dilimizin hayatla ilişkimizi nasıl şekillendirdiğini anlamak için yola çıkıyoruz. Instagram: sahibinden ihtiyaçtan
Transkript
Herkese merhaba. Sevmek dediğimiz şey gerçekten o kadar büyülü mü yoksa biz mi fazla büyütüyoruz?
Çünkü itiraf edeyim ben bazen sevmeyi karıştırıyorum.
İlgiyle, alışkanlıkla, hatta biraz da egoyla.
20'li yaşların en başında bazen sevmeyi karşımdakinin beni nasıl hissettirdiğiyle çok karıştırdım.
Hani o başta olan heyecan var ya, işte mesajına bakınca yüzüne istemsiz bir gülümseme geliyor falan.
O bitince galiba aşk bitti diyoruz.
Halbuki belki de aşk orada başlıyor.
Ama kimin umrunda değil mi?
Hepimiz meşgulüz.
Çok çok meşgulüz.
Zamanın ruhuna uyup neden hep aynı tipleri seçiyorum diye ağlanıyoruz.
Yani sevmek aslında baya bir emek işi.
Hatta bence biraz sabır, biraz mizah, biraz da tamam ya bu kadar da mükemmel olmayacak zaten diyebilmek.
Ama sonra diyorum ki...
Belki de sevmek sandığımız kadar romantik bir şey değil.
Biraz sabır, biraz sınır, biraz da tamam sen haklısın ama ben de varım diyebilmek.
Hep derler ya önce kendini sev ama işte orası da kolay değil.
Çünkü kendini sevmek aynaya bakıp ay aman aman ben ne güzelim demekten çok daha komplike bir şey.
Bazen kendine rağmen kendinde kalabilmek, bazen de keşkelerini bile sahiplenmek.
Neyse bugün biraz buraları kurcalayalım istiyorum.
Sevmek nasıl olur, nasıl olmaz?
Bölüm başlarına baktığında kaç kişinin aklına Eric Fromm'un aynı isimdeki meşhur kitabı geldi.
Fromm diyor ki sevgi insani varoluşun sorununa verilen tek akla uygun yanıt.
Ama biz çoğu zaman bu yanıtı sorunun kendisine karıştırıyoruz.
Çünkü sanıyoruz ki sevmek kendiliğinden oluyor.
Birine tutulduğumuzda, kalbimiz hızlı attığında, evet evet bu sevgi diyoruz.
Ama sevmek birini bulmak değil, birine yönelmek.
Çünkü sevgin nesnesinden çok sevgiyi taşıyanın kapasitesiyle ilgili.
Yani sevmeyi bilen biri yalnızca birini değil, hayatı da, insanı da, varoluşu da sever.
Sevme Sanatı kitabı bize çok sarsıcı ama bir o kadar da özgürleştirici bir şey söylüyor.
Sevgi, his değil, bir sanattır.
Yani öğrenilmesi, emek verilmesi gereken bir beceri.
Bu cümle aslında her şeyi özetlemiyor mu?
Çünkü çoğumuz sevgiyi duygu zannediyoruz.
Bizi saran, bizi bulduğunda büyüleyen, sonra da bir gün kendiliğinden kaybolan bir şey.
Ama Fromm ne diyor? Sevgi bir his değil, bir eylem.
Gerçek sevgi, birine ihtiyaç duyduğumuz için sevdiğimiz sevgi değil.
Gerçek sevgi, sevdiğimiz için ihtiyaç duyduğumuz sevgidir.
Ne kadar ince bir fark değil mi?
Ama dananın kuyruğu tam burada kopuyor işte.
Çünkü biz sevmeyi çoğu zaman ihtiyaçla karıştırıyoruz.
Korkuyla, eksiklikle, yalnızlıkla karışık bir sevme biçimi bu.
Birini bulup tamamlanmak istiyoruz.
Oysa olgun sevgi eksiklikten değil, bütünlükten doğar güzel kardeşim.
