
Her şeyi anlamaya çalışan hiçbir şey anlamaz; kendini anlayan her şeyi anlar.
Transkript
Selam selam. Bugün sana Overtinkistanların en güzelinden sesleniyorum.
Ayy. Kusurlarıyla sevilebileceğine aramızda kaç kişi inanıyor acaba?
Çok merak ediyorum. Heh gel bu hafta da buradan yak diyenleri de duyar gibiyim.
Siz de gelin. Hepiniz gelin.
Teker teker gelin. Şu konuyu bir konuşalım artık gerçekten.
Hani bir tane şey sözü vardı.
Nerede o? Hatta geçen gün Instagram'da...
Sahibinden İhtiyaçtan hesabından attığım damta vardı ya ne yazdım ben onun metnine herkes kusurlarıyla kusursuzun peşindeyken
biz sabahları savunuyoruz demişim günaydın yakşamlar ya da ilk geceler artık ne zaman dinliyorsan şöyle sorularım var sorunlarım
olduğu gibi Hadi gel, şimdi bütün kusurlular olarak kusursuzu aramanın ve kusursuzca sevilmenin ne menem bir şey olduğunu birlikte anlayalım.
Hazırsan başlıyoruz.
Bazen sevilmekten korktuğunu fark ettiğin oldu mu?
Kolay sevgi sana garip geliyor, zor olansa her zaman daha mı çekici?
Bugün birlikte işte bunların nedenlerini keşfedeceğiz ve kusurlarınla sevilmek mümkün mü?
Bunu göreceğiz. Öncelikle Türkiye'nin bir psikososyal durumuna bakalım.
Nasıl bir dünyada yaşıyorsak içinde bulunduğumuz kültürün de hem psikolojik hem de sosyolojik etmenleri de bizim bu kusur, kusursuzluk, sevme, sevilme
döngülerimizi oldukça eskiliyor.
Türkiye'de insanlar yorgun.
Arkadaşlar bu net bilgiyi yayalım.
Yorgun çünkü ekonomi, belirsizlikler ve sosyal baskılar.
Herkes bir çaba gösterme yarışında.
Ama bunların yanı sıra en çok da görünür olma korkusu yorgunluk yaratıyor.
Görünmek risk, sevilmek güven, rahatlıksa tehdit gibi hissediliyor.
Toplum olarak psikolojik desteğe açız ve kaynaklarımız sınırlı.
Terapi ücretlerine de baktığınız zaman...
Kendi kendimizin doktoru olacağız.
Ya da ben bu yüksek lisansı halledip sadece lisans diplomalı değil, yüksek lisans diplomalı bir klinik psikolog olarak sahibinden ihtiyaçtan dinleyicilerine amme
hizmeti vereceğim.
Ücretsiz. Tamamen.
Bu günleri beraber atlatıyoruz.
O günlerde de yan yana olacağız.
Merak etmeyin. Yani insanlar sevilmeye değil onaylanmaya alışmış değil mi toplumumuzda?
Çoğumuz hem görünmekten korkuyoruz hem de gizlice sevilmek istiyoruz.
Tam da burada mesela ortaya çıkıyor kusurlarınla sevilme konusu.
Şimdi cevabı bölümün içinde birlikte buluyoruz ama kusurlarımızla sevilmek, rahatlığı, netliği ve kendini gösterebilmeyi öğrenmekle başlıyor.
Artık hazır olduğunu düşünüyorum.
Hadi başlayalım biz de.
Bazen biri seni sevmeye başlıyor ve gerçekten ama yani seviyor.
Sen de böyle bir içten içe bir huzursuzluk, bir böyle için almıyor sevgiyi değil mi?
Çünkü o rahat, kolay bir sevgi.
İşte burada reactance devreye giriyor.
Zihnin diyor ki özgürlüğüm kısıtlanıyor.
Böyle kolay sevilmem mümkün değil.
Ve sen farkında olmadan kendini göstermeyi kesiyorsun.
Kusurlarını saklıyorsun.
Şimdi bunu bir düşünelim.
Cebimize koyalım.
Hayatında seni gerçekten görebilecek biri olsa sen ne kadarını ona gösterirdin?
Ve daha zor bir sorum var.
Sen kendini ne kadar görmek istiyorsun?
Şimdi az önce reactance'dan bahsettim.
