
senden geriye sadece sen kalsan, yanında kim kalırdı? | ilişki piyasası
4 Haziran 2026 · 22 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde neden bu kadar çok insan tanıyıp bu kadar az yakın hissettiğimizi, neden sürekli iletişim halinde olup yine de yalnız kaldığımızı, sevilmekle işe yaramak arasındaki farkı ve birinin yanında neden rol yapmayı bırakabildiğimizi konuşuyoruz. İnsan ruhu kontrol edilince değil görüldüğünde sakinleşiyor.
Transkript
Çağımızın en büyük kırgınlıklarından biri şu.
Kimsenin artık kimseye gerçekten denk gelmemesi.
Herkes birbirine bir şey olmak zorunda.
Bir fırsat, bir bağlantı, bir iyi hissetme alanı, belki bir dikkat dağıtıcı ya da bir statü uzantısı.
Ama çok az insan sadece insan.
Selam herkese.
Duygusal bir giriş oldu bence.
Duygusal bir pasaj oldu.
İnsan ilişkilerinin neden bu kadar yorucu, yüzeysel ve kırılgan hissettirdiğinden bahsedelim mi bugün?
Neden artık bu kadar çok insan tanıyıp bu kadar az yakın hissediyoruz?
Neden biriyle sürekli konuşurken bile yalnız kalabiliyoruz?
Neden dostluklar, ilişkiler hatta aşk bile bazen görünmez bir performans alanına dönüşüyor?
Biraz fayda üzerinden kurulan ilişkilerden bahsedeceğiz bugün.
Sevilmekle işe yaramak arasındaki farktan.
Cool görünmeye çalışırken kaybettiğimiz samimiyetten.
Sürekli erişim içinde olup neden bu kadar aidiyetsiz hissettiğimizden.
Biraz da şunu konuşacağız galiba.
İnsan gerçekten nerede dinlenir?
Kimin yanında rol yapmayı bırakır?
hiçbir işe yaramadığı bir anda da sevebilmek neden artık bu kadar nadir bir şeye dönüştü?
Belki bölümün en önemli yerlerinden biri de bu olmalı.
Çünkü sürekli ilişkilerin neden yüzeyselleştiğini konuşuyoruz ama insanın içinde hala çok canlı duran bambaşka bir soru var.
Biz... gerçek insanlarımızı nasıl bulacağız?
Çünkü bence mesele sadece doğru insanı bulmak da değil ya.
Gerçek bağ kurabileceğimiz alanları kaybettik biraz.
Ve belki burada Richard Sennett'in çok temel bir uyarısını da hatırlamak gerekiyor.
Richard modern dünyanın hız, esneklik ve bireysel başarı ilüzyonları arasında insan elinden kayıp giden sadakat, beceri, topluluk duygusu ve zanaat gibi değerleri bize yeniden hatırlatan
modern modern zamanların en güçlü entelektüel seslerinden biri.
Sevgili Richard, modern dünyanın insanı giderek daha kısa süreli bağlara, daha yüzeysel temaslara ittiğini ve bunun da karakteri aşındırdığını söylüyor.
Yani mesele sadece daha az insan, daha çok insan tanımak değil, daha az derinlikte ilişki kurmaya zorlanmak.
Sürekli değişen işler, hızlanan hayat, esnekleşen ama aynı zamanda köksüzleşen ilişkiler.
İnsan uzun süre...
Bir yerde kalamadıkça birine gerçekten tanıklık edemiyor.
Ve tanıklık olmayınca bağ da olmuyor.
Belki bu yüzden bugün en çok eksikliğini hissettiğimiz şey kalabalıklar değil, birinin hayatımızda gerçekten kalabilmesi.
Kendisine Türkçe'ye çevrilen Karakter Aşınması isimli bir kitabı var.
The Correction of Character, dünya çapında en çok bilinen, en önemli eserlerinden biri.
Kapitalist düzenin, işte bu esnek çalışma, sürekli değişen projeler güvencesi, gibi başlıkların insan karakteri üzerindeki yıkıcı etkisini incelediği bir kitap.
Eğer henüz okumadıysan...
Bu bölümün ardından bir göz atmanı önerebilirim.
Çok spoilere girmeden birazcık bahsedebilirim.
Eski kuşaklar için iş uzun vadeli bir kariyer ve kimlik inşası demek.
Yani bunu hepimiz biliyoruz.
Emeklilik için çalışan bir düzenden geliyoruz aslında.
Bizim annelerimiz, babalarımız hep şu anda emekli kesim olarak düşünebiliriz.
