
oversharing samimiyeti: söylediklerimi filtrelemezsem ne olur?
27 Kasım 2025 · 26 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Samimiyet dediğimiz şey, aslında cesaretin en çıplak hali ama sanma ki bu kolay bir şey. Çünkü kendini göstermek, başlı başına bir gövde gösterisi gibi. Instagram: sahibinden ihtiyaçtan podcast
Transkript
Herkese selam.
Sahibinden İhtiyaçtan için kırılma noktası bölümlerden birine hoş geldiniz.
Umarım şu an sesimin ulaştığı herkes için her şey yolundadır.
Beni sorma nezaketinde olanlar için de akışta kalabiliyorum.
Bilirim. Ve bunun için de iyi hissediyorum.
Neyse şimdi bugün benim için büyük insanlık için küçük adımlardan birini atıyorum.
Ama ondan önce Spotify ve Apple Podcast'e beni dinlemenizin yanında Instagram'dan da yarattığım içeriklere erişebileceğinizi oradan da etkileşimde kalabildiğimizi söylemek istiyorum.
Yine bir per... Perşembe günü, perşembe sabahı 6.30'a koyduğum bir podcast bölümü.
Aslında birazcık kuralları yıktığım bir bölüm olacak bence.
Şimdi Instagram için açıklamalar kısmına linki koydum ama ismini de söyleyeyim hesabın.
sahibinden ihtiyacıdan.podcast hesabı.
Oradan takipleşirsek çok...
Sevinirim diyeyim. Bilmiyorum artık.
Bir bakın bakalım güzel içerikler var mı?
Beni böyle bir yorumlayın, DM atın.
Bakalım orada biz neler bekliyor.
Orası için de böyle güzel hazırlıklarımız var diyebilirim.
Şu an zaten hani beni hangi platformdan dinliyorsanız oradan da takip butonuna bastığınızı düşünüyorum.
Yani hiç tekrar takip edin klişesine girmiyorum.
Bugün neyden bahsedeceğim?
Şimdi illa bir çerçeveye koymam gerekirse oversharing samimiyeti olarak söyleyebilirim.
Evet söyleyebilirim sanırım.
Bazen böyle bir konu başlığı yaratmak işe yarayabiliyor.
Sonuçta sohbetin akışını öğrenmek sizin hakkınız arkadaşlar.
Yani bu kadar açmışsınız, zahmet etmişsiniz.
Bu kız neyden bahsedecek bir yönden bir söylese güzel olur dediğinizi ben de duyar gibiyim.
Hem bu benim de işime yarıyor.
Benim de gidişatı şekillendirmem için iyi oluyor.
Hadi bakalım ne çıkacak?
Sesim titredi be. Aslında anlatması kolay mı, zor mu bilemediğim bir konu bu.
Çünkü şu an bu mikrofonun başına oturduğumda da, ilk oturduğumda da ulaşabildiğim tüm zihinlere, tüm kulaklara, bakabildiğim tüm yüreklerin içine bir parça olsun cesaret,
bir parça da içtenlik bırakma niyetiyle geliyorum her kayıt.
Bu bölümde evet bu cümleyi söylerken bile biraz karnım ağrıyor.
Çünkü bugün kontrolü biraz bıraktığım bir gün.
İçimden ne geçiyorsa en filtrelenmemiş haliyle buradayım.
Çünkü fark ettim ki tam duygusal bir yere geçmişken yani yükselen ikizler Allah'ın seni bildiği gibi yapsın.
Aklımdan ben bu gecelerin adamıyım.
Serdar Ortaç vangır vangır çalıyor.
Ben bu kendini filtrelemelerin adamı mıyım yoksa?
Neyse sus. Şimdi şöyle bir şey var.
Bizler yani hepimiz farklı farklı pek çok konuda ustalaşıyoruz hayatta değil mi?
Yani hem de bunu küçüklüğümüzden beri yapıyoruz.
Ama bir konuda sanki daha bir ustayız be.
Ne o konu dersen eğer kendimizi filtrelemek derim.
