
Hayatta bizi en çok yoran şey bazen yaptığımız seçimler değil, yapmadıklarımızdır. Gitmediğimiz yollar, seçmediğimiz hayatlar, söyleyemediklerimiz. Zihnin bir türlü susmaması: Overthinking.
Bu bölümde, seçmediğimiz yolların neden zihnimizde bu kadar yer kapladığını, “ya o yolu seçseydim?” sorusunun neden bitmediğini, overthinking’in psikolojisini, alternatif benlikleri ve yaşanmayan hayatların yasını konuşuyoruz.
Overthinking neden bir problem çözme biçimi değil de bir problem üretme döngüsü?
Zihin, neden tamamlanmamış ihtimallere bu kadar tutunuyor?
Seçmediğimiz yollarla helalleşmek mümkün mü?
Bu bölüm, doğru yolu bulmaktan çok seçtiğin yolu kendinle doldurabilmenin üzerine samimi bir yüzleşme.
Gitmediğin yolların da seni büyüttüğünü fark etmek isteyenler hâlâ ara sıra “Ya o yolu seçseydim?” diyenler burada mı?
Transkript
Herkese merhaba. Bugün gerçekten önemli bir konudan konuşacağız.
Çünkü hayatta seçtiğimiz şeylerden çok seçmediklerimizin aklımızda kalmasıyla aklımı meşgul ettiğim günlerden geçiyorum.
O acabalar, ya o gün gitseydimler, belki başka bir hayat olurdular.
Hani derler ya her seçim bir vazgeçiştir.
Bence tam tersi.
Her vazgeçiş de bir seçim aslında.
Biz hep yol ayrımlarında dramatik sahneler bekliyoruz.
Bir fon müziği çalacak, işte kamera uzaklaşacak, biz böyle derin bir nefes alacağız falan.
Ama çoğu zaman öyle olmuyor.
Bir gün bakıyorsun artık aramıyorsun.
Ya da arıyorsun ama onun numarası sende değil.
İşte o kadar sessiz bitiyor bazı yollar.
Bugün biraz oradan konuşalım.
Seçtiğimiz yollardan değil de vazgeçtiğimiz yollardan.
Çünkü bazen insanın kaderi yürüdüğü yolda değil de dönüp bakmadığı yerde.
Ben bugün... Seçtiğin yol vazgeçtiğin yoldur diye bir cümle atıyorum ortaya.
Bakalım yol seni ve beni nereye götürecek?
Bazen hayat dediğimiz şey aslında yaptığımız seçimlerden çok seçmediğimiz yollardan oluşuyor.
Bir düşün. Bugün olduğun yer, verdiğin büyük kararlar kadar.
Daha sonra bakarım ya şu an sırası değil.
Belki de bu yol bana göre değil deyip elinin tersiyle ittiğin ihtimallerin de eseri.
Bir söz varsa Bahattin Ali'nin.
Hayat insanın cesaretine göre büyür ya da küçülür diyor.
Ve belki de cesaret sadece bir şeyin içine atlamak değil de gidebileceğin yollarla helalleşmek, seçmediğin yolların da bir versiyonunun senden vazgeçtiğini kabul etmek.
Bu kayıt benim için samimi bir yüzleşme.
Seçtiklerimizi, seçmediklerimizi, kaçırdığımızı sandıklarımızı, bırakamadıklarımızı ve belki de en önemlisi geride kalan yolların bizi nereye götürdüğünü, hiç fark etmeden
yüzleşeceğimiz bir kayıt.
Bir yol seçtiğinde aslında birçok yoldan vazgeçmiş oluyorsun.
Yorucu bir farkındalık bu bizim için.
Çünkü seçimin sadece bir evet değil, sessizce söylenmiş yüzlerce hayır.
Ben de çok şeyin arasından seçtim zamanında ama dönüp bakınca fark ettim ki en çok da seçemediklerim büyütmüş beni.
Mesela bir vardı diyelim çok istiyorsun ama o süreç o kadar karmaşık ki Onu seçmek demek terapiye zam yapmak demek.
Sen de bütçeni seçmiş olabilirsin.