Sosyal psikolog Jack Bram'in reactance teorisine göre insan özgürlüğü kısıtlandığında o özgürlüğü geri kazanmak istiyor ve bunu geri kazanmak için de psikolojik bir tepki üretiyor.
Bu tepkiye reactance yani psikolojik direnç deniyor.
Ve bu direnç yalnızca romantik ilişkilerde değil, günlük yaşamın her alanında karşımıza çıkabiliyor.
Özetle özgürlüğümüzün kısıtlandığını hissettiğimiz her an tetiklenebilen bir şey bu.
Trafikte de olabilir, arkadaşlık ilişkilerinde, iş hayatında.
Yani özgürlüğün kısıtlandığı her durumda devreyi Bu farkında olmasan bile çocukluktan gelen inanç sistemlerin kontrol ihtiyacı ve alışkanlıklarla
birlikte davranışına yön veriyor.
Birkaç soru hazırladım bununla ilgili.
Belki kendinde kaldığın bir anda yanıtlamak istersin.
Küçük bir not defterin varsa not etmeni ya da telefonun notlar kısmına yazabilirsin.
Neden zor olanı istiyorsun?
Neden seni istemeyen sana çekici geliyor?
Kolay sevgi gerçekten sıkıcı mı?
Ve neden tehdit gibi hissediyorum.
Şimdi çocuklukta kusurlu olma özgürlüğün kısıtlandıysa yetişkinlikte de şu iç yasayla yaşıyorsun.
Gerçek halimle kalırsam bağım kopar.
Ve sonra biri gelip olduğun gibi iyisin dediğinde de hani yüzeyde bu rahatlatıcı olsa da derinde bir böyle kimliğin sarsılabiliyor.
Çünkü sen yıllar boyu sevgiyi çaba olarak kodlamışsın ve çabasız sevgi bir yabancı gibi geliyor.
E yabancı olansa her zaman bir tehdit gibi algılanır.
Burada reactions ters yönde de çalışabilir.
Nasıl mı? Eğer sen sevginin zor kazanılması gerektiğine inanıyorsan kolay sevgi özgürlüğünü tehdit eder.
Evet. Çünkü kimliği şu olabilir.
Ben çabalayarak sevilen biriyim.
İşte kusurlarınla sevilmek tam burada başlıyor.
O tepkiye direnmek.
Kendini düzenlememek, görünür olmanın riskini göze almak ve buna rağmen durabilmek.
Gel seninle minik bir egzersiz yapalım.
Bugün kendini tetikleyen bir anı fark et.
İçinden geçen tepkiye, reactance tepkisi de ve sadece bir düşünce olduğunu hatırla.
Peki neden bize net olarak gelen bir sevgi bazen sıkıcı hissettiriyor?
Çünkü net sevgi dopamin üretmez.
Tamamen belirsizlik üretir.
Belirsizlikte de kişi sürekli tetiktedir.
Tetikte olmak yoğunluk yaratır.
Ve bu yoğunluk çoğu zaman aşkla karıştırılıyor.
Oysa güvenli bağda yoğunluk değil düzen yani bir istikrar vardır.
Ve düzen travmaya alışkın bir sinir sistemi için başlangıçta çok sönük gelir.
Kusurlarını sevilmek demek mükemmel olmak değil.
Kusur düşüncesi geldiğinde kaçmamayı öğrenmek demek.
Asıl sormamız gereken soru şu.
Kendimi düzenlemeden birinin yanında kalabilir miyim?
Kolay gelen bir sevgi anında nefes al ve bu benim için güvenli bir alanda.
Sadece hisset.
İyi gelecek tecrübeyle sabit.
Şimdi farklı bir teorisine geçiyorum.
Bob Lee, John Bob Lee, onu bağlanma teorisinden biliyoruz.
İnsan için en büyük korku yalnızlık değil, bağın kopması.
Güvenli sevgi tanıdık değil, belirsizlik ve çaba alışkın olduğumuz duygulardır.
Peki tanıdık olan ne?
Beklemek, kendini kanıtlamak ve bunun için bir emek sarf etmek.
Bir de zihnin başka bir oyunu var.
Adrian Wells, İngiliz klinik psikolog ve akademisyen, metakognitif terapi yaklaşımının kurucusu, özellikle ansiyete, işte bu overthinking, aşırı düşünme halinden
ve takıntılı düşünceler üzerine çalışıyor.