Yani from, sevgi bir sanattır derken boşuna demiyor.
Çünkü her sanat gibi emek istiyor.
Sabır. Dikkat, sorumluluk ve pratik.
Şimdi bir piyanist günde saatlerce çalışmadan ustalaşamaz değil mi?
Yani bir ressam renkleri tanımadan resim yapamaz.
E işte insan da böyle.
İnsan da kendi iş dünyasını tanımadan sevemiyor.
Belki de bu yüzden from sevmenin ilk adımını kendini tanımak olarak anlatıyor.
Çünkü kendini bilmeyen insan kimi sevdiğini de neden sevdiğini de bilemez.
Sevmek bir armağan gibi.
Önce insanın kendinde verecek bir şeyi olmalı.
Eğer içimiz boşsa sevgimiz de cılız oluyor.
Şöyle bir alıntı yerinde olacak bence.
Bakalım sen ne diyeceksin?
Sevgi bir başkasının iç dünyasında kök salmadan önce insanın kendi içinde filizlenmeli.
Yani sevgi önce bir farkındalık sonra bir sorumluluk.
Sevmek sadece duygulanmak değil.
Fromm'un dediği gibi eylem olarak da düşünürsek aklıma dört şey geliyor.
Birincisi kalmak, ikincisi sabretmek, üçüncüsü görmek ve son olarak da anlamak.
Yani kimi zaman kendine karşı bile sevgisiz davrandığımız bir çağda belki de en büyük devrim hala sevebilmek.
Bu çağın en büyük hastalığını From yabancılaşma olarak tanımlıyor.
İnsan kendi özünden, emeğinden, duygularından uzaklaştıkça sevgide bir ürün gibi oluyor.
Alınıp satılan, hemen tüketilen ve hızlıca unutulan.
Oysa sevme sanatı aceleye gelen bir şey olabilir mi hiç Allah aşkına yani?
En güzel şöyle diyebilirim sanırım.
Tıpkı bir çiçeğin açması gibi.
Zaman istiyor. Birini sevmek, o çiçeğin toprağını hazırlamak gibi.
Her gün biraz su vermek, bazen sadece beklemek.
Ne bileyim odadan içeri giriyorsun ve o çiçeğe laf atıyorsun mesela.
O bile ona iyi geliyor bence.
Sevgi bu yüzden bir olay değil de bir oluş işte.
Ve belki de bugün dünyanın en çok ihtiyacı olan şey bu.
Birbirini değil, sevgiyi öğrenmek.
Peki hiç soruyor muyuz kendimize en son ne zaman birini anlamak için sevdim?
Yoksa sadece sevilmek için mi?
From bir kitapta sevgiyi duygusal bir rastlantı değil, öğrenilmesi gereken bir sanat olarak anlatıyor dedim ya hani en başında da.
Bence kesinlikle okurlarından şu yanılgıyı fark etmesini istiyor.
Biz genelde sevilmeye odaklanıyoruz.
İşte güzel olursam, kime göre neye göre, başarılı olursam, özel davranırsam beni severler diye düşünüyoruz.
Oysa mesele sevilecek biri olmak değil, sevmeyi bilen biri olmak.
Çünkü sevgi bir beceri.
Bir insanın içinde gelişen, büyüyen, genişleyen bir yaşam pratiği ve lütfen kamu spotu sevmeyi bilmeyen seviyormuş taklidi yapmasın lütfen çok çiğ duruyor.
Sevgi bir duygu değil.
Hem bir karar hem de bir tercih.
Birini sevmeye, her gün yeniden karar vermek hangi cümlelerle tam yerini bulabiliyor ki?
Sevgi bir sanat olarak dört temel beceriye dayanıyor.
Gel şimdi birlikte bir bakalım bunlara.
Birincisi bilgi.
Sevgiyi anlamak için önce kendini anlamalısın.
From'a göre başkasını gerçekten sevebilmek, kendi benliğini tanımaktan geçiyor.
Eğer kim olduğunu bilmezsen sevdiğini de yalnızca kendi boşluklarını doldurmak için seversin.