Ben Y kuşağıyım bu arada.
Ve emekliliğe dair hiçbir beklentim.
Yok. Hatta yani ben bunu belki 4-5 sene önceden beri söylüyorum.
Ben emekli olmam.
Hani ben devam etmem hani sürekli aynı şekilde diye.
Bilmiyorum zaman ne gösterecek bu yapay zeka, teknoloji vs.
Göreceğiz neler olacağını ama dediğim gibi yani bizden bir önceki kuşak için Bu kadar uzun vadeli bir kariyer ve kimlik inşasından bahsediyoruz.
Modern esnek iş hayatında baktığımızda uzun vadeye bir yer olmadığını çok net bir şekilde söyleyebiliriz.
Sen'in sürekli değişen sadakat ve bağlılık gerektirmeyen bu yeni çalışma modelinin insanın sadakat, güven, aile ve dostluk gibi kalıcı karakter özelliklerini nasıl aşındırdığını anlatıyor bu kitapta.
O yüzden bu haftaki kayıt biraz da bir insanın Bizim insanımız olduğunu nasıl anlarız sorusunun cevabını da arar nitelikte.
Bizi gerçekten seven insanlarla, bizi sadece iyi hissettiğimiz anlarda isteyen insanları nasıl ayırırız?
Buna biraz bakalım. Neden bazı insanların yanında rol yapmayı bırakırken bazılarının yanında sürekli bir poz kesiliyor, bir performans gösteriliyor?
Ve en önemlisi gerçek dostluk hala mümkün mü?
Çünkü... Bence mümkün ama artık çok daha sessiz yerlerde büyüyor.
Büyük kalabalıklarda değil, seni dikkatle dinleyen bir insanda, kötü hissettiğinde konuyu değiştirmeyende ve sana çözüm olmaya çalışmadan yanında oturabilende.
Belki gerçek insanlarımızı en parladığımız anda değil en çok dağıldığımız anda kimlerin kaldığına bakarak bulmamız gerekiyordur.
Hadi başlayalım diyeceğim de çoktan başladık bence.
Benim böyle dönem dönem kafayı taktığım özel böyle tabler açılıyor kafamda.
Zaten onlarcası aynı anda açık ama bazı haftalar bazıları biraz daha fazla açık kalıyor diğerlerine göre.
Şunu düşünüyorum son zamanlarda.
Eskiden dostluk dediğimiz şey biraz birbirinin hayatına yavaşça yerleşmekte sanki.
Şimdi ise herkes birbirinin hayatından böyle hızla böyle geçiyor.
Ve bu hızın içinde insanlar birbirini tanımıyor artık.
Yani çok net bir şekilde tüketiyor.
Birini sevmeden önce ne iş yaptığına bakılıyor.
Birine yakın hissetmeden önce bize ne hissettirdiğini.
Hatta bazen bir insanın yanında huzurlu olmaktan çok iyi görünmek önemseniyor.
Bu çağımızın görünmez hastalığı.
İnsanların birbirine temas etmek yerine birbirini kullanmayı öğrenmesi.
Ve çok açık söyleyeceğim.
Bu benim midem bulandırıyor.
Bu çok bilinçli yapılan bir şey değil bu arada.
Yani kimse sabah kalkıp bugün biraz çıkar ilişkisi kurayım.
Bu daha derin bir yerden geliyor.
Sistemin içine sızmış bir yalnızlıktan diyebiliriz belki.
Çünkü yaşadığımız dünya bize sürekli işte yeterince üretmiyorsan görünmezsin, yeterince başarılı değilsen unutulursun, yeterince güçlü değilsen sevinmezsin.
Yani bunu pompalıyor sürekli.
Bunu yıllarca duyunca insan da ilişkilerine bunu taşıyor.
O yüzden artık birçok insan sevilmeye değil onaylanmaya çalışıyor.
Bak bu çok başka bir şey.
Sevilmek ve onaylanmak bambaşka.
Sevilmek dağınıkken de birinin yanında kalabilmesi.
Onaylanmaksa hep iyi versiyonunla dolaşmak zorunda kalmak.
Yorucu olan şu. Birçok insan artık ilişkilerde bile kendi PR çalışmasını yapıyor.
Yani PR yapmak ne demek?
Kendi tanıtımını yapmak diyebiliriz.
Ve tırnak içinde söylemek zorundayım ki buna en kaba tabiriyle kendini pazarlamak diyoruz.
Yani ben baya baya bunun okulunu okudum.