İşte ne bileyim en basitinden hani toplum içinde otururken bacaklarımızı böyle çaprazlamayı ya da ne bileyim birden kahkaha atarken hani böyle ağız dolusu kahkaha atarken bile elinle ağzını kapattığını
ve Bunu istemsizce yaptığını fark ettiğim bir an mutlaka olmuştur.
O dişleri göstermemeyi, ağlarken böyle sesini kısmayı, canım acıyor demeyi bile yutmayı öğreniyoruz.
Ve bu içimize o kadar işliyor ki bazen kendi sesimizi duyma kapasitemizi kaybediyoruz.
Ben de bunu kaybettiğimi fark ettim.
Hiç öyle büyük bir şey değilmiş gibi.
Hayatın akışında hani konuşarak kendimi anlatıyormuş gibi ama Fark ettim ki kelimelerimi keskin bir nasıl derler ona?
Hani bir hassasiyetle kesip biçiyorum.
Yani her şeyi doğru söyleme derdiyle.
Belki de en önemli şeyi yanlış yapıyorum.
Yani kendimi biraz daha kontrollü, biraz daha böyle derli toplu ve hani o mükemmele yakın haliyle göstermeye çalışıyorum.
Buna sebep olan ne yani?
Bırak dağınık kalsın.
Düşüncelerim normal hayat akışında dökülsün.
Cümlelerin varsın yamulsun yani çünkü biliyorum belki de o yamuklukta asıl hikayemi bulacağım.
Belki sen de o yamukluğun içinde kendini duyacaksın.
Şimdi soruyorum kendime söylediklerimi filtrelemezsem...
Ne olur? En kötü ne olur?
Beni yargılar mısın? Yanlış anlar mısın?
Gider misin? Evet olabilir.
Ama belki de kalanların sesi gerçekten duymam gereken sessizlik ve benim buna ihtiyacım var.
Samimiyet dediğimiz şey aslında cesaretin en çıplak hali.
Ama sanmayın ki bu kolay bir şey.
Çünkü kendini göstermek başlı başına bir gövde gösterisi gibi.
Hele de sürekli nasıl görünürüm?
Aman o öyle mi? Aman şuram düzgün olsun falan.
Bu tarz kaygılarla yaşamanı empoze eden bu çağda samimiyeti stil zannedenler bile var.
Bir nevi iç dünyamızı pazarlama kiti gibi sunulduğunu bile görebiliyorum bazen.
Şimdi havalı bir laf edeceğim.
Hepimizin hangimiz kaçımız farkında.
Ama o acıları böyle minimal cümlelerle anlatınca vay be ne derin desinler istiyoruz.
Ama fark ettim ki o gerçek derinlik o sarf ettiğimiz cümlelerin arasındaki kesik kesik nefeslerde.
Şimdi bir dur. Şunu düşün.
En son ne zaman gerçekten içinden geçen bir şeyi olduğu gibi söyledin?
Sonuçlarını düşünmeden, onay beklemeden.
Ya bence çoğumuzun zihninde sürekli bir iç denetmen var.
Küçük ama ciddi bir ses.
Yani ama bak bunu söylersen yanlış anlaşılabilirsin diyor.
Mesela diyor. Bunu söyleme.
Fazla duygusal olur. Aman aman.
Bir de sessiz kal. Dikkat çekme.
Peki neden bu kadar görülmekten korkuyoruz?
Ne hissettiysek onu yansıtmaktan bizi alıkoyan şey ne?
Bugün bu bölüm bir prova değil.
Benim meydan okumam. Belki sen de dinlerken ben de kendime hiç izin vermemişim dersin.
Belki. Yo tam benlik bu konu diyebilirsin ama ne dersen de.
Bil ki burası güvenli bir bölge.
Çünkü ben de sen de burada gerçek hallerimizde var olmak için kalmaya devam ediyoruz.
Filtresiz diyebilirsin, kontrolsüz diyebilirsin ama içtenliğine dair hiçbir şüphen olsun istemiyorum.
Başaramama duygusu bana en ağır gelen şey ben bunu anladım.
