
sahibinden ihtiyaçtan.
Transkript
Bazen hayat bizden aynı anda hem kök salmamızı hem de çiçek açmamızı ister.
Bir yanımız güvenmek, tutunmak, bir yere ait olmak isterken bir yanımız özgürleşmek, büyümek, çiçeklenmek ister.
Ve işte tam o arada kalmak en insani halimizdir.
Köksüzlük rüzgarda savrulmaya benzer ama diğer yanımız görünmek, açılmak, renklerini dünyaya sunmak ister, çiçeklenmek ister.
Ve işte tam bu ikilikte yani köklenme ve çiçeklenme arasında sıkıştığımızda aslında insan olmanın en çıplak haline dokunuruz.
Hayatın sana hiç şu soruyu sorduğu oldu mu?
Gerçekten kim olduğunu biliyor musun?
Bu aralar köklenmek, bir yere ait olduğunu hissettiğinde zamanın işleyişinin nasıl farklı olduğunu düşünüyorum.
Bunu ancak zaman kavramıyla ölçebiliyorum çünkü bu sadece bir his ve köklenmek de...
çiçeklenmek de, niyet etmek de aslında tek bir noktada buluşuyor.
Kendini bilmek.
Bunun en civcivli yanı şu, kendini bilmek söylenildiği kadar kolay değil.
Başlı başına kendi özümüze, kendi köklerimize inebilmek bir mesele.
Kimsin sen sorusunu nasıl yanıtlıyorsun mesela?
Kolayca adını, yaşını söylüyorsun muhtemelen, varsa hemen mesleğini anlatıyorsun.
Hangi şehirde yaşadığından bahsediyorsun?
Ama hakiki cevaplarda, derinlerde sanki cevaplar gitgide bulanıklaşıyor.
Çünkü aslında çoğumuz kendimizi dışarıya bakarak tanımlıyoruz.
Başkalarının gözünden, toplumun kalıplarından, bize öğretilen değerlerden.
Tam da bu noktada Jung'un en çarpıcı cümlesi gelmez mi aklımıza?
Dışa bakan rüya görür, içe bakan uyanır.
Bu cümle aslında hayatın özeti bir öğreti.
Biz dışarıya baktıkça, başkalarının onayına, toplumun beklentisine, ailemizin bize biçtiği rollere tutundukça bir rüyanın içinde kalıyoruz.
Sanki bir Matrix'in o sahte dünyasında kuralları başkalarının yazdığı bir oyunda rol alıyoruz.
Ama içimize dönmeyi seçtiğimizde işte asıl uyanışımızı başlatıyoruz.
Ve uyanmak köklenmenin ilk adımı.
Çünkü köklenmek sadece bir yere, bir ilişkiye ya da bir şehre ait olmak demek değil.
Köklenmek önce kendine ait olmayı öğrenmek demek.
Çiçeklenmek de o içsel aitliğin, o uyanışın dışarıya taşması demek.
Ama dürüst olalım biz bu çoğu zaman ikisini de yanlış yapıyoruz.
Bazen sırf köklenme arzusuyla bize ait olmayan topraklara tutunmaya çalışıyoruz.
Yanlış ilişkilere.
bizi tüketen işlere, ait hissetmediğimiz şehirlere.
Sırf kök salmak uğruna toprağın bize yabancı olduğunu bile bile orada kalıyoruz.
Sonrasındaysa çiçeklerimiz açmıyor.
Açsa da kısa sürede soluyor.
Bazen de tam tersi oluyor.
Çiçek açma isteğimiz, görünme arzumuz öyle ağır basıyor ki köksüz kalıyoruz.
Sanki kendi köklerimizi kendimiz çürütüyoruz.
Hep daha fazlasını ararken köklerimizden kopuyoruz.
Dışa bakan rüya görür, içe bakan uyanır cümlesi aslında tüm yolculuğumuzu özetliyor.
