
normal sandıklarımız gerçeğimiz olmak zorunda değil
24 Temmuz 2025 · 24 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
insan, en çok ne zaman terk eder kendini biliyor musun? sevilmek için susması gerektiğini sandığında. anlaşılmak için kendini küçülttüğünde.
Transkript
Selam! Bugün sadece bir kitaptan değil, bir uyanıştan, bir fark edişten ve belki de en çok kendimize yeniden bakma cesaretinden bahsetmek istiyorum.
Burası hayatın hızından, beklentilerin ağırlığından ve bastırdığımız duyguların sesinden biraz uzaklaşabildiğimiz bir yer.
Bu hafta neyden bahsedebilirim diye düşünürken 10.
bölümü devirdiğimizi fark ettim.
Çoğunlukla anlattıklarımın...
Hep bir arayışa, kendine bakmaya, kendimizle meselemizi halletmeye odaklı olduğunu gördüm.
Bu sorularla ve yanıtlarını arayışla daha onlarca bir bölüm çıkar zaten ama bu hafta özellikle bir süre önce başladığım ama henüz bitiremediğim
Gabor Mate'nin Normal Efsanesi kitabından yola çıkıyorum.
Cevapları yolda birlikte de çoğaltabiliriz belki.
Ve instagram üzerinden Sahibinden İhtiyaçtan'.podcast adresinden de her bölüme özel üretilmiş içeriklerimizi, spontane dizi, film içeriklerini, bazı anlar ve hislerin
güzelliklerini paylaşıyorum.
Podcast kanalı olarak aynı cevapları aradığımız, birlikte sorguladığımız bir platforma dönüşmesine çabalıyorum buranın.
Yaşadığımız tüm duyguların, en başında da bu hayatın sahibiyiz ve Yolda ihtiyacımız olan en temel şey anlamak, anlaşılmak ve anlatmak.
Sahibinden ihtiyaçtan da bunun aracı olduğu için minnet doluyum.
Dediğim gibi bugün kendimize sorduğumuz ama cevabını hep ertelediğimiz soruları bu kitap üzerinden açmak istiyorum.
Çünkü bazen hasta olmadan da iyileşmek mümkün.
Bazen başkalarının gözünde normal görünürken içten içe ne kadar da uzaklaşıyoruz kendimizden.
Ve bazen sadece biri çıkıp desin istiyoruz.
Bu senin suçun değildi ama artık senin sorumluluğun.
Bugün her şeye bir anlam verme çabamızdan, o çaba olmadan açığa çıkan duyguların, düşüncelerin akıp gitmesinin keyfine varmak istiyorum.
Bazı duygular gelir darmadağın eder bizi.
Gabor Mate'nin Normal Efsanesi adlı kitabı hayatın içinden çok tanıdık gelen bir soruyla başlıyor.
Biz gerçekten sağlıklı mıyız yoksa sadece buna alıştık mı?
Bazı duygular gelir, darmadağın eder.
Anlamaya çalışmazsınız.
Çünkü bazen hayat susar.
Enkazın altından nasıl çıkılır kimse anlatmaz.
Ama şunu öğrendim ki şifa var.
Ve her yara kendi merhemine yürüyor.
Erwin Yalom der ki sadece yaralı biri iyileştirebilir.
Jung ekler, yaran yoksa şifaya gücün yetmez.
Çünkü iyileşmek önce kanamayı kabul etmek.
Her yere kendini iyileştirmeyi öğretir ve sonunda anlarız.
Her iz bir yol bulur, bir yolunu bulur hayatta.
Biz gerçekten sağlıklı mıyız yoksa sadece buna alıştık mı?
sorusunun cevabından önce biraz tanıyalım bu soruyu soran kişiyi.
Kimdir Gabor Mate? Macaristan doğumlu Kanadalı bir hekim ama onu sadece bir doktor olarak tanımlamak eksik kalıyor.
O travma konusunda dünyaca tanınan bir düşünür.