Ve diyor ki, sorun gerçekten düşündüklerin mi yoksa o düşüncelerle ne yaptığın mı?
Cevap net, sorun düşünceler değil, düşünceler hakkında senin ne düşündüğün.
Bu metakognisyon denen kavram düşüncelerini fark etme ve onlarla nasıl ilişki kurduğunu görme becerisi.
Yani yetersizim düşüncesi problem değil.
Bu düşünce doğru ve tehlikeli inancı asıl problem.
Biz çoğu zaman eğer kusurlarımı kontrol etmezsem, eğer kendimi düzenlemezsem, eğer hep güçlü görünmezsem sevilmem.
Ama bu bir gerçek değil.
Bu sadece zihinsel bir alarm sistemi.
Bir de zihnin tehdit modu var.
Hani biri sana yaklaşınca zihnin hemen taramaya başlıyor.
Acaba beni terk eder mi?
Acaba bu ilgisi geçici mi?
Acaba ben yeterli miyim?
Falan gibi sorular geliyor insanın aklına.
Tüm bu sorulardan uzak olsun hepimizin zihni.
Bu Wells'ın bilişsel dikkat sendromu dediği döngü aslında.
Şimdi düşünce geliyor. Bunun gelmesini hiçbirimiz engelleyemeyiz.
Sen onu analiz ediyorsun.
Sonra tekrar analiz ediyorsun.
Kontrol etmeye çalışıyorsun onu.
Böyle olunca da sevgi bir bağ olmaktan çıkıp bir performans alanına dönüşüyor.
Yani sevilmek...
Neden kontrol kaybı gibi geliyor acaba diye de bir soru canlandı şu an zihnimde.
Bunun cevabı galiba görünür olmakla alakalı.
Görünür olmak riskli bir şey.
Sosyal psikolog var.
Festinger, Amerikalı bir kişi.
1950'lerde yanlış hatırlamıyorsam.
Bilişsel çelişki.
Cognitive dissonance diye bir...
teorisi vardı ve basitçe hani şöyle açıklıyordu.
Zihnin iki şey çeliştiğinde rahatsız oluyor ve bu rahatsızlığı azaltmak istiyor.
Ne olabilir bunlar? İnançların, davranışların ve asıl gerçeklik.
Zihinde şöyle bir inanç var diyelim.
Bu mekanizma böyle çalışıyor.
Ben zor sevilen biriyim inancım var.
Sonra biri geliyor ve seni çok net yani kolay ve açık şekilde seviyor.
Hani zihnin diyor ki bu bilgi benim kimliğimle uyuşmuyor.
Yani ya da de diyebiliriz.
Burada üç seçenek oluşuyor.
Ne yapıyorsun? İnancını değiştiriyorsun.
En zor olan bu ama yapmamız gereken bu.
Gerçeği kabul etmek daha da zor.
Bir de durumu sabote etmek.
Tahmin edersin ki bu seçenek arasından çoğu insan üçüncüyü seçiyor.
İlişkilerde peki nasıl görünüyor bu?
Seni seven biriyle sıkılmak, bir şey eksik hissi, durduk yere böyle bir soğumak, kusur aramak, kaçmak.
Sonra da böyle bilmiyorum ya.
Pek içime sinmiyor ya da o klasik cümleyi kuracağım.
Sorun sende değil bende gibi de bir şey gelebilir.
Ama aslında sorun olan şey kişi değil.
Zihninin eski hikayeli...
Kusurlarımla sevilmek mümkün mü?
Gelelim asıl sorumuza.
Cevap evet. Ama şöyle değil.
Mükemmelim ve o yüzden seviliyorum.
Cevap bu değil. Cevap tam tersi.
Eksik hissediyorum.
Eksiklerim var, kusurlarım var.
Kusurlarımı biliyorum ve buna rağmen onlarla kalıyorum.
Kusurlarımla sevilmek demek birinin yanında güçlü olmak zorunda hissetmemek.
Bazen fazla olmak, bazen kırılmak, bazen çelişmek ve buna rağmen dünyanın dağılmadığını görmek.
Kusurlarınla sevilmeyi öğrenmek.
Yetersiz olduğuma dair düşüncelerim olabilir ve ben bu düşüncelerle savaşmak zorunda değilim.
Metakognizm yaklaşımından bahsettik biraz önce.