Dışarıya bakarak başkalarının onayında kök salmaya çalıştığımızda bir rüyanın içinde kalıyoruz ama içimize döndüğümüzde yani kendi köklerimizi keşfettiğimizde gerçek anlamda
uyanıyoruz ve gerçeğimizi yaşamaya başlıyoruz.
Neden köklenmek istiyoruz peki?
Hepimizin asıl ihtiyacı olan ne?
Jung yine bu noktada diyor ki insanın hayatındaki en büyük açlık bir yere ait olma açlığı.
Ama aynı zamanda da kendin olma çağrısı.
Ait olmak isteriz çünkü köklerimiz olmadan varlığımız savrulur gibi düşünüyoruz.
Sadece ait olmayı istediğimizde, sadece kök salayım yeter ki bir yere tutunabileyim dediğimizde zorladığımız şey ne?
Asıl mesele köklenirken çiçeklenebilmek bence.
İnsan hayatının ortasında karşılaştığı en büyük krizin kim olduğunu bilmemek olduğunu söyleyen Jung'a burada da hak vermek işten bile değil.
O çiçek açma isteği, parlama, görünme, özgürleşme arzumuz bizi köksüz bırakıyor ya bazen.
Gerçek özgürlük kökenerek açabilmekte.
Biz genelde ait olmak için kök salıyoruz.
Görünmek için çiçek açıyoruz ama çoğu zaman bunları kendi özümüz için değil, başkalarının beklentileri için yapıyoruz.
Aslında kendi bahçemizde değil, başkalarının bahçesinde köklenmeye çalışıyoruz.
Bu gerilimi ve ikiliyi çok güzel anlatan bir söz yine Jung'tan.
İnsanın en temel yolculuğu bireyleşme yolculuğudur.
Yani kendin olma yolculuğu.
Bu yolculukta iki şey kaçınılmaz.
Bir yandan köklenmek, yani bilinç dışındaki gölgelerimizle yüzleşmek.
Diğer yandan çiçeklenmek, yani potansiyelimizi yaşamak.
Kök salarken açabilmek.
Aslında bunu biraz da kuantumla birleşmekte hiçbir beis görmüyorum.
Çünkü çokça hayallerden, isteklerden, niyetlerden...
İste olsun manifestlerinden dolu bir bulanıklığın içindeyiz ki bilimsel olarak da yaklaşmadığınız zaman buralarda kaybolmanız, ristimale uğramanız da çok mümkün.
Kuantumun açısından baktığımız zaman bu kökleri niyetlerimiz olarak görebiliriz.
Çünkü kuantum bize şunu söyler.
Evrende her şey titreşimdir.
Enerji titreşir ve niyetlerimiz o titreşime yol veren en güçlü köklerimizdir.
Eğer niyetlerimiz bulanıksa köklerimiz de zayıf olur.
Ama niyetlerimiz safsa toprağa sağlam bir şekilde tutunuruz.
Çiçeklenmek yani hayallerimizi dünyaya göstermek işte o köklerden beslenir.
Niyetlerimiz köklerimizdir.
Çiçeklerimizse yaşantımızda gördüğümüz sonuçlardır.
Bir film sahnesini hatırlayalım Interstellar'da.
Cooper uzaya çıkarken aslında köklerinden yani kızına duyduğu sevgiden besleniyordu.
Onu hayatta tutan ervene açılmasını sağlayan şey kökleriydi.
Niyeti de çok berraktı.
Kızına bir gelecek bırakmak.
İşte bu yüzden çiçeklenebildi.
Yani evrene doğru açılabildi.
Ama burada bir tehlike var.
Bazen köklenme ihtiyacı o kadar güçlü olur ki bizi yanıltır.
Eğer kafamızı sürekli görünmeye, göz önünde olmaya yorarsak yani sadece çiçek açmak için öyle çok uğraşırsak köklerinden yani kalbinden, aidiyetinden kopmak işlem bile değil.
Bu yüzden köklenmek birine tutunmak değil önce kendine ait olmak demek.
Çiçeklenmek ise kendi rengini korkmadan dünyaya sunmak.
Belki köklenmek bir eve, bir dosta, bir sevgiye yaslanmak demek.