Kim olduğumu ne kadar az bilirlerse, kendimi ne kadar az açarsam o kadar az yargılanırım duygusuyla belki de.
Bu 30 küsur bölümü farklı bir dilde anlat.
Yapacağım herhangi bir şey karakterimle birleştirilemez dedim böylece.
Kimse alanıma, sınırlarıma müdahale edemez.
Peki bu podcast'ı yapmaya karar verdiğimde, yapmaya başladığımda kurmak istediğim bağı oluşturmak için kendim açılmazsam, bir adım atmazsam kim bana doğru koşabilir?
Anlattığım her ne varsa sonuna kadar arkasındayım ama sanki dinleyene geçmiyor ve sıkıcı hissettiriyor gibi.
Bu duygunun bana gelmesi boşuna değil bence.
Çünkü aynı şeyi yaparak farklı sonuçlar beklemek en büyük delilik değil mi sevgili Einstein?
Güzel demiş. Senin benimle kahve içiyormuş gibi ya da arabada giderken, yolda yürürken, arkada eşlikçi sesin olabilmen için aramızdaki görünmez duvarı kırmam lazım.
Ben bunu anladım. Öncelikle de kendi gökyüzündeki sessiz cam tavanı kırmam gerekiyor.
Çünkü bazen de samimiyet eşittir risk bir formülü varsa eğer çoğunlukla bu böyle.
Ama bazen o riski aldığımızda Bir bize seninle aynı şeyi hissediyorum dediğinde işte tüm o bariyerler yıkılıyor.
Çünkü insan dediğin görülerek yaşadığını hissediyor.
Ama görülmek için önce görünmeyi göze alman gerekiyormuş.
Ben bunu anladım. İşte bugün biraz da bunun için buradayım.
Söylediklerimi filtrelemediğimde ne olur?
Aslında burada filtreden kastım konuyu belli bir noktaya kadar getirip işte böyle gerekli gördüğüm bilgileri verip Hadi bana müsaade deyip hani kendine iyi bak deyip gidiyorum ya.
Kendimi ne kadar açıyorum?
Yani açmıyorum. İnsanlar yani bu kadar bilgi kirliliğinin içinde neden benim bık bık bık konuşmamı dinlesinler değil mi?
Onları neden kendi arkadaş sohbetimden mahrum bırakıyorum gibi narsist bir yerden hiç sormadım kendime.
Şu an bilinç akışından bu geldi.
Ama... Benim sohbet edecek aynı kafa yapısında olduğum, beni dinlediğini bildiğim insanlara ihtiyacım var.
Ve bu insanların varlığı, onların beni görmesi bir yerde beni korkutuyor.
Nasıl büyük bir çelişki bu?
Bunun cevabını belki bulamayacağım ama arayacağım, aramaya devam edeceğim.
Şimdi dinlerken bir şey netleşebilir sende de.
Ben neyi neden saklıyorum sorusu.
Bir şey de saklamıyorum aslında ama o samimi dili kuramamak sanırım canımı yakıyor.
Yani olduğumu yansıtamamak galiba.
Buna hani mikrofon fobisi mi diyorsunuz artık hani ne diyorsanız.
Aslında böyle fobilere olan da bir insan değilim ama bal bir şey bu yani.
Kamuya açık bir şey yaptığın zaman bence yani herkesin sana kimin eriştiğini bilmeden bir şeyler üretip ben bunu yaptım.
Büyük bir cesaret evet bu.
Ama sadece yaptığım şeyle anılmaktan bahsediyorum.
Galiba orada hani Ecem'in yaptığı şey değil de evet böyle bir şey konuşulmuş.
Bu içerik çok iyi. Ben buradan bunu öğrendim.
Yani bu bilgi her yerde olabilir.
Mesela hani dikkat bozukluğu ve hiperaktivite.
DEP ile ilgili bir bölüm yapmıştım.
DEP ile ilgili binlerce bilgi edinebilirsin.
Video izleyebilirsin, kitap okuyabilirsin, Instagram'da postlar, reelsler görebilirsin.