Yani sevgi, kendini tanıma sanatı.
İkincisi, sorumluluk.
Gerçek sevgi bir başkasının varlığından sorumlu olmayı içerir.
Bu onu kontrol etmek değil de onun gelişimi için orada olabilmek.
Sorumluluk sevginin omurgası çünkü sevgi pasif bir bekleyiş değil aktif bir ilgi.
Üçüncüsü saygı.
Saygı karşındakini senin istediğin biri olarak değil kendi olabildiği haliyle sevebilmek.
Bu yüzden saygı kelimesi latince'de bakmak anlamına gelen respicios kökünden geliyor.
Yani birini gerçekten görebilmek.
Ve son olarak ilgi.
Birine ilgi duymak, onun hayatına katılmak, çiçeğe su vermek gibi biraz önce de söyledim.
İlgi sevginin en basit ama en unutulan eylemi.
Çünkü birini gerçekten seviyorsan onun varlığına bakım göstermeyi seçiyorsun.
Peki şimdi çok önemli bir sorun var hocam.
Neden bu kadar az kişi gerçekten sevmeyi biliyor?
Fromm'un yanıtı çok net. Modern insan üretmekten çok tüketmeye alışmış durumda.
Yani biz sevgiye bile bir tüketim nesnesi gibi yaklaşıyoruz.
Tüm ilişkilerde almak istiyoruz yani vermek değil.
Ne zavallıca. İlgi, bağlılık, güven.
Bunların çoğu koşullu hale geliyor.
Birini sevdiğimizde bile aslında onun bizi nasıl hissettirdiğini seviyoruz.
Oysa sevgi sevilme arzusuna değil, sevme yeteneğine dayanıyor.
Peki hayatlarımıza nasıl uyarlayabiliriz bu fikirleri?
Bu soruya dört maddelik bir yanıtım var.
Birincisi, sevgi pratiğiyle başla.
Unutma sevgi bir seçim.
Her gün biraz daha sabırlı olmayı, yargılamadan dinlemeyi, birinin yanında sadece var olmayı seçebilirsin.
İki, kendini tanımadan kimseyi tanıyamazsın.
Kendi yalnızlığınla barışmadan kimseyle derin bir bağ kuramazsın.
Fromm bunu şöyle özetliyor.
Sevgi, iki insanın birbirine kendi bütünlüğünü koruyarak bağlanması.
Çok büyülü. 3.
Sevgi bir duygusal bağımlılık değil.
Gerçek sevgi, sensiz yapamam değil, seninle olduğumda daha iyi bir insan oluyorum demek.
Ve son olarak, kendini sevmeyi öğren.
Bu narsizm değil, sevginin kaynağı.
Kendini seven biri, başkasını da özgürleştiren şekilde sevebilir.
Sevgi inanılmaz üzerine kafa yormamız ve varoluşumuzun demirbaşı olduğu için bu kısmı kapatıp başka bir kapıdan daha gireceğim.
Çünkü aklıma bir kitap daha geliyor.
durduramıyorum. Eric Fromm sevginin bir seçim, bir eylem olduğunu anlatırken Gary Chapman 5 sevgi dili kitabında sevginin nasıl ifade edildiğini anlatıyor.
Kendisi yıllarda çift terapisti olarak çalışırken fark ediyor ki insanlar sevgiyi aynı şekilde göstermiyor ve aynı şekilde algılamıyor.
Şimdi birinin beni seviyor dediği yerde bir başkası beni hiç anlamıyor diyebiliyor.
Bunun nedeni hepimizin, her birimizin sevgi dilinin farklı olması.
Yani sevildiğini hissetme biçimi kişiden kişiye değişiyor.
Chapman bu farkı şöyle özetliyor.
Birini seviyor olmanız onun sevildiğini hissettiği anlamına gelmez.
Hepimiz sevgiyi aynı şekilde hissetmeyiz ama hepimiz sevilmek isteriz.