Hani medya ve iletişim mezunuyum.
8 senedir medya sektöründeyim.
Ama ne üniversitede ne de sektörde bunu yapamıyorum.
Yani kendi yaptığımı etik ve yetkinliklerimi doğrultuyorum.
susunda yaparım ve hani kendimle kalırım.
Onu böyle konfetilerle duyuramıyorum.
Hani biri bin gösteremiyorum.
Ve benim hayatımda en çok eleştirildiğim konu da Bak çok samimi söylüyorum.
Aldığım tek negatif geri dönüş bu.
Daha çok yaptıklarımın değerini göstermem isteniyor.
Halbuki hani bence o değer orada işte.
Yani onu görebilecek göze olanlar gelsin, görsün.
Ben kimsenin gözüne sokamıyorum.
Heyo bak ben bunu başardım, şunu kazandım, şunu yaptım.
Bana çok suni geliyor.
Bir de yani tırnak içine cringe geliyor.
Sinmiyor içime. E bir de iletişimin hassas terazisine...
baktığımızda işte bir çok kırılgan görünmeyeyim, fazla yazmayayım, aman çok ilgili olmayayım, bir soğukkanlı olayım, kolay ulaşılır görünmeyeyim gibi saçma sapan algılar üzerinden
bu hassas terazi yönetiliyormuş gibi geliyor.
Sanki böyle herkes birbirine karşı minik minik stratejiler kuruyor ve ona göre ilerliyor.
Bu da çağımızın samimiyetten çok kontrolü ödüllendirmesiyle ilgili.
Ama biliyor musun? İnsan ruhu kontrol edilince değil, görülünce sakinleşiyor.
Ve bence bugün insanların bu kadar yalnız hissetmesinin sebebi de tam olarak bu.
Herkes birbirine temas ediyor ama çok az insan gerçekten birbirini görüyor.
Çok konuşuyoruz ama çok az şey anlatıyoruz.
Çok story paylaşıyoruz ama çok az duyguyu açıyoruz.
Çok mesajlaşıyoruz ama çok az yakınlaşıyoruz.
Yakınlık başka bir şey çünkü.
Performansın bittiği yer.
Ben mesela şunu çok yaşıyorum.
Hayatımdaki en yakın insanlar genelde yıllar yıllardır yanımda olan insanlar.
Beni oluş halimle tanıyanlar.
Henüz belki bu kadar yorulmamışken de bilenler.
Sessizliğimi yanlış anlamayanlar.
Bir şeyi anlatmadığımda bile iyi olup olmadığımı sesimden anlayanlar.
Ve fark ediyorum ki yeni birilerini hayatıma almakta zorlanıyorum artık.
Yeni insanlarla tanışıyoruz ama kolay kolay yakınlaşamıyoruz.
Bir yere kadar konuşabiliyoruz.
Bir yere kadar anlatabiliyoruz kendimizi.
Bir sanki düğme var hani oraya basınca açılacakmış gibi geliyor.
O karşılıklı iletişimle alakalı bir şey tabii ki ama bir klik var.
Eğer onu yakalarsan kendini açma cesaretini ve o karşılıklı güvenini inşa edebilirsen tabii ki her şey mümkün yeni tanıştığın insanlarla da.
Ama işte bazen öyle kırılganlıklar, öyle karşı hamleler.
Buna hameler demek zorundayım.
O... Ay sinirim bozuldu.
Aklıma son hançerlendiğim bıçak geldi de.
Neyse. Bunların hepsi içimizde görünmez bir...
Kapıyı kapatıyor bence.
Çünkü insan büyüdükçe sadece deneyim kazanmıyor.
Savunma mekanizması da biriktiriyor.
Kimin gittiğini hatırlıyor.
Kimin sadece iyi zamanında kaldığını.
Kimin seni gerçekten merak etmediğini.
Kimin seni dinlerken bile sıra kendisine gelsin diye sırasını beklediğini.
Ve bütün bunlardan sonra da insan ruhu biraz şunu söylüyor.
Yeni biriyle gerçekten bağ kuracak enerjim var mı?
Bence bu yüzden birçok yetişkin insanın çevresi büyüyor ama dünyası küçülüyor.
Bir network sarmalı içerisinde herkes.
Yani herkes çok insan tanıyor değil mi?
Ama hep aynı birkaç kişiye dönüyorlar.
Çünkü insanın sinir sistemi güveni kolay kurmuyor artık.
Burada çok acı ama çok gerçek bir şey var.