Ama sahibinden ihtiyaçtan nasıl bunu yorumluyor?
Benim yorumladığım tarz birazcık daha...
Nasıl diyeyim? O sıcaklığı yaratmıyormuş gibi hissediyorum.
Bu kendime bir öz eleştiri bu arada.
en yakın arkadaşımla yüz yüze sohbet edermiş havasına giremememin sebeplerini bulmaya çalışıyorum.
Bu herhangi bir yeni içerik üretecek.
Kendini herhangi bir platformda bu podcast olur, YouTube olur, herhangi bir video içeriği üretmek isteyen ama kendini anlatmak, söylemek istediği, ifade etmek istediği şeyleri yayınlamak
isteyenlere de bir kapı olsun istiyorum.
Çünkü benim 33 bölümlük bir podcast'ım var.
Ve ben bunu söylemeye başlayalı daha 10 gün oldu.
Onun arkasında durup ben böyle bir şey yapıyorum demeye başlayalı.
O yüzden duygularına sahip çıkmak kadar yaptığın her şeyde insanların görmesini beklemeden ben böyle bir şey yapıyorum demek lazım.
Ama işte sahibinden ihtiyaçtan eşittir.
Ecem, Ecem'in yaptıkları olmasın diye bir yandan da kendimi geri çekiyormuşum.
Öyle hissediyorum şu anda. Belki ilerleyen bölümlerde, ilerleyen zamanlarda aramızdaki Bağı kuvvetlendikçe başka cevaplar bulacağız birlikte.
Ama bence güzel bir yoldayız şu anda.
Bir de şunu unutmamak lazım galiba.
Filtresiz olmak her şeyi ulu orta dökmek değil.
Yani bazen de en büyük açıklık, o şeffaflık en doğru yerde doğru kelimelerle ben buradayım diyebilmek.
Ben de bunu yapabilmenin gücünü anlıyorum.
Varsa senin de sakladıkların.
Gel azıcık bırak ortalığa dağılsın.
Yani toplarız sonra. Belki de biraz dağınıklık iyileştirecek bizi.
Çünkü bazen de düzenden çok dağınıklık iyileştiriyor.
Yani son zamanlarda yoğun olarak gidip gelen bir ruh halim varmış gibi biliyor musun?
Şöyle gittiğim bir yol var ve yolun sonsuz sapaklarından birinde gibiyim ama yavaş yavaş inşa ettiğim böyle hani temelini önce içimde attığım bir şeyin ilk katını bitirmişim
gibi hissediyorum. Şimdi o ilk kattaki biten dairelerden birinin balkonuna çıkıp derin bir nefes alıyorum.
Anlatmaya başlıyorum.
15. 16. dakikada da neyi anlatırsın be kadın değil mi yani?
Anlat artık. Şimdi daha önceki bölümlerden herhangi birini dinleyen biri için bu bölüm farklı geliyor.
Çünkü ben de farklı hissediyorum.
Yani bir şey klik etti sanki içimde.
Hani normalde tam bu kayıtları dinlemeden.
Ben uzun uzun okumalar yapıyorum.
Yazıyorum, çiziyorum.
Ama hep böyle aşırı keyif aldığım için de bunları yaparken kendimle ilgili çok bir şey anlatmamaya, yazmamaya kastığımı hiç fark etmedim.
Ta ki birkaç gün öncesine kadar.
Bu eminim dinleyenlere de bir yerden yansıyor.
Ama bunun neden böyle olduğunu anlama sürecinden geçiyorum.
Ve bu bölümü de çok spontane bir şekilde kaydediyorum şu anda.
Muhtemelen bu dinleyeceğiniz bölüm...
araya girecek bölümlerden biri olacak.
Çünkü yani bakıyorum evet her şey yolunda gidiyor.
Bana olan inancını her gün arttıran insanlar var.
Benim zaten en başta İnancım kendime dair artıyor.
Fena sayılmayacak bir şekilde.
Aynı şekilde yine fena sayılmayacak kalitede içerikler üretiyorum ama bir şey eksik yani.