Sahip olduğumuz beş dil aslında kalplerin birbirini nasıl duyduğunun tarifi.
Peki nedir bu beş sevgi dili?
Hadi bir bakalım. Birincisi onay sözleri.
Bazı insanlar için sevgi kelimelerde var olur.
Mesela seninle gurur duyuyorum.
İyi ki varsın.
Bugün çok güzelsin.
Bugün çok yakışıklısın.
Üstündeki çok yakışmış demek mesela.
Bu insanlar duygusal olarak kelimelerle besleniyor.
Eleştiri ya da sessizlik onlar için bir sevilmeme işareti gibi.
Bu sevgi dili iletişimde şefkatli bir tonu, minnettarlığı ve takdiri önemsiyor.
Psikolojik olarak da tanınma ve değer görme ihtiyacını dayanıyor.
İkincisi hizmet eylemleri.
Acts of service. Kimisi için sevgi söylenmez ama yapılır.
Bir kahve yapmak, bir işi kolaylaştırmak, birinin omzundan bir yükü almak.
Bu kişiler yardımı sevginin eyleme geçmiş hali olarak görüyor.
Beni seviyorsan göster diyorlar.
Bu dil güven ve sorumluluk üzerinden çalışıyor.
İlgiyi davranışlarda arıyor, sözlerde değil.
Üçüncüsü receiving gifts olarak geçiyor, hediye alma.
Buradaki mesele maddi değer değil, hatırlanmak sadece.
Bir çiçek, özenilerek yazılmış bir not kağıdı, onun sevdiğini söylediği bir kitabı almak mesela.
Bu kişiler için senin aklıma geldin mesajı sevginin en güçlü ifadesi.
Bu dil aynı zamanda bağ kurma ve özen gösterme ihtiyacına dayanıyor.
Çünkü sunduğunuz tüm hediyeler ben seni görüyorum demek oluyor.
Dördüncüsü nitelikli zaman.
Quality time. Bazı insanlar için sevgi birlikte geçirilen zaman.
Birlikte yürümek, dinlenmek, bir kahve içmek.
Belki de bence en kıymetlisi hiçbir şey yapmadan sadece orada olmak.
Bu kişiler ilgini bana ver diyor.
Telefonla uğraşmak, göz teması kurmamak onları duygusal olarak uzaklaştırıyor.
Bu sevgi dili bağlılık ve varlık üzerinden çalışıyor.
Psikolojik olarak görülme.
Ve öncelik hissetme ihtiyacına dayanıyor.
Ve son olarak fiziksel temas.
Bu kişiler için sevgi bedensel bir sıcaklıkla hissediliyor.
Dokunulmayan bir ilişki onlar için mesafe demek.
Bu dil güvenlik ve yakınlık hissini taşıyor.
Dokunma sinir sisteminde oksitosin salgısını arttırıyor.
Yani biyolojik olarak da sakinleştirici bir etkisi var.
Tüm kitap aslında basitçe ve temelde şunu söylüyor.
Sevgi evrensel bir duygu.
Ama ifadesi kültürel ve bireysel.
Eric Fromm'un sevme sanatındaki görüşle birleştirdiğimde şöyle bir anlam çıkarıyorum.
Bilmem hak verir misin? Fromm sevgiyi bir eylem, bir seçim olarak tanımlarken Chapman ise o eylemin hangi biçimde görünür hale geldiğini anlatıyor.
Yani sevgi bir duygu değil, bir iletişim biçimi ve her dil gibi öğrenilmesi gerekiyor.
Yani eğer birini gerçekten seviyorsan onu anlamaya çalışırsın.
Değiştirmeyi değil, yani sevgi bir birleşme değil, kendine ve başkasına ait olmayı aynı anda öğrenmek.
Çünkü sevgi bölünmez bir bütün.
Gerçekten seven biri sadece bir kişiyi değil, yaşamın bütününü seviyor.
Ve sevginin sürdürülebilir olması için iki şey önerebilirim.