Bazı insanlar yeni birini hayatına almıyor.
Çünkü kibirli değil, yorulmuş.
Bir daha yanlış anlaşılmaktan yorulmuş.
Kendini baştan anlatmaktan yorulmuş.
Birinin ilgisinin geçici çıkmasından yorulmuş.
O yüzden bazen eski dostluklar bu kadar kıymetli geliyor bize.
Çünkü eski dostluklarda performans azalıyor.
Yeni tanıştığın biriyle hala kendinin en iyi versiyonunu taşıyorsun.
Ama seni yıllardır tanıyan insanlar senin dağınık halini de biliyor ya.
En kaygılı tarafını da, bir anda içine kapanmanı da.
Ve buna rağmen kalıyorlar.
İnsan yaşa alıkça şunu daha iyi anlıyor.
Yakınlık aynı şeyleri sevmek değil sadece.
Birbirinin karanlığını da taşıyabilmekten geçiyor.
Ve evet artık daha seçiciyiz, daha yavaş güveniyoruz.
Belki eskisi kadar hızlı arkadaş diyemiyoruz kimseye.
Arkadaşlık ve dostluk aslında ayrı kavramlar.
Herkese bir isim takmak zorunda da değiliz.
Herkes hani böyle tanıyorsun, biliyorsun vs.
Ama ben şöyle hissediyorum.
çok çıkabilen bir insan değildim.
Hala onların yerini ayrı tutuyorum ama o ikinci, üçüncü, dördüncü halkadaki insanlara da daha açık hale de geliyorum bazen.
Bu iş hayatı ve Ecem olarak iş dışındaki hayat karakterimle biraz farklılaşıyor.
Bilmiyorum belki bu iki iş hayatı ve sosyal kendi yaşamın, kendine yaptığın yatırım hayatını ayrı bir bölümde konuşabiliriz.
İş hayatı dengesiyle ilgili bir bölüm yapsak güzel olur.
Bence ben hemen buraya not alayım.
O yüzden şuraya geleceğim.
Bazen hayat insanın karşısına çok geç yaşta bile kendini açıklamak zorunda hissetmediği birini çıkarabiliyor.
Ben bu konuda esneyim gerçekten.
Çok daha esneyim. 30 yaşından sonra acayip esnedim.
Bana bir şeyler oldu arkadaşlar.
Birinin yanında mesela komik olduğunu ya da komik olmak zorunda hissetmiyorsan desem daha doğru olacak.
Güçlü görünmeye çalışmıyorsan, cümlelerine prova etmiyorsan tam işte oralarda gerçek.
bağ oluşmaya başlıyor.
Ama artık birçok insan ilişkileri bile bir tür yatırım gibi yaşıyor.
Bu ilişki bana ne katıyor?
Bu arkadaşlık bana ne sağlıyor?
Ya soru yanlış değil aslında.
Hepimiz tabii ki kurduğumuz ilişkilerden beslenmek istiyoruz.
Fakat Sadece fayda üzerinden kurulan bağlar ilk zorlukta daha böyle ilk engelde dağılıyor.
Fayda bitince ilişki de bitiyor.
Bu yüzden birçok insanın hayatında çok kişi var ama çok az yuva hissi var.
Ve insanın en büyük ihtiyacı aslında tam da bu.
Birinin yanında eve dönmüş gibi hissedebilmek.
Öyle bir yer ki komik olmadığında da varsın, başarılı olmadığında da, parçalandığında da, sessizleştiğinde de.
Çünkü gerçek dostluk biraz şunu diyebilmek.
Şu an sana verecek hiçbir şeyim yok belki ama yine de gitme.
Ve biri gerçekten kalıyorsa insan galiba ilk kez orada anlıyor sevildiğini.
Belki bu yüzden artık en romantik şey büyük jestler değil birinin gerçekten yanında kalması.
Ya en büyük yoksulluk.
ya da maddiyat para üstünden değil güvenilecek insan eksikliğinden kaynaklanıyor.
Kimisi güçlü görünmeye o kadar alışmış ki ihtiyaçlarını bile gizliyor.
O yüzden en büyük trajedilerimizden biri bağ kurmayı çok istiyoruz ama incinmekten korktuğumuz için sürekli bir mesafe yaratıyoruz.
Sonra da o mesafenin içinde neden kimse beni gerçekten tanımıyor diye üzülüyoruz, sayıflanıyoruz.
Halbuki tanınmak biraz risk istiyor.
Birinin önünde maskeyi indirmeni, kontrolü bırakmanı.