Yani hiç öyle bir şeyin olduğunu bilmiyorum ama hala ara sıra aklına gelen ama adını anmadığın bir yol muhakkak olmuştur diye düşünüyorum.
Her şeyi taşımaya çalışırken kimse güçlü kalamıyor çünkü.
Ve bence insan bir şeyden vazgeçtiğinde sadece o şeyi bırakmıyor.
O şeyin kim olabileceğine dair hayali de bırakıyor.
Ben de bazen dönüp bakıyorum.
Acaba oradan gitsem ne olurdu?
falan diyorum ama sonra da diyorum ki muhtemelen yine kendime rastlardım.
Hepimiz, bakın istisnasız hepimiz biraz oralarda takılı kalıyoruz.
Söylemeden, düşünmeden duramadığımız peki ya diğer yol?
Belki o daha güzeldi.
Yanlış şey seçtiysem.
Bu sorulara muhakkak takılı kalıyoruz.
Psikolojide bunun bir adı var.
Contrafactual self. Yani yaşayabileceğin alternatif sen demek bu.
Bazen kafamızdaki bitmeyen soruların sebebi gerçekten pişmanlık değil, başka bir benliğe duyduğumuz merak.
O benlik nasıl biri olurdu?
Kimleri severdi?
Nerede yaşardı mesela?
Daha mı mutlu olurdu?
Yoksa sadece daha farklı bir yalnızlığı mı olurdu?
Bilmiyoruz bunu. Asla bilemeyeceğiz de.
Tam da burada bence olgunluk başlıyor.
İnsanın seçmediği hayatlara saygı duyması olgunluğu.
Bu düşünceler, yorgunluk bir yana bir bakıma da kalbinin hayatla pazarlık etme hali diyebilir miyiz?
Çünkü bir parçamız hep sonsuzluğu istiyor.
Her yolda yürümek, her ihtimali yaşamak, aman aman hiçbir şeyi kaçırmayayım demek.
Ama yani insanız hepimiz ve insan olmak biraz da sınırlı olmayı kabullenmek.
Ve sınırlı olmak bazen de kalbini kırıyor.
Yaşanmayan hayatların, gidilmeyen yolların, hiç başlamayan hikayelerin yası olur mu?
Ama yaz da bir dönüşüm biçimi değil mi işte?
Bir süre sonra fark ediyorsun.
Gidemediğin yollar da senin sen olmana hizmet ediyor.
Helalleşmek. Bu kelimeyi çok önemsiyorum ben.
Çok kıymetli. Çünkü helalleşmek unutmaktan daha farklı.
Keşkeleri inkar etmeyen, onlara tutunmayı bırakan bir yerden duyuluyor hep bana.
Evet o yol da güzeldi ama ben burayı seçtim diyebiliyorsun.
Mesele de aslında doğru yolu seçmek değil.
Seçtiğin yolu doğru yaşamak.
Çünkü yol sen yürüdükçe anlam kazanıyor.
Senin adımlarınla güzelleşiyor.
Senin emeğinle şekilleniyor.
Ve zamanla anlıyorsun vazgeçmek asla bir kayıp değil.
Bir yere ait olmanın, bir yönü sahiplenmenin bedeli sadece.
Ve bazı ihtimaller...
Sırf gidilmedikleri için güzel kalıyor.
Gitmediğimiz yolları düşünmekten neden alıkoyamayız kendimizi?
Nedir Allah aşkına bu aşırı düşünme yani?
Hadi o çokça bahsedilen overthink'ten ben de bahsedeyim.
Overthinking Türkçe'de aşırı düşünme olarak adlandırılıyor ama mesele sadece çok düşünmek değil.
kontrol edemediğin bir döngünün içine sıkışıp kalmak arkadaşlar.
Yani psikolojide overthinking iki davranışla tanımlanıyor.
Daha böyle farklı terimsel şeylere girenler varsa lütfen itibar etmeyin.
Bir tanesi ruminasyon.
Geçmişte yaşanan bir olayı defalarca zihinde döndürmek demek.
Bir de worrying var.
Gelecekte olabilecek ihtimaller hakkında sürekli kaygı üretme hali.