Daha fazla kişiye ulaşmama engelleyen şey ne yani?
Cevabı buldum gibi arkadaşlar.
Benim gerçekten yani kendimi bir duvarın arkasından seslenerek insanlara nasıl sesimi ulaştırabilirim?
Bu şey gibi de anlaşılmasın.
Önceki bölümlerimi asla boklamıyorum ama bir şey eksik.
Her şeyi içimde yaşayıp O duyguları büyütmeye oldukça meyilli olduğum için bu kısmı da kendi içimde halledebileceğimi sanmıştım ama bunun bir sorun olduğunu bile insan kendi kendine olunca anlayamıyor.
Kendi yaş grubuma göre benim daha izole bir yaşamım var.
Belki bundan da kaynaklanıyor ama son 4 gündür farklı farklı insanlardan aynı yorumu alınca dur dedim yani.
Ecem bak burada seni çözmen gereken bir şey var.
Boşuna farklı insanlardan gelen farklı cümleler sana aynı şeyi hissettiremez.
Yani bu arada podcastimin görünürlüğünün artması, kendi görünürlüğümün artması endişesini neden taşıyorum?
Yani bunu bugün vaktimiz yetmezse ayrıca deşelim istiyorum.
Kendi kendime yazıp kaydedip editini, sosyal medyasını yaptığım, yapmaya çalıştığım bir oyun alanı ya burası.
Ben Ecem. Her şeyi kendim, kendi başıma yapabilirim değil mi?
Yardım almayı istemek, çekinmek.
Hani bunları neden yapıyorum?
Neden bu kadar zorlanıyorum bazı şeylerde?
Şunu fark ettim. Bunu neden yaptığımı uzun uzun cevaplamak bile istememişim kendime hiç.
İçimden geliyordu. Anlatmak istediklerim vardı ve hop hemen bir podcast yapayım.
Olmadı bu benim için. Yani bayağı sancı çektim.
Neyin sancısı bu biliyor musunuz arkadaşlar?
Yarattığın şeyin beğenilmeme korkusu temelde.
Çünkü yaptığım şeyde başarılı olmalıyım.
Yani başka türlüsü mümkün değil.
Ama hani başarı kime göre neye göre?
Yani o kadar içime işlemiş ki başarısızlıkta dağılabiliyorum ben.
Hani böyle Cenga'da bir en sağlam duran parçayı çektiğinizi düşünürken birden darmadağın olur ya bütün yapı.
Öyle olacak diye ödüm kopmuş.
Kendi yağımda kavrulayım.
Aman işte ben anlatıyorum çok da özenerek gerçekten kafa yorduğum, gerçekten de birçok insanın ortak noktada buluştuğu konulara değiniyorum ama ya kıramadığım ya da belki de kendime o esnekliği
vermediğim bir duyguya giriyorum.
Bunları fark etmeme neden olan yüz yüze konuşmalarda podcast'imi anlatmaya daha yeni başladım.
Yani ben de böyle bir şey yapıyorum ya dediğimde insanların tepkilerini gördüm.
ne kadar cesurca bir şey olduğunu aslında da duymak gerekiyormuş demek ki.
Yani bende böyle çalışıyor sistem.
Her ne kadar hani başkalarının değil, kendi sesini hareket etmek gerekse de şu an etkileşime dayalı bir alan yaratmaya çalıştığım için mutlaka insanız hepimiz.
Bir etkileşim arıyoruz ve o yüzden bunu göz önünde bulundurmam gerektiğini fark ettim.
Yani neyden çekiniyorum?
Abi yani görünür olursam, kendimi açarsam ne olacağından kuşku duyuyorum.
Ben bunun henüz bir cevabını bulamadım.
Benimle aynı duyguları yaşayan, hisseden birileri varsa mutlaka bana ulaşsın.
Çünkü hangi duygu da olursam olayım hiçbir zaman samimi olmayan bir şey söylemediğimi, anlatmadığımı fark ediyorum.