Bu korkutucu bir şey gibi gelebilir.
Çünkü biri seni gerçekten gördüğünde artık saklanacak hiçbir yerin kalmıyor.
Ama gerçek yakınlıkta tam burada başlıyor zaten.
Birinin senin en parlak tarafını değil, en kırılgan tarafını da görüp kalmasında.
Ve insanın içine böyle çok sessiz bir soru yerleşiyor.
Acaba insanlar gerçekten beni mi seviyor yoksa bende hissettirdikleri şeyi mi?
Bunu çok düşünüyorum mesela. Kim benimle gerçekten ben olduğum için görüşüyor?
Kim anlattıklarımla ilgileniyor ama gerçek ecemi merak etmiyor ya da ediyor?
Kim benim enerjimi seviyor ama kızganlıklarımı taşıyamıyor?
Kim beni dinliyor gibi ama aslında benden aldığı hissin, enerjinin peşinde?
Çünkü bazı insanlar...
Seni bir insan gibi değil, bir deneyim gibi yaşıyor yani.
Bunu da tecrübe etti, bu da yaşandı.
Yanında iyi hissetmek istiyorlar, ilham almak istiyorlar, eğlenmek belki.
Ve kendini daha az yalnız hissetmek istiyorlar.
Ama işlerin korkularına, kararsızlıklarına, sessizliğine geldiğinde orada kalamıyorlar.
İnsan galiba en çok burada yabancılaşıyor kendine.
Çünkü bir noktadan sonra şunu ayırt edememeye başlıyorsun.
Şimdi ben seviliyor muyum?
Yoksa iyi yönetilmiş bir versiyonum mu seviliyor?
Bu özellikle duygusal derinliği olan insanlarda çok oluyor bence.
Sürekli düşünen, hisseden, anlatan insanlarda.
Çünkü sen insanlara sadece kendini göstermiyorsun.
Aynı zamanda bir alan açıyorsun.
Ve bazı insanlar o alana geliyor ama seni görmüyor.
Sadece kendilerini iyi hissettikleri yeri seviyorlar.
O yüzden bazen insan kalabalıklarının içinde bile çok görünmesi hissediyor.
Herkes seni tanıyor gibi ama çok az kişi gerçekten seninle temas ediyor.
Bu yüzden bazı insanların hayatında çok fazla sosyal...
Bir gürültü var ama çok az aidiyet hissi var.
Çünkü görülmek birinin senin anlattığın şeyleri değil anlatmadığın yerleri de fark edebilme yeteneği.
Herkes senin güçlü tarafına hayran olabilir ama seni gerçekten seven insan o güçlü olmayan belki tırnak içinde, yorgun, daha böyle bunalmış belki tarafını
da merak edip Onunla ilgili bir şeyleri halletmek, dinlemek isteyenler.
Bugün neden sustun diye sorar mesela.
Enerjin her gün aynı olmak zorunda değil.
Senden sürekli aynı ışığı beklemeyendir mesela.
Ve bence gerçek sevgi biraz burada başlıyor zaten.
Senin performans değil, varlığını kabul etmesinde.
İnsanın en büyük korkularından biri şu da olabilir.
Bu çağın getirdiği.
Bir gün hiçbir şey veremeyecek halde olursam geriye kim kalır?
Benimle kim... Yürümeye devam eder.
Çünkü az önce de bahsettim yani çoğu ilişki senin sadece ışığını seviyor.
Ama bazı insanlar gerçekten seni seviyor.
Bunu anlamak çok zaman alıyor bazen.
Belki bu yüzden yaşaldıkça, biraz daha büyüdükçe, hayattan beklediğimiz anlamlar değiştikçe daha az kişi kalıyor.
Çünkü şu soru geliyor insanın hakkına.
Bu insan benim gerçeğime dayanabiliyor mu?
Sadece parlayan tarafıma değil karanlığıma da yakın kalabiliyor mu?
Yakınlaşabiliyor mu? Gerçek yakınlık birinin yanında hiçbir şeye dönüşmek zorunda kalmamak.
İlişkilerde karşısındakini değil kendi ihtiyacını da sevmek.
Yani gerçekten seni görmek yerine senin onda yarattığın hissi sevmek.
Bu yüzden bazı ilişkilerde insan çok...
Kendini görünür sanarken aslında bir role sıkışıyor.
Yani kalabalıkların arttığını ama insanın ruhsal olarak da yalnız hale geldiğini saatlerce anlatıp sebeplerini tartışabiliriz.
Çünkü temas bambaşka bir şey.