Kendi sevgi dilini tanımalısın.
Ne seni sevilmiş hissettiriyor?
Hangi anda ben değerliyim diyorsun mesela?
Ve karşındakinin dilini öğrenmeye özen göstermelisin bence.
Çünkü sevgi sadece kendi yönteminde değil, onun anlayacağı dilde de konuşulduğunda büyüyor.
Az önce de söyledim, bir başkasını değiştirme arzusu değil bu sevgi.
Bir başkasının varlığını taşımayı öğrenmek.
Yani sevgi kontrol etmek ya da sahiplenmek değil.
Başkasının kendi gerçekliğiyle var olmasına izin vermekle ilgili.
Bu bakış açısı Fromm'un sevgi sanatına ve Osho'nun bir lafı var mesela.
Sahiplenmek sevmenin en çirkin yolu.
Buna çok benziyor.
Birkaç cümle daha etmek istiyorum bu konuyla ilgili.
İnsanlar ilişkilerde çoğu zaman kendi korkuları ve ihtiyaçlarıyla hareket ediyor değil mi?
Belki sen de öylesin.
Eğer öyleysen sana bir sır vereceğim.
Sevgi bu ego temelli hareketleri fark edip bir kenara bırakmayı gerektiriyor.
Başka bir deyişle, hayatla birlikte akmak, bir başkasını ve kendini koşulsuz olarak kabul etmekten geçiyor.
Sevgi sadece bir başkasına dokunmak değil, kendinin karanlık yanlarını da kurcaklamak.
Her kırık, her eksik parça sevgiye açılan bir kapı.
Hayatla birlikte akmak, kendi gölgeni görebilmekle başlıyor.
Çünkü hayatın anlamı, Biz ona anlam verdiğimiz sürece ortaya çıkıyor.
Sevgi ve akış da buradan geçiyor çünkü insan özgür ama aynı zamanda sorumlu bir varlık.
Yani hayatla birlikte akmak sadece rahat bırakmak değil, kendi seçimlerinin, kendi korkularının ve kendi sorumluluklarının farkında olarak akmaktır.
Varoluşçu terapide sevgi bir kaçış değil, bilinçli bir varoluş tercihi olarak görülüyor.
Hayatın akışı ne senin ne de benim kontrolümde.
Ama kendi zihnini, kendi tutumlarını kontrol edebilirsin.
Çünkü olaylara tepki biçimin onların kendisi kadar önemli.
Hayatla birlikte akmak ve sevmek bir başkasını veya dünyayı değiştirmek değil.
Yani kendi içindeki duruşu, algıyı...
ve bakışı bilincinle yöneteceksin.
Bu hem Adam Phillips'in daha önceki bölümlerde çok çok çok referans verdiğim bir adam.
Başkasını taşımak dediği şeye hem de yungun gölgeyi kabul etmek fikrinde paralel bir düşünce.
Sana sevmeyi bir duygu değil, bir yönelim olarak düşün diyebilirim sanırım.
Karşındakini değil, kendini geliştirmeyi hedeflemelisin.
Ve sevgiyi hak etmek yerine sevgi halinde yaşamayı dene.
Duygusal alışverişin yerine ruhsal bir büyüme koy hayatının merkezine.
Birini sevmeden önce de ben gerçekten yaşama bağlı mıyım diye sor.
Bazen sevgi denince aklımıza hemen biri geliyor değil mi?
Hani belki bir yüz, belki eski bir hikaye, bir kalp çarpıntısı geliyor sonra.
Ama Eric Fromm yine diyor ki sevgi birine duyulan bir his değil, yaşama duyulan aktif bir ilgi.
Yani yaşamla bir olmanın tek yolu.
Çünkü gerçekten seven biri hayata da dokunur.
Ağaçlara, insanlara, müziğe ve sessizliğe.
O artık ben olmaktan çıkıp biz olmanın ritmini hisseder.
Don Miguel Ruiz'in Kadim Toltec bilgeliğinden getirdiği dört basit ama dönüştürücü ilkeyi hatırlıyorum.