Yıllarını madde bağımlılığı, dikkat eksikliği, kronik hastalıklar ve psikolojik acılarla yaşayan insanlara adamış biri ama yaptığı şey sadece semptomları tedavi etmek değil.
O semptomların altında yatan duygusal, sosyal ve toplumsal kökenleri açığa çıkarmaya çalışıyor.
Travmayı sadece başımıza gelen kötü olaylar olarak değil de o olaylar olurken içimizde olup biten, görünmeyen kayıplar olarak tanımlıyor.
Özellikle çocuklukta duygusal olarak görülmeyen, duyulmayan, bastırılan bireylerin nasıl sessizce bedenlerine hastalıkları, ruhlarına yalnızlığı, ilişkilerine
bağımlılığı taşıdığını anlatıyor.
Normal efsanesinde bize şu soru yöneltiliyor.
Acaba biz toplum olarak hasta mıyız ve bunu fark etmeyecek kadar mı normalleşmişiz?
Modern toplumda normal sayılan pek çok şeyin aslında yaralayıcı olduğunu söylüyor.
Nedir bunlar? Bitmeyen bir meşguliyet hali, duyguları bastırmak, sınırları yutmak ya da yok saymak, Başarı için ruhunu feda etmek, sevilmek
uğruna kendinden vazgeçmek.
Ve biz bunları öyle içselleştirmişiz ki kendimizi yavaş yavaş yitirdiğimizi fark etmiyoruz.
İşte tam burada Mate'nin cümlesi çarpıyor insana.
Travma yalnızca başınıza gelenler değildir.
Travma içinizde olup bitip sonra da sizinle kalandır.
Mate'ye göre toplum bize şöyle diyor.
Ne hissettiğin önemli değil, ne ürettiğin önemli.
Yeterince hızlıysan değerlisin.
Duygularını kontrol et, yoksa zayıf görünürsün.
Ama bu mesajlar çocukken bize sevgiyle mi geçti, yoksa korkuyla mı yerleşti?
Birçok insan çocukken ağlamaması gerektiğini öğrendi.
Çünkü ağlamak şımarıklıktı.
Sınırlarını çizmemesi gerektiğini öğrendi.
Çünkü naz yapma denmişti.
kızgın olamaması gerektiğini öğrendi.
Çünkü saygısızlık sayılmıştı.
Ve sonra büyüdük.
Ama içimizde bastırdığımız o çocuk hala susmaya devam et.
Okuduğum kadarıyla kitabın en güçlü mesajlarından biri bu kadar çok insan ansiyete yaşıyorsa bu kişisel bir bozukluk değil de bu kolektif bir çarpıklığın işareti demek oluyor.
Yani aslında biz hasta bir sistemin içinde sağlıklı kalmaya çalışıyoruz.
Ama sistem hasta olduğu için sağlıklı olanlar dışlanıyor.
Yavaş olanlar tembel, duygularını gösterenler zayıf, sınır çizenler bencil sayılıyor.
Böylece kişi kendini koruyamaz hale geliyor, başkaları için kendinden vazgeçiyor, sevilmek için özünü bastırıyor ve bunu normal zannediyor.
Babamete burada çok keskin bir soru soruyor.
Acaba normallik dediğimiz şey?
Toplu bir bastırma hali olabilir mi?
Kitap sadece teşhis koymakla kalmıyor, çözüm olarak da bizi bir yerlere götürüyor.
Yavaşlamak, hissetmek, bedenle tekrar bağ kurmak ama en çok da kendimize doğru dürüst bakabilmek.
Mate iyileşmenin ilk adımının farkındalık olduğunu söylüyor.
Yani bir durmak, bir nefes almak ve kendine sormak.
Ben şu an kimin hayatını yaşıyorum?
Bu hız, bu meşguliyet, bu bastırılmışlık gerçekten bana mı ait?
Ve sonra bir başka cümle bırakıyor önümüze.
İyileşme, kişinin yeniden kendine sahip çıkmasıdır.