O yüzden benim için samimiyetin ilk adımı cesaret etmek.
Benim sistemimde bu böyle çalışan bir şey.
Şimdi fark ettim ki birbirimize ses olmaktan başka bir görevimiz de yok aslında.
Ben burada konuşuyorum.
İşte bir odada yalnızım.
Ama bu ses bir yerlerde birilerine denk geliyor, birine dokunuyor.
İşte bunun gücünü sanırım yeni yeni anlıyorum.
Hani oversharing samimiyeti dedim ya en başta.
İşte ben o samimiyeti kendime yasaklamışım.
Daha doğrusu birini korur gibi kendimi sakınmışım.
Ya çünkü çok fazla kendini açınca ne oluyor?
Ya kimse anlamazsa, ya yanlış anlarlarsa, ya beni böyle sevmezlerse, ya giderlerse.
İşte bunlar boş sorular değil.
Yıllarca içimde birikmiş, zihnimde yer etmiş kiracı gibi oturuyorlar.
Hani çık desen de hani hangi tahliye kararını aldırırsan aldır.
Yaratıcı bir şey ortaya koyarken bunlar yine bir hortlakçasına çıktı.
Bakın yani çıktı. Ama gerçek hayatta asla böyle değilim.
Yani böyle olmamayı son 3 senedir falan başarıyorum.
Ama hani sıfırdan yaratıcı bir şey ortaya koyarken onların hepsi tekrar su yüzüne çıktı.
Ya bu çok enteresan bir şey.
Bu hani günlük yaşantımda...
İnsanlarla kurduğum iletişimde hani Ecem olarak var olduğum her alanda o sınırları çok iyi koruyan, kendi bildiğini yapmaktan geri durmayan ve insanların ne dediğini çok da
kafasına... Takmamayı başaran.
Takmamayı derken şöyle bir şey oluyor.
İnsanların bana söylediği şeylerden üzerime almam gereken kadar alıyorum.
Ama içten içe tamamen kendi üretimim olan bir şey yaparken onların her söylediğini sahiplenecek bir boyuta getiriyorum kendimi.
O yüzden de sadece anlattığım kadar, anlatmak istediğim kadar var ediyorum ve bye bye diyorum gibi bir durum oluyor.
Umarım bu bir kişilik bozukluğu değildir.
Yani şöyle bence bir şeyi anlıyorum yavaş yavaş bu yaratıcı dünyayla ilgili.
Eksik kalmak istemiyorum yani bir şey var içimde.
Hep orada duran, bekleyen, belki benim onu beklettiğim.
Çünkü hani hep anlatılır ya kendinden bir parça bırak diye.
Ben anlatacağım şeyi bırakıyorum.
Tamam ama ya o sesin içinde kendim yoksa?
O yüzden hani bugün benim için bir kırılma noktası dedim.
Neymiş o kırılma? Bir cesaret kırığı.
Yani kendi kendimin üstünden o camı kaldırma hali.
Yani kendini kenara koymaya gerek yok ya.
Sırf hani ne bileyim kusursuz görünmek uğruna.
İşte bu içindeki kırıntıları böyle toplamaya çalışmak yani.
İçimdeki kırıntıları böyle bir elin teliyle toplamaya çalışmak.
Ama bu öyle böyle bir tel değil.
Yani paslı. Hani değdikçe acıtıyor.
Neyin farkı? Vuruyor biliyor musun?
İyinin karşıtı.
Kötülük değil. Mükemmeliyetçilik.
Kırıntılarla koşan kadınlarda çok derin bir yaranız mı var?
O bir kapıdır diyor. Bizim onun kapı olduğunu...
Görmemiz gerekiyor. Bir kapı olarak yaklaşmamız lazım acıya.
Mesela galiba Batak romanındaydı.
Orada da kambur bir insan bir insan değildir diyor.
Bir insandı bir kambur.
Yaşadığımız tüm olumsuzluklarla birlikte onlarla kurduğumuz ilişki üzerinden gelişebildiğimizi anlatan güzel bir cümle bence.