Sana da söylemezsem olmaz.
Zihninin içindeki seslerle barışmadan kimseyle gerçek anlamda sevgi içinde olamazsın.
Acı gerçek. Tekrar söylemeyeceğim.
Bir kere. Çağlar ötesi bir farkındalık dersi gibi değil de nedir bu?
Kitap aslında dört basit ama dört dönüştürücü anlaşma etrafında dönüyor.
Belki aranızda okuyanlar var ama hadi ondan da bahsedelim.
Çünkü hayatın ana unsurundan bahsederken onunla anlaşma maddeleri de hayatı yahu.
Bir, sözlerinde kusursuz ol.
Yani dilini bir silah gibi değil bir köprü gibi kullan.
Ruiz der ki kelimeler büyüdür.
Ya kendine şifa verirsin ya da zehir.
Kendini aşağılayan her cümle içindeki çocuğu da biraz susturur.
Kendine iyi davranmak ağzından çıkan sözcüklerle başlar.
2. Hiçbir şeyi kişisel alma.
Birinin sana söylediği şey aslında onun dünyasının yansıması.
Seninle asla bir ilgisi yok.
Bunu sahiplenme. Kızgınlık, suçlama, yargı.
Bunların hepsi çoğu zaman kişinin kendi içindeki savaşı.
Sen sadece hedef olursun.
Bu anlaşma duygusal özgürlüğün kapısını aralıyor inan bana.
3. Varsayımda bulunma.
Bir şeyleri kendi zihninde tamamlayıp sonuçlara varma lütfen.
Çok rica ediyorum. Çünkü çoğu yanlış anlama konuşmadığımız yerlerde başlıyor.
Netlik istemek cesaret.
Net ol. İletişim kurmak sevmenin en dürüst biçimi.
Ve son olarak elinden gelenin en iyisini yap.
Ama her zaman aynı en iyiyi bekleme kendinden.
Bazı günler sadece nefes alabilmek bile yeterince iyidir.
Ruiz diyor ki elinden gelenin en iyisini yaptığında kendini suçlamazsın.
Bu büyüklerin hani başını gece yastığa rahat koymak vicdanın rahat olmasıyla da çok örtüşüyor.
Yani suçluluk duygusu ortadan kalktığında sevgi içinde alan açılıyor.
Dört Anlaşma kitabı aslında bir yaşam felsefesidir desek yalan olmaz.
Kendini suçlamadığın, başkalarını kişisel almadığın, varsayımlarla değil de doğru, sağlıklı iletişimle yaşadığın bir dünya.
İşte orada sevgi de doğal olarak filizlenmeyip de ne yapsın?
Çünkü sevgi yüklerin kalktığı yerde kendini gösterebilen bir şey.
Ruiz'in de anlatmak istediği şey şu.
Sevgi çaba gerektiren bir sanat.
Ve bu sanat önce kendinle yaptığın anlaşmalarla başlıyor.
Hayatla bir olmanın yolu da tam buradan geçiyor.
Kendine söylediğin sözlerde, kurduğun ilişkilerde ve sabah kalkarken hissettiğin o anlamda.
Sevgi bir şeyleri elde etme hali değil, bağ kurma hali.
Ve bağ yalnızca biriyle değil, hayatın kendisiyle kurulur.
Kaydın sonuna yaklaşırken sevginin ne olmadığına da ufaktan değineyim.
Biz çoğu zaman birini kaybetmemek için tutarız.
Ama sevgi tutsak edilerek büyümez.
Gerçek sevgi, gitmek istersen gidebilirsin, bay bay diyebilmek.
Çünkü sevgi özgürlükten korkmaz.
Sahiplenme sevgiyi boğar.
Ama sevgi sahiplenmeye ihtiyaç duymaz.
O yüzden sevgi insanın kalbinden başlar.
Ve kalbinden taşarsa dünyaya dokunur.
Aslında bir bakıma kendinle barıştığında başkalarını da özgür bırakıyorsun.