Yani aslında overthinking ne geçmişi bırakabilen, Ne de geleceği teslim edebilen bir zihnin şimdi olanın içinde yaşayamayışı.
Yani bir duralım burada bence.
Overthinking çünkü bir problem çözme biçimi değil.
Problem üretme biçimi.
Çünkü düşünme kontrol duygusuna benzer bir ilizyon yaratıyor.
Zihniniz yeterince düşünürsem acı çekmem sanıyor.
Düşünürsem kontrol bende diyor ve en kötü ihtimalleri hesaplarsam da başıma gelmez gibi bir yanılgıya düşüyor.
Peki seçmediklerimiz yani gitmediğimiz yollar, overthinking'i nasıl tetikliyor?
Aslında bunun en büyük yakıtı gidemediğimiz yollar, söyleyemediğimiz sözler, başlamadığımız ilişkiler, vazgeçtiğimiz ihtimaller.
Peki bunu kendimize niye yapıyoruz?
Zihnimiz bunu neden yapıyor?
Çünkü zihin tamamlanmamış olan her şeyi açık dosya olarak bırakıyor.
Psikolojide buna Zeigarnik etkisi deniyor.
Yani seçmediğin her yol zihninde kapanmamış bir pencere gibi çalışıyor.
Ve işte overthinking tam burada devreye giriyor.
Birazcık bu Zargarnik'ten bahsedeyim.
Değişik geldi değil mi ismi?
Yani halbuki hepimizin yaşadığı ama adını bilmediğimiz bir durum.
Rus psikolog Bluma Zargarnik fark etmiş.
Demiş ki bitirmediğimiz işler tamamladıklarımızdan çok daha fazla aklımızda kalıyor.
Mesela bir işi yarım bıraktığında ya da bir konuşma yarıda kesildiğinde ya da bir yol hiç gidilmediğinde zihnin oraya takılı kalıyor.
Çünkü beyin tamamlanmamış olana tutunuyor.
Bir türlü kapatamadığın bir sekme gibi.
Ve bu çok enteresan bir şey.
O yarım kalmışlık hissi zihinde daha canlı ve daha parlak duruyor.
Hatta bazen istemeden defalarca oraya dönüyorsun.
Yani dönüp duruyorsun. Beyin tamamlanmayan şeyleri yeniden yeniden önüne getiriyor.
Ya şöyle olsaydı, keşke öyle demeseydim.
Ya olabilirseydim.
Zayganlık etkisi kısaca şunu söylüyor.
Tamamlanmamış her hikaye zihinde açık bir yara gibi durur.
Ve işin ilginç bir tarafını da söyleyeyim mi?
Bu etki bizi hem zorlayan hem de motive eden bir etki.
Çünkü yarım kalan şey tamamlanma ihtiyacı yaratıyor.
Belki de bu yüzden gitmediğimiz yollar özellikle gece uykularımıza düşüyor.
Bitiremediğimiz cümleler, belki kuramadığımız hayatlar, söyleyemediğimiz sözler hep zihnin en ön sırasına oturuyor.
Seçmediklerimizin bizimle alıp veremediği ne diye de düşünmekte çok haklıyız bence.
Buna benim birkaç cevabım var.
Ben böyle cevaplarla seçmediklerimle bağımı daha kolay kesebildiğimi fark ettim.
Mesela kendime ilk olarak diyorum ki, Seçmediğin yolun sonunu hayal edebilirsin ama yaşayamazsın.
İnsan yaşamadığı şeyi tam olarak bilemez.
Belirsizlik büyür ve belirsizlik büyüdükçe zihin devreye giriyor.
Ya o yol benim kaderimse, ya orada mutlu olacaksam, ya kaçırdığımsa, ya yanlış seçtiysem.
Çünkü zihin bilmek istiyor, kalpse hissetmek.
Ama yaşanmadığı için bilgi de, his de var olmuyor.
Sonuç, aşırı düşünme başlıyor işte.
Çünkü zihnin cevaplayamayacağı bir soruyu zihnine sordurup duruyorsun.
İkinci olarak seçmediğin yollar benliğinin alternatif versiyonlarıdır diye kendimi hatırlatıyorum.