Bilmiyorum aklıma öyle yeri geldi söyleyeyim dedim.
Yine duramadım alıntı yapmadan.
Belki kendi hikayende, kendi dilinde yaşadığım bir şeylere yakın geliyor mu bilmiyorum ama ortak bir şey olduğunu düşünüyorum.
Saklanmak yorucu bir şey.
Görünmek cesaret istiyor.
Ben bu cesaretin en büyük adımını bu podcast'e senelerdirmayı düşünürken birden bir podcast hesabı alarak sağladığımı düşünüyorum ama her şeyin bir...
adım daha ötesi olduğunu unutmadan yapmak gerekiyor bunu.
Hani o en kolay yeriymiş belki.
Çünkü görünmeyince bence içten içe çürüyoruz.
Ya çiçek açmak için buradayız hepimiz.
ismini bile bilmediğimiz, belki kokusunu daha önce hiç duymadığımız bir çiçek gibi açmaktan bahsediyorum.
Kendimi de, işte etrafta bıraktığım cümlelerime de ta da ata bir hal olduğum, şu an bu masaya da bir bakıyorum, bir boş bakışlar atıyorum.
Yani belki de bu podcastı yapmaya yeniden cesaret ettiğim gün, işte ilk kaydımı tamamladığım, ilk bölümümü yayınladığım günün ardından ilk defa kendime tekrar ben buradayım diyorum.
Ve iyi ki buradayım. Ve en büyük teşekkürüm sana.
İyi ki sen de buradasın.
Şimdi artık yavaş yavaş burayı kapatma zamanı.
Ama bu bölüm kapanış gibi de değil.
Bir başlangıç gibi hissettiriyor bana.
Sanki sırtımdaki kamburu bırakmış gibiyim.
Sen de buradaysan.
Dinlediysen. Benimle bu halimi gördüysen, duyduysan.
Tekrar söylüyorum. İyi ki varsın.
Çünkü bazen bir kelimeyi duymak, paylaşmak bile yeter ya.
İşte o his bende şu an.
Kendime ses olurken sana da eşlik ettiysem ne mutlu bana.
Çünkü bu yol yalnız bir yol gibi başlıyor.
Ama hiç öyle devam etmiyor, hiç öyle bitmiyor.
Ben bugün biraz daha gerçek, biraz daha kırılgan olduğumu, kırılganlığını da bazen işte utandırdığını, kim zaman...
ürküttüğünü bilerek bu kaydı yapıyorum.
Çünkü biliyorum ki aynı zamanda birbirimize en çok yaklaştığımız yer orası.
Kaydettiğim bir cümleye takıldım.
Geçen hafta uçak seyahatim vardı ve başka bir şey yazacakken notlarıma işte birden önceki yazdıklarıma bakayım dedim.
Çok çok yakın bir zamanda şunu yazmışım.
Balık kendi denizinin farkında değil.
Yıllarca böyle yaşamış.
Kaç kişi dinliyor acaba beni?
Bana şunu düşündürdü bu cümle.
Sen de ne hissediyorsan bana yaz.
Sanki nefes almışsın ama fark etmemişsin bunca zaman.
Zaten bir suyun içindesin ve o su seninmiş.
Ama sen asla farkında değilsin.
Sahip olduğum alanı, dediğim yeri gözümün önüne koymadan yüzmüş yüzmüş hani o kulaçları atmış ama yani ulaşamadan hedefine.
Hedef mi demeliyiz bunu bilmiyorum.
Belki yeteri kadar açılmadan demeliyiz.
Yorulmuş ve bırakmış.
Yani hep başka kıyılara bakmakla meşgul olduğum için kendi okyanusumu unutmuşum gibi bir his.
Şunu da kabul etmek çok zor ama çok gerçek.
Düşündüklerimi yapmadığım her gün lanetime dönüşüyor.
İçimde bir blokaj gibi, biriken bir şey gibi.
Ya o fikri hayata geçireceğim ya da işten içe çürüyeceğim.
Bu ikilem beni yutan bir kapan gibi, belki seni de yutan bir kapan gibi.