Buna bu yaklaşım aynı zamanda detached mindfulness diyor.
Yani düşünceyi düşünce olarak görmek.
Beni bırakacak diye geçiriyor olabilirsin ama onu analiz etmeden, çürütmeye ya da kanıtlamaya çalışmadan sadece fark edeceksin.
Şu an zihnim bir tehdit senaryosu üretiyor.
Ve bırak o gelip geçsin.
Berrak Yurdakul'un yanlış hatırlamıyorsam şöyle bir cümlesi vardı.
Zihnim gökyüzü, düşüncelerimse gökyüzündeki bulutlar.
Yani onlar evine misafir olarak gelsin, kapıdan içeri girsin ama onları oturtup onlara çay ikram etme.
Gelip geçsin diye anlatıyordu.
Tam kelimeleriyle ifade edememiş olabilirim ama ana teması buydu.
Bana çok iyi gelmişti.
Düşüncelerimle en çok mücadele ettiğim anlarda duymak iyi geliyor böyle şeylere.
Yani... Şimdi sana küçük bir egzersiz önerim var.
Bir dahaki sefere biri sana güzel bir şey söylediğinde zihnin ama diye başlasa bile o amayı takip etme.
Sadece içinden şunu de.
Bu bir düşünce.
Ve sus.
Kabul et, al, teşekkür et.
Bazen iyileşme daha iyi düşünmek değil.
Sahip olduğun herhangi bir düşünceye daha az inanmakla olur.
Büyük bir paradoks gibi de düşünebilirsin bunu.
Sevgi özgürlük demek.
Ama travmatik bağlanma deneyimi olan biri için özgürlük tehlike gibi hissediliyor ya.
Bu yüzden bazı insanlar kendini zorlayan partneri seçiyorlar.
Belirsizliği heyecan sanıp kabul gördüğü ya da daha güvenli olan yerlerde sıkılıyorlar.
Yani itiraf zamanıysa buyurun oturalım masaya.
Hayatım boyunca ben de zor olanı seçtim.
Geç yazan, net olmayan, biraz karışık, mesafeli.
Belki sen de onlara aşık oldun.
Ama artık bunun neden olduğunu biliyorsun.
Çünkü onların yanında hep bir mücadele vardı.
Kendini kanıtlıyordun.
Daha güzel, daha sakin, daha az talepkar oluyordun.
Aslında o adama ya da kadına değil onun yarattığı mücadeleye bağımlıydın.
Belirsizlik aşk gibi geliyor çoğu zaman.
Çünkü belirsizlikte kendini kanıtlama alanı her zaman var.
Ama net sevgi, net sevgi bir ayna.
Bu bölümü dinledikten sonra geçmişe dönüp baktığında o aynada ne gördün?
Ben senin yerine söyleyeyim biraz.
Sen de kendi cümlelerine, kendi kendine anlatabilirsin.
Ben kusurlarımla kalmaya hazır değildim.
Kusurlarımla sevilmekten korkuyordum.
Çünkü o zaman saklanma özgürlüğümü kaybedecektim.
Belki çok kolay gelen sevgiye güvenemiyorsun.
Ama mesele o kişi değil.
Sen sevilmek istiyorsun ama sevilmek için savaşmamayı henüz öğrenmedin.
Bugün Türkiye'de yaşanan psikososyal durum sadece bireysel psikolojik sorunların toplamı değil, toplumsal güvenin, geleceğe inancın, gerçek bağların ve sosyal destekteki boşlukların
bir yansıması. Çünkü sadece bireyler değil, toplum da kendini açıkça göstermekten, güven duymaktan ve hasarsız bağlanmaktan korkuyor.
Gülcan Özer'in birine güvenmek için ne olmalı sorusunda verdiği cevaplar geldi aklıma bu sabah.
Karşındaki güvenilir olmalı.
Senin güvenmeyi bilen biri olman lazım ve ikinizin karşı karşıya gelmesi lazım demişti Gülcan Hoca.
Bugün kendine şunu sor.
Beni gerçekten görebilecek biri olsa ben ona ne kadarını gösterirdim?
Ve daha da önemlisi ben kendimi ne kadar göstermek istiyorum?
Bir sonraki bölüme kadar aynada gördüğünün Tüm kusurlarıyla sevebilmen ve sevilmeyi bilen biri olabilmen dileğiyle.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