Çünkü her seçmediğin ihtimal senden başka bir versiyon yaratıyor.
O işi seçseydim nasıl biri olurdum?
Onunla birlikte olsam hayatım nasıl olurdu?
O şehre taşınsam nasıl biri olurdum acaba?
Zihin bu alternatif benliği merak ediyor.
Merakını cevaplayamıyor.
Overtinking'e dönüşüyor.
Çünkü zihnin en sevmediği şey bilinmezlik.
Üçüncü olarak kayıp korkusu keşke üretimi yapar diye kendimi hatırlatıyorum.
Çünkü seçmediğin yollar hakkında zihnin şöyle düşünüyor.
Belki orada daha bir hayat vardı.
Belki doğru olan oydu.
Belki bu kişi kaderimdeydi.
Ama bu ihtimallerin hiçbiri doğrulanamaz.
Bu yüzden... Overtinking şöyle bir ilizyon yaratır.
Seçmediğin her şey seçtiğinden daha güzeldi.
Gerçekte böyle değil tabii ama zihin hep kaçırılan potansiyeli idealize ediyor.
Ve sen yaşamadığın ihtimale üzülürken yaşadığın hayatın güzelliklerini fark edemiyorsun.
Bu yüzden aşırı düşünme yaşanmayan hayatların matemi.
Seçmediğimiz yolların yasını tutuyoruz.
Çünkü insan sadece kaybettiğine değil, Yaşayamadığına da üzülüyor.
Bu duygu tamamlanmadığı için zihin düşünerek tamamlamaya çalışıyor.
Ama hiçbir senaryo gerçeğin yerini tutabilir mi?
Tutamaz tabii ki.
Bu yüzden düşünme bitmez.
Ve bu yüzden de döngü kırılmaz.
Peki tüm bu konuştuklarımın özeti ne?
Neden seçmediklerimiz bizi bu kadar yoruyor?
Çünkü seçmediğimiz yollar bir belirsizlik bırakıyor, merak oluşturuyor, yarım bir hikaye yaratıyor.
Bir alternatif benlik doğuruyor senden ve bir keşke ihtimali üretiyor.
Aynı zamanda da derin bir yas enerjisi taşıyor.
Ve tüm bunlar zihnin aşırı çalışması için mükemmel bir zemin oluşturuyor.
O yüzden o gitmediğin senlere teşekkür etmeyi öğreneceğiz güzel kardeşim.
Onlar sayesinde buradasın ya bir kabullensek mi?
Kendinin diğer versiyonlarıyla barışmak.
Olmadığın kişiye teşekkür etmek, onun hayalini yaşattığın için, onunla bir süre yürüdüğün için teşekkür etmek ama sonra dönüp kendi yoluna da devam edebilmek.
Çünkü bireyleşme dediğimiz şey dünyadaki her ihtimalin peşine düşmek değil, kendi özüne en yakın olanı seçmek.
Yani kendi merkezinle hizalanmak, seçiminin ardındaki ağırlık senin insan kalabilme çaban.
İnsan bütünlüğe ancak eksiklerini kabul ederek ulaşırmış.
Yani büyümek tam olarak değil, tam olamayacağını kabul etmekle başlar.
Bir yol seçtiğimizde neyi kabul ediyoruz peki?
Her şeyi yaşayamayacaksın, her ihtimali göremeyeceksin, bazı hayatlar senden geçecek ve bazı senler hiçbir zaman var olmayacak.
Bu kabulleniş kolay değil.
Ben de kabul ediyorum kolay olmadığını ama zihin hep diğer beni merak ediyor.
Ya o işe girseydim?
Ya o şehirde yaşasaydım?
Biraz önce de türlü türlü sorular sordum.
Ama Yong'un dediği gibi bu sorular insanın gölgesiyle konuşması.
Yani içindeki olasılıkların yankısı.
Ve onlarla savaşmak yerine onları duymayı öğrenmeliyiz.
Ve her seçimin bir kaybı olur.
Evet yani bundan daha doğal bir şey yok.
Bunu şöyle düşünmek belki biraz rahatlatır seni ve beni.