Bu kitap neden önemli?
Normal efsanesi sadece psikolojik değil, felsefi, politik ve toplumsal bir kitap bence.
Bu kitap bizi kendimize geri çağırıyor.
Normal denen şeyin ardındaki sessiz acıyı gösteriyor ve şöyle diyor.
Acını bastırmak seni güçlü yapmaz.
Acını anlaman seni özgürleştirir.
Belki bu podcast'ı dinlerken kendinize şu soruyu sormak istediniz.
Ben gerçekten iyi miyim?
Yoksa sadece alıştım mı?
Çünkü belki sizin normalliğiniz bir zamanlar susturduğunuz bir arzunun, bastırdığınız bir sesin, hala içeride sizi bekleyen bir yansıması.
Biraz da sessiz travmalardan bahsetmek istiyorum.
Yani kimsenin fark etmediği, hatta bizim bile travma olarak tanımlayamadığımız ama bedenimizde, ilişkilerimizde ve iç sesimize yankılanmaya devam eden o derin yaralardan.
Çünkü gabormatiğe göre travma sadece fiziksel, ani ve dramatik olaylar değil de duyulmamak, görülmemek, anlam bulamamak da olabilir.
Travma bazen bir kelimenin eksikliğidir, bir sarılmanın olmayışıdır.
Ve belki de en çok sizin orada olmadığınız bir çocukluğun içinden geçip büyümektir.
Travma başımıza gelenler değil derken geleneksel anlayışa göre travma büyük olaylarla tanımlanıyor.
Savaş, kazalar, taciz, şiddet, ölüm.
Evet bunlar açık ve derin yaralar bırakır.
Ama Mate bir adım daha ileri gider ve der ki Travma sadece başına gelen şey değildir.
Travma o şey olurken içinde olup biten ve sonra da seninle kalan şeydir.
Yani sizin dışarıdan normal görünen bir evde büyümüş olmanız içeride sessizce yok sayıldığınız gerçeğini değiştirmiyor.
Çocukken annesinin gözlerinin içine bakıp orada kendini göremeyen bir çocuk için bazen travma hiç bağırmadan geçer.
Babası onu hiç dövmedi belki.
Ama hiç dinlemedi de.
Övgü aldı ama görülmedi.
Karnesi hep iyiydi ama kalbi ne hissediyor kimse sormadı.
Ve o çocuklar şöyle öğrendi.
İyiyim çünkü başıma kötü bir şey gelmedi.
Ama bir noktada o iyilik maskesi ağırlaştı.
Yorgunluk, tükenmişlik, ilişki problemleri, boşluk hissi, anksiyete ve bedensel ağrılar.
Tüm bunlar aslında konuşmayan bir geçmişin bugünkü yankıları olabilir mi?
Travma konuşmaz ama beden konuşur.
Bu noktada Mate diyor ki beden asla yalan söylemez.
Yani siz susmuş olabilirsiniz ama migrenleriniz bir şey söylüyor olabilir.
Bağırsak sendromunuz size bir çocukluk anınızı anlatıyor olabilir.
İlişkilerinizde sürekli aynı döngüye düşmeniz yıllar önce bastırdığınız bir güvensizlik duygusunun sahnesi olabilir.
Çünkü çocukken içimizde bir ses susmak zorunda kaldı.
Korkularımızı yuttuk, gözyaşlarımızı kuruttuk ve içten içe şöyle dedik.
Ben fazla geliyorum galiba.
Böyle olursam sevinmem.
Daha az hissetmeliyim.
İşte bu travmanın sessiz formudur.
Çocukken en temel iki ihtiyacımız var.
Bağ kurmak ve özgün olmak.
Yani hem sevilmek hem de kendimiz gibi kalabilmek.
Ama çoğu zaman bu iki ihtiyacımız çatışır ve biz şöyle bir seçim yapmak zorunda kalırız.
Özgün olursam sevilmem, o zaman kendimi bastırayım.