Ama en çok da kendine sadık kalmak.
Ve çiçeklenmek sadece başkalarına görünmek değil, aynada gördüğün gözlerde parlamak.
Tanrılar Okulu kitabında şunu söyler.
İnsanın en büyük yanılsaması kendini bir kurban sanmasıdır.
Oysa insan kendi gerçekliğinin tek yaratıcısıdır.
Bu cümle köklenmek ve çiçeklenmek metaforunu bambaşka bir yere taşıyor kalbimde.
Çünkü köklerimiz sadece ailemiz, şehrimiz ya da çevremiz değil.
Asıl köklerimiz niyetlerimizdir.
Tanrılar Okulu kitabını okudum mu bilmiyorum.
Okumadıysam mutlaka önerimdir.
Ben yaklaşık 10 yıl önce okumuştum.
Ve hala elimin en sık gittiği kitabım.
Bir hayat öğretisi gibi.
Okudum bitti gibi değil kesinlikle.
Kitapta sıklıkla şu vurgulanıyor.
Düşüncelerin, duyguların ve niyetlerin hayatının tohumlarıdır.
Yani biz aslında kendi bahçemizin hem toprağı, hem kökü, hem de çiçeğiyiz.
Eğer köklerimiz korkuya dayanıyorsa çiçeklerimiz de solgun olur.
Ama köklerimizi özgürlüğe, sevgiye, cesarete ekersek çiçeklerimiz dünyaya ışık saçar.
Bu cümle beni çok çarpıyor.
Gerçeklik dışarıda değil, içeride başlar.
İçinde olmayan hiçbir şeyi dışarıda bulamazsın.
Bu aslında kuantum fiziğinin söylediğiyle de aynı şey.
Gözlemci gözlediği şeyi etkiler.
Biz nasıl bakıyorsak dünyada öyle görünür.
Çünkü düşünce niyetin tohumu, niyet kökün kendisi, hayat ise açan çiçektir.
Tanrılar okulunda buna da benzer bir öğreti var.
İnsan düşüncelerinin efendisi olduğunda kaderinin de efendisi olur.
Hayat bize bir seçim dayatmıyor.
Biz hem köklenip hem çiçeklenebiliriz.
Ama bunun yolu kendini bilmekten, niyetlerine sahip çıkmaktan geçiyor.
Tanrı okulunda da yazdığı gibi, felsefede de ilgili olan varsa temel bir öğreti, insanın en büyük görevi kendini bilmektir.
Çünkü kendini tanıyan dünyayı değiştirir.
Kendini bildiğinde hayat da seninle birlikte çiçek açıyor.
Birlikte çiçekleniyorsun onunla.
Belki sen de uzun zamandır bir rüyanın içindesin.
Başkalarının toprağına kök salmaya çalışıyor.
Başkalarının rengine çiçek açmaya uğraşıyorsun.
Ama belki de artık içe bakma zamanı.
Çünkü asıl köklerin orada.
Çünkü köklerini bilen çiçeklerini korkmadan açıyor.
Ve işte o zaman kendi gerçek bahçeni yaratıyorsun.
Ve belki de bütün mesele o bahçeye niyetle bakabilmek, onu sevgiyle büyütebilmekte.
Hayatını değiştirmek için önce düşüncelerini değiştir.
Düşüncelerini değiştirmek için önce kendine dön.
Kendine dönmek cesaret gerektirir.
Çünkü en zor yüzleşme insanın kendiyle yaptığıdır.
Kendini bilmek sadece ben neyim, hangi burç tanım, hangi meslek bana uygun demek değil.
Bu daha derin bir şey.
Bir tür köklenme. Hani çiçeklenmeden önce kök salarsın ya.
İşte insanın içsel yolculuğu da öyle.
Önce kökleniyoruz.
Kendi gölgelerimizle tanışıyoruz.
Karanlığımızla barışıyoruz.
Sonra yavaş yavaş çiçek açıyoruz.
Çok bahsettin.
Nedir bu kendini bilmek?
Kendini bilmenin yolları var mı?