Bir ağaç bütün dallarını aynı anda büyütemez.
Kimi dalı güneşe, kimi kökü toprağa uzanır.
Ama o ağacın güzelliği tam da bu sınırlılıkta değil mi?
Her şey olamazsın ama bir şeyi tam yaşayabilirsin.
Ve belki de bu insan olmanın en büyük cesareti.
Günün sonunda önemsediğim şey ne biliyor musun?
Kendinin eksik taraflarını reddetmeden kalabiliyor musun?
Bu soruya gerçekten dürüstçe bir yanıtın var mı?
Bir düşünmeni istiyorum.
Bir noktada durup ben elimden geleni yaptım diyebiliyor musun?
Mesele doğru yolu bulmak değil, teçtiğin yolu kendinle doldurmak.
O yolu yürürken değişmek, büyümek ve sonunda da evet ya ben bu hayatı yaşadım diyebilmek nefes aldırıyor.
Ve biliyor musun bir gün dönüp baktığında gitmediğin yollar için değil, kendi yoluna çıkmaya cesaret ettiğin için minnet duyuyorsun.
Çünkü bölümün başında da söylediğim gibi.
Hayat insanın cesaretine göre büyüyor.
Sadece yürüdüğü yollardan değil vazgeçtiklerinden de doğarsın.
Her seçmediğin yol içinden sessizce bir şey fısıldıyor sana.
Şimdi bir düşün yakın zamanda ya da biraz uzak geçmişte ilk aklına gelen seçmediğin bir yol var muhakkak.
Yani buna eminim. Beni yaşamadın ama ben seni büyüttüm diyebilmeyi dene ona.
Çünkü bazı yollar yürünmeden insanın yolunu aydınlatıyor.
En eksiklik gibi duran şey aslında bir ışık taşıyor.
Ve içini ferahlatan birkaç cümleye herkesin ihtiyacı vardır bazen bambaşka birinden.
Gidemediklerim de bana ait.
Onlar içimdeki ihtimallerin sessiz tanıkları.
Hepsine minnet duyuyorum.
O yüzden diyorum ki gitmediğim yollar, gitmediğin yollar, yoluna, yoluma, yollarımıza ışık olsun.
Işığın bazen kederden, bazen kayıptan.
Bazen de cesaretten gelsin ama hep içimden, en içimden gelsin.
Kalbimizin kıyısında bıraktığımız belirsiz ihtimaller.
Dokunmaya çekindiğimiz arzular.
Ya olmazsa diye geri çektiğimiz adımlar.
Hayat bazen okyanus gibi.
Önünde durduğum, nefesini tuttuğum, nereye gideceğini tam bilemediğim bir sonsuzluk.
Ve her dalga bir ihtimal, bir seçim, bir yol.
Bazı dalgalar sana doğru gelir ama sen hazır hissetmezsin.
Kimine yaklaşır, belki sonra geri çekilirsin.
Kimini uzaktan izlersin, kimini kaçırırsın, kimini ise içindeki bir sesle bunun zamanı değil diyerek bırakırsın.
Gitmediğimiz yollar, gidilmeyen yolların bagajları.
O bagajlardan taşıyanlar, belki de hiç dolmayan valizler.
Onlar ruhun zamanlaması ve eksiklik değil, ruhun kendi ritmi.
Surf yapan biri bilir, her dalgaya açılamazsın.
Bazısı erken kırılır.
Bazısı fazla yükselir.
Kimi de seni taşımaz.
Ama okyanus hep yenisini gönderir.
Ve insan büyüdükçe şunu öğreniyor.
Gitmediğin yol kaçırdığın değil.
İçinde bir şeyin şimdi değil dediği bir dalga.
Sadece doğru zamanda doğru dalgayı hissetmek.
Ve büyüdükçe şunu anlıyorum ki doğru dalga doğru zamanda geliyor.
Ve sonunda yeter ki hepimizin yelkenini dolduracak kadar rüzgar olsun.
Kalbinin perdelerini havalandırsın.
Gerisi okyanusun işi.
Sen hazır ol. Dalga zaten gelir.
Beni dinlediğin için teşekkür ederim.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