Yani gülmek istemediğimizde güleriz, ağlamak istediğimizde susarız, kızdığımızda içimize atarız ve deriz ki annem kızmasın.
aman aman babam uzaklaşmasın, beni terk etmesinler.
İşte o anda özgünlüğümüzü bırakırız.
Bir daha hiç geri dönmemek üzere kendimizi terk ederiz.
Yetişkinliğe geldiğimizde o çocuk hala içerlidir ama artık sesi çıkmaz.
Sadece ağrır.
Boşluk hissi, anlamsızlık, tatminsizlik, bir şey eksik hissi.
Hepsi o terk edilmiş çocuğun dili olabilir.
Mate'ye göre iyileşmek, Geçmişi değiştirmek değil, geçmişte size ne olduğunu bilmek bile iyileştirici olabilir.
Yani sizin o zamanlar kendinizi neden terk ettiğinizi anlamanız, bugüne geri dönmeniz için bir davet olabilir.
İyileşmek şudur, ben oradaydım, küçüktüm, anlamadım ama şimdi anlıyorum.
Travma size bir daha aynı olmayacağın bir şey yaptıysa, şifa size bir daha terk etmeyeceğiniz kendinizi hatırlatır.
Belki bu podcast size biraz o sesi duyurabilir.
İçeride konuşmayan ama hep hissedilen sesi.
Baş başa bırakmak istediğim bazı düşünceler var sizde.
Yaşadıklarınızı küçümsemeyin.
Kendinize abartıyorum demeyin.
Duygularınızı bastırmayın.
Olgunluk sanmayın.
Çünkü duygularınız geçmişinizin arşivi.
Ve iyileşmek o arşivde tozlu bir sayfayı çekip şöyle demek.
Ben o zaman burada yoktum ama artık buradayım.
Ben burada duymadığınız kelimeleri birlikte kurmak için varım.
Normal efsanesi şu ana kadar bana duygularla beden arasındaki o gizli geçidi göstermeye başladı diyebilirim.
Kendin olmak başkalarının senden vazgeçmesine neden olabilir.
Ama kendinden vazgeçmek asla telafi edilemez.
Kendin olmak bazen normal olmamayı göze almaktır.
Bu kitaptan ilhamla iki temayı sorguluyorum.
Bağ kurmak mı, uyum sağlamak mı ve toplumun hızına yetişmek neyi kaybettiriyor?
Hayatınızda var olan siz misiniz yoksa sadece uyum sağladığınız haliniz mi var?
Çocukken ihtiyacımız olan iki şeye tekrar dönüyorum.
Neydi? Biri bağ, diğeri özgünlük.
Bağ kurmak, sevilmek, kabul edilmek, ait olmak demek.
Özgünlük ise ne hissediyorsak onu hissetmeye izin vermek.
Yani kendimiz olmak, sınır çizmek, ifade etmek.
Ama bu iki ihtiyaç çoğu zaman aynı anda karşılanmaz.
Birini alırsak diğerini feda etmek zorunda kalırız.
Ve çocuklar her zaman bağ seçer.
Çünkü hayatta kalmak için sevilmeye, kabul edilmeye ihtiyaç duyarlar.
Özgünlük bu denklemde bir lüks.
Ve biz o lüksü bırakırız.
Gabor Mete der ki uyum sağlama becerisi çocukken hayatta kalmanın yoludur.
Ama yetişkinlikte bu uyum kendimizle bağımızı kopardığımız bir mezara dönüşebilir.
Yani aslında çok uyumlu, çok anlayışlı, çok güçlü diye etiketlenen bizler belki de sadece çok erken unutmuşuzdur kendimizi.
Ben böyleyim dediğimiz şeyin aslında...
Böyle olmak zorundayım olduğunu fark ettiğimiz o yer.
Şifa da orada başlar.
Çünkü her fazla uyum bir eksik kendilik doğurur.
Sizin olmayan bir gülümsemenin ardında gözlerinizin içine bakan biri sizi görebilir mi?