Diye olabilirsin. Sıralı biliste tabii ki sunamam.
Çünkü her yolculuk kendi akışında güzel.
Her birimizin hikayesi apayrı ama...
Senin yoluna ışık tutar belki diye.
Neler yapılabilir?
Birlikte bir bakalım. Her gün birkaç dakika bile olsa ne hissettiğini, hangi düşüncelerin gelip geçtiğini yazmak inanılmaz besliyor insanı.
Bilinç dışını bilinçli hale getirene kadar ona kader dersin diyor Jung.
İşte yazmak bilinç dışını yavaş yavaş görünür kılıyor.
Kendini tanımak için bazen tüm sesleri kısmak gerekiyor.
Sosyal medyanın, insanların, hatta kendi iç sesimizin yarattığı gürültüyü birazcık kısmamız lazım.
Birkaç dakika sessizlik, meditasyon, zihnin en derinindeki fısıltıların sana ulaşmasını sağlayacak.
Yine kuantuma döndüğümde hepimiz enerjiden ibaretiz.
Niyetlerimiz köklerimizdir.
Ne ekersek oraya hayat yöneliyor.
Sen hangi kökten besleniyorsun?
Ailenden, kültüründen, inançlarından taşıdığın hangi hikayeler bugün seni büyütüyor?
Hangileri seni zindiriliyor?
Bu soruyu kendine sormak, kendini bilmenin kapısını aralar.
Kendi ahiliyet arayışında, kendine ait bir oda yaratmanın hikayesini yazdığını düşün.
Çünkü insan önce kendi içinde bir eve sahip olmalı ki dışarıda köksalabilsin.
Hayatına giren insanlar aslında senin aynaların.
Hoşuna giden de, kızdıran da, kıran da onların hepsi senin bir parçanı gösteriyor.
Gölge arketipi de tam olarak ifade edilen şey bu.
Görmek istemediğimiz parçalar başkalarının üzerinden bize görünür oluyor.
Ve en önemlisi kendine karşı dürüstlük ve iyi niyet.
Bazen ben böyle değilim diyerek kaçıyoruz ama içten içe biliyoruz.
O yüzden sor kendine ben kimim?
Gerçekten ne istiyorum?
Hangi hayatı yaşamak istiyorum?
Bu sorulara her gün döndüğünde kendi köklerini sulamaya başladığını fark edeceksin.
Şunu da hatırla. Kendini bilmek bir varış noktası değil.
Bir yolculuk. Bir ömür sürecek.
Bir dans aslında. Bazen düşeceksin.
Bazen unutacaksın. Ama her içine döndüğünde kendine her dürüst bakışında uyanmaya biraz daha yaklaşacaksın.
Kendini bilmek dediğimiz şey aslında tüm evreni bilmenin ilk adımı.
Çünkü sen evrenin bir yansımasısın sadece.
İçine baktığında dışarıyı, dışarıya baktığında içini gördüğün bir yansıma.
İnsanlığın bugün en çok ihtiyacı olan şey de tam olarak bu.
Kendini bilmek. Çünkü çoğumuz dışarıdan gelen seslere öyle alıştık ki içimizden yükselen fısıltıyı duyamaz olduk.
Oysa kendini bilmek neye kızdığını, neye kırıldığını, neyi sevdiğini, hangi anda çiçek açtığını fark etmek.
Kendini bilmek aslında hayata karşı dürüstleşmek.
İnsanın özünde olması.
kendinde kalabilmesi, her gün daha çok eklediğimiz şeyleri azaltmakla başlıyor.
Biraz daha sessizlik, biraz daha dürüstlük, biraz daha cesaret.
Kendini bilmek, dünyayı değiştirmeden önce kendi içindeki iklimi anlamak ve belki de en çok ihtiyacımız olan şey başkalarının gözünde değil, kendi kalbimizin içinde kendimizi
bulmak. O yüzden bugün de kendinle buluşmayı unutma.
Çünkü özünde olduğunda...
Hayat zaten seni tamamlar.
Kendine çok iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