Aynı şeye geliyorum. Sevgi bir birleşme değil, kendine ve başkasına ait olmayı aynı anda öğrenmek gibi geliyor bana.
Yani benle biz arasında köprü kurabilmek, kendini koruyarak bağ kurmak ve bağ kurarken de özgür kalabilmek, karşındakini de özgür bırakabilmek.
Bu güveni de beraberinde getiriyor.
Çünkü sevgi birine ait olmak değil, birlikte var olabilmektir.
Aklıma havalı bir cümle geldi, onu da söyleyeceğim.
Belki de sevmek, hayata ev olmayı öğrenmektir.
Birini değil, varoluşu kucaklayabilmek.
Sevgi birine yönelttiğimiz değil, hayata yaydığımız bir enerji.
Ve insan ancak sevgiyi bir his değil, bir yaşam biçimi haline getirdiğinde hem kendine hem de dünyaya ev olur.
Şimdi burada sevgi neydi diyerek girip selvi boylumu al yazmalım, enstrümantal müzik girsin diye saçmalamak isterdim ama toparlamam lazım.
Bu arada şahane bir film.
Asla onu buralara meze yapmam.
O tinette biri olmadığımı artık biliyorsun.
Ben sevginin hayata güvenmeyi öğrenmek olduğunu da düşünüyorum.
Çünkü her şeyin gelip geçtiği bu dünyada kalmayı seçtiğimiz tek yer kalbimiz.
Peki sen sevmenin hangi halindesin şu an?
Bekleyen mi? Öğrenen mi yoksa hala korkan mı?
Benim canım küçük prensimin gülü bize sevginin doğasını fısıldıyor.
Sevgi birini sahiplenmek değil, onun benzersizliğini fark etmek, onunla birlikte vakit geçirmek ve ona özen göstermek.
Ne diyor küçük prens?
Sen gülüne verdiğin zaman için sorumlusun.
İşte, hayatta buna benziyor işte.
Akışı kontrol etmeye çalışmak, zamanı ve insanları tutmaya çalışmak gerçek sevgiyi engeller ama...
Sen bir nehir gibi akmayı öğrenirsen, tıpkı küçük prensin gülüyle olan bağ gibi hayat ve ilişkiler de derinleşir.
Sevgi emek ister ama sahiplenmez.
Farkındalık ister ama zorlamaz.
Varlığını hissettirir ama esir almaz.
Küçük prensin bize fısıldadığı en büyük sır şu.
Sevgi akışla birleştiğinde hayatın kendisi bir sanat haline gelir.
Her kitap, her düşünce...
Her insan bir nehir gibi akıyor içime.
Ben de bu akıntının sana ulaşmasını sağlayabilirsem çok çok sevinirim.
Bahsettiğim kitaplardan da ilhamla bugün daldık kalbine sevgini.
Fromm'un öğrettiği gibi sevgi bir sanat.
Ruiz'in fısıldadığı gibi sözlerin ve varsayımların yükünü bırakmak gerekiyor.
Chapman bize gösteriyor ki herkesin kalbi farklı ritimde atıyor ve Osho da hatırlatıyor.
Gerçek sevgi özgür bırakmak.
İşte bütün bu öğretiler aynı noktayı işaret ediyor.
Tutmaya çalışmayı bırak, kontrol etmeye çalışmayı bırak, hayatla, insanlarla ve kendinle birlikte ak.
Sevgi bir başkasını taşımayı öğrenmek, kendi gölgenle barışmak ve akışı bilinçli yaşamak demek.
Aklında tek bir cümle kalacak olsa bu bölümden ne isterim biliyor musun?
Bırak biraz. Çünkü bazen kontrol etmeyi bıraktığında her şey tam da olması gerektiği gibi oluyor.
Peki sen sevgiyi yaşarken tutuyor musun hala?
Yoksa nihayet suya karışmayı göze alıyor musun?
Beni dinlediğin için teşekkür ederim.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