Şimdi bir başka soruya geçelim.
Modern dünyanın hızı bizi nereden koparıyor?
Bugün herkes bir şeyin peşinde.
Daha verimli olmak, daha üretken olmak, daha az hissetmek.
Hissetmek fazla zaman alıyor çünkü.
İyileşmek bile hemen olsun istiyoruz.
Ama ruh hızla işlemez.
Ve beden bu hızın karşısında yavaşlamaya çalıştıkça çığlık atar.
Migrenler, yorgunluklar, iç sıkıntıları, sabahları yataktan kalkamama, kronik ağrılar hepsi birer beden sinyali olabilir.
Çünkü siz hızlandıkça Bedeniniz beni unutuyorsun diye bağırıyor.
Mate burada çok önemli bir şey söylüyor.
Yorgunluk çoğu zaman dinlenememekten değil, kendin olmamaktan kaynaklanır.
Yani bütün gün kendiniz olmadan yaşarsanız gece dinlenmekle geçmez.
Yastık da sizi dinlendirmez.
Çünkü içinizdeki çocuk hala sessizce ben ne zaman var olacağım diye fısıldıyor.
Peki bunu çözmek mümkün mü?
Evet ama bu hızla değil yavaşlıkla olacak.
İlk adım durdurmak.
Sürekli çalışan bir zihni bir günlüğüne dökmek.
Gülmeye mecbur hissettiğiniz anlarda kendinize şu soruyu sormak.
Gerçekten gülüyor muyum yoksa rol mü yapıyorum?
Bir ilişki içindeyken şu soruyu içten içe fısıldamak.
Şu anki halim sevilmeye çalışıyor mu yoksa sadece kendim miyim?
Yani şunu demek aslında.
Ben kimim?
Eğer onay alma zorunluluğum yoksa?
Bu sorular acıtabilir ama aynı zamanda özgürleştirebilir.
Belki çocukken bağ kurabilmek için özgürlüğünüzden vazgeçtiniz.
Ama artık çocuk değilsiniz.
Artık hem bağ kurabilir hem de kendiniz kalabilirsiniz.
Ay ama sen çok hassassın lafını eminim en az bir kere duymuşsunuzdur.
Bir bakın bakalım fazla hassaslığınız aslında bastırılmış duygularınızın sesi olabilir mi?
Herkesi memnun etme haliniz, küçükken reddedilmemek için geliştirdiğiniz zekice bir hayatta kalma yolu olabilir mi?
Ama o yolları yürüdünüz artık, yetiştiniz ve şimdi o çocuğun elinden tutup geri getirmenin zamanı.
Yavaşlayıp, duyup.
Hatırlayıp ve en önemlisi kendinize geri dönüp.
Uyum sağlamak için kim olmak zorunda kaldıysanız şimdi o kişiden yavaş çağrılabilirsiniz.
Şimdi sizden bir şey rica edeceğim.
Bir anlığına sessizleşip bedenlerimize kulak verelim mi?
Şu an tam olarak nereniz ağrıyor?
Boynunuz mu geriliyor?
Midenizde bir baskı mı var?
Yutkunamıyor musunuz ya da kalbiniz mi sıkışıyor, nefesiniz mi daralıyor?
Bedenin bir dili olduğunu hatırlamak için onu dinlemek gerekiyor.
Beden kelimeleri söyleyemediğini anlatır.
Gabor Matel'in çalışmalarında altını çizdiği en güçlü gerçeklerden biri şu.
Bastırılmış duygular bastırılmış bedenlere dönüşüyor ve bu bedenler sonunda bir yerden çatlamaya başlıyor.
Migren fibromyalji, bağırsak sendromu, astım, otoyemin hastalıklar ve hatta bazı kanser türleri.
Bunlar yalnızca fiziksel hastalıklar değil, bazen yıllarca konuşulmamış acıların, yutulmuş öfkelerin, görülmemiş ihtiyaçların sessiz çığlıkları.