Birini tanımak, onun ne iş yaptığını, ne sevdiğini bilmek değil sadece ya.
Korkusunu bilmek, savunmalarını fark etmek, sustuğunda ne olduğunu anlayabilmek, onunla susabilmek, bunaldığında hani gel.
Hiçbir şey konuşmasak da oturalım sadece demek.
Ya insanlar birbirinin derinine değil vitrinine temas ediyor.
Benim canımı bu çok sıkıyor.
Engin Geçtan'ın anlattığı o maskeler hikayesi gibi.
İnsan çok kırıldıktan sonra ilişkilerde daha kontrollü olmaya başlıyor.
Çünkü sadece sevilmek istemiyor.
Güvende de hissetmek istiyor.
Ve güven çok ilginç bir şey.
Bazen yıllarca tanıdığın biriyle bile oluşmuyor.
Bazen yeni tanıştığın birinin yanında böyle bir omuzların gevşiyor.
Onun yanında...
Sana hiçbir şey olmayacakmış gibi hissediyorsun.
Belki gerçek insanlarımızı da böyle buluyoruz zaten.
Yani bizi en çok heyecanlandıran kişilerde değil, yanında rol yapmayı bıraktığımız kişilerde.
Gerçek bağ şunu hissettirir.
Burada kendimi kanıtlamak zorunda değilim.
Bu işte sosyal medyada dönüp dolaşan videolar vs.
Hadi onu geçiyorum. Böyle geyikler falan da yapılıyor ama en çok izlenen şeyler de onlar oluyor maalesef.
Bu işte kadın erkek ilişkileri üzerine.
En büyük eksiklik aşk değil bu arada.
Şahitlik. Birinin gerçekten sana şahit olması.
Hızla tüketmeden, hemen tanımlamadan, seni kendi ihtiyacına çevirmeden.
Sadece gerçekten görmesi, insan ruhu en çok orada dinleniyor.
Çünkü bazen hissettiğimiz şey tek bir insanın iç dünyasından değil, içinde yaşadığı zamanın ruhundan geliyor.
TÜİ'nin yaşam memnuniyeti araştırmasına göre Türkiye'de kendini mutlu olarak tanımlayan bireylerin oranı son yıllarda yaklaşık yarı seviyelerde seyrediyor.
Özellikle genç yaş grubunda bu oran daha düşük ve gelecekte endişe duyanlar kategorisi oldukça yüksek.
OECD'nin Better Life Index verileri de Türkiye'de genç yetişkinlerde yaşam doyumu ve güven hissinin OECD ortalamasının altında seyrettiğini gösteriyor.
Yani mesele sadece bireysel bir...
Neden böyle hissediyorum sorusu değil.
Biraz da kolektif bir ruh hali.
Ekonomik belirsizlik, gelecek kaygısı, hızlı değişen gündem, güvensizlik hissi.
Bunların hepsi sadece zihinsel yorgunluk yaratmıyor.
İnsanların birbirine bağlanma biçimini de değiştiriyor.
Çünkü insan kendini güvende hissetmediğinde ilişki kurmak yerine hayatta kalma modunu açıyor.
Ve hayatta kalma modunda derin bağlar kurmak zorlaşıyor.
Belki de bu yüzden bugün Türkiye'de birçok insanın ihtiyacı sadece konuşacak biri değil biraz da gerçekten Tutunabilecek ilişkiler.
Bu sayılar aslında bir statistikten daha fazlası.
Bir hissin, bir yorgunluğun, bir bekleyişin ölçülmeye çalışılmış hali gibi.
Belki de mesele sadece mutsuzluk değil.
Biraz geleceği taşıyamama hissi.
Biraz nerede durduğunu bilememe hali.
Biraz da sürekli ayakta kalmaya çalışırken içten içe yorulma.
Ve böyle zamanlarda insanlar birbirine daha çok yaklaşır gibi yapıyor ama aslında biraz daha uzaklaşıyor.
İnsan bazen sadece şunu duymak istiyor.
Evet, dünya zor ama sen burada yalnız değilsin.
En derin yakınlık kimsenin seni iyileştirmeye çalışmadığı yerde başlıyor.
Sadece seninle birlikte durabildiği yerde.
Biraz öyle insanlar, biraz öyle anlar, biraz öyle sessizlikler.
İşte bizi hayata yeniden bağlayanlar onlar.
Birbirimizi hayata bağladığımız 10 bin dinleyicime kocaman sarıldım.
Haftaya görüşmek üzere.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