Anlatacağın şeyler varken susmak, elinde bir elman varken aç kalmak gibi.
Kendi kendini sabote etme hali.
Bunu söylemek o günü daha mı anlam yükleme sebep olur bilmiyorum ama söyleyebileceğim tek şey geçiyor.
Yeter ki o anları büyütüp devam ettirmeyin hayatınızın merkezinde.
Merkezde sadece kendiniz olsun, kendinizin en olmak istediğiniz halini koyun çekirdeğinize.
Mesela bana kendi değişimine el ver.
vermen lazım dediği hiç sesin.
Bazen en çok kaçtığım ama en doğruyu söyleyen yerden fısıldıyor.
Çünkü bu değişim dışarıdan bir alkışına gelmiyor.
Beklediğin o ilgi, o onay bir türlü seni tamamlamıyor.
Asıl eksik olan şey kendine dönmek ve tüm şeffaflığıyla kendini açabilmek.
Belki de kendine elini uzatmak, o acıya elini koymak.
Ben bugün tam da bunu yapıyorum.
Belki ilk kez böyle kendimi ortaya koydum.
Belki ilk kez ben bunu yapıyorum alan alsın deme cesaretini burada da gösterdim.
Biliyorum bu değişimde cesaret de önce içten başlıyor.
Bu bölümü kaydederken fark ettim.
Yani benim kendi iç sesimle olan savaşım böyle.
Kendi denizimde boğuluyormuşum.
Çünkü düşündüklerimi yapmadığım her gün lanetime dönüşüyor dedim ya biraz önce.
Bir fikir, bir his, bir ses içimde birikiyor.
O sessizlik sanki benim sesimi yutuyor.
Her ertelenen cümle, her sonra bakarım dediğim hayal içten içe o denizi bulanıklaştırıyor.
O yüzden bugün birbirimize şöyle diyelim mi?
Ben kendi denizimi kendim bulabilirim.
Olmak zorunda değilim.
Yüzmeyi biliyorum, yola çıkmayı biliyorum.
Suskunluğun dibine çöküp bir gün çıplak bir cesaretle yeniden konuşmayı biliyorum.
Kendine el vermenin ne demek olduğunu fark edenleriz biz değil mi?
Çünkü bir kere o eli kendine uzattın mı sana uzatılan başka ellere farklı bir gözle bakıyorsun.
Hepsi gidebilir diyorsun zaten.
Geriye kendi elin kalır biliyorsun diyor.
Burası sahiden bir oyun alanı benim için.
Ama oyun bitti demiyorum.
Sadece bugünlük duralım.
Nefes alalım. Bir sonraki bölümde yine yoldayız.
Yine kırılırız belki ama yine toplarız.
Çünkü hayat böyle bir şey.
İşte böyle. Biraz dağıldım.
Biraz topladım. Biraz kendime kızdım.
Çokça sarıldım ama biliyorum ki bir kaydın ötesinde bir şey yaşadık bugün.
Çünkü ben içimde bir şeyleri saklı tutarken dünya da benden bir şeyleri saklıyordu belki.
Hemen değil belki yavaş yavaş.
Belki biraz üstü kapalı ama artık görmezden gelmeden.
Siz de bir yerlerde, sen de bir yerlerde kendi denizin farkında olmadan yüzüyorsun.
Belki bir şey seni de geri çekiyor.
Düşündüklerini ertelediğin bir yer var mutlaka.
Kendine el vermek, kendine izin vermek zor ama mümkün.
O yüzden bu bölüm burada bitsin ki sen de biraz dur, biraz düşün, biraz kendi sesini duy.
Ben de bunu yapacağım. Dinlediysen, sabırla buraya kadar geldiysen.
İyi ki varsın. Ses sesi buluyor derler ya.
İşte bugün seni buldum.
Sen de beni. Bir sonraki bölüme kahveni de al gel tamam mı?
Her perşembe sabahı yeni bölümle buradayım.
Kendine iyi bak ve unutma.
Deniz senin. Ses senin.
Her şey senin.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