Çocukken öfkelendiniz ama kimse sizi duymadı, üzüldünüz ama hadi neşelendir, travma yaşadınız ama unut gitsin dediler.
Unutmadınız, bedeniniz unutmadı.
Çünkü beden hafızanın en eski, en sadık taşıyıcısı.
Ve bazen bir sırt ağrısı, hiç ağlayamadığınız bir gecenin tortusu.
Bazen bir mide krampı, hep içine attığınız hayırların toplamı.
Peki neden bastırıyoruz?
Neden bedenimize yük yükledikçe yüklüyoruz?
Çünkü çocukken bir seçim yapmak zorundaydık.
Kendimiz olmak mı yoksa sevilmek mi?
Ve neredeyse hepimiz aynı kararı verdik.
Sevilmeyi seçtik.
O zamanlar içimizden geçenleri net bir dille ifade edemediğimiz için dış dünyaya göre şekil aldık.
Annemiz üzülmesin diye ağlamamayı öğrendik.
İyi çocuk olmak için duygularımızı bastırdık ve her bastırışta biraz daha uzaklaştık kendimizden.
İçimizde bir ben vardı.
Ama giderek fısıltıya döndü sesi.
O ben bazen sabah işe gitmek istemeyen yanımız, bazen biriyle tartıştıktan sonraki düğüm olan yutkunmalarımız, bazen hayır demek isterken tamam
diyen yanımız.
Matei işte bu noktada çok net bir uyarı yapıyor.
Eğer çocuk özgünlüğüyle sevilmemişse, kendi olduğu gibi kabul edilmemişse, ileride o özgünlük...
yerini sürekli bir uyum savaşına bırakır.
Ve bu savaş bedenle ödenir.
Siz suçlu değilsiniz.
Çocukken kendinizi bastırmak zorunda kaldıysanız hayatta kalmak için yaptınız.
Bir çocuğun başka çaresi olamaz ki.
Ama artık yetişkiniz ve şu soruyu rahatça ve yavaşça sorabiliriz.
Olmam gereken biri olmadan önce ben kimim?
Ve işte bu sorunun cevabını ararken...
Bedenimiz fısıldayacak.
Çünkü o hala orada.
O çocuk hala orada.
Bekliyor sevinmeyi, kabul görebilmeyi, ifade edebilmeyi.
Ne bedenimiz ne de ruhumuz yalan söyler.
Ama biz çok uzun zamandır kendi içimize yalan söylüyoruz.
İyiyim diyoruz, değiliz.
Mutluyum diyoruz, değiliz.
Güçlüyüm diyoruz, oysa yorgunuz.
Ama artık...
Başka bir yol var. İyileşmek.
Yavaşlamak. Gerçek duygularımıza, bedenimize ve o bastırılmış seslere kulak vermek.
Çünkü bazen en büyük cesaret dışarıya güçlü görünmek değil, içeriye doğru yavaşça dönmek.
Ve o çocuğa sarılıp şunu diyebilmek.
Artık seninle ilgileniyorum.
Artık sen bastırılmayacaksın.
Artık senin sesin de değerli.
Bugün biraz kendimize doğru yürüdük ve bu her şeyin başlangıcı olabilir.
Bugün belki içinizdeki o çocuğun sesini biraz daha duydunuz.
Belki uzun zamandır susurulmuş duygularınızı ilk kez bu kadar net fark ettiniz.
Sadece kendinize şöyle dediniz.
Dur, hisset ve dinle.
Unutmayalım, iyileşmek bir varış değil bir hatırlama süreci.
Bir kendine yeniden yaklaşma cesareti.
Bu bölüm bittiğinde hayat değişmeyebilir.
Muhtemelen de değişmeyecek ama belki de artık kendinize biraz daha yakın hissedersiniz.
Bir sonraki bölümde yeniden buluşmak üzere.
Kendinize iyi bakın ve hep hatırlayın.
Hisleriniz hayata açılmayı hak ediyor.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
