
kötü zamanlardan nasıl çıkarız? zaman en çok gerçekle temas etmeye cesaret eden insanların nefesine ihtiyaç duyuyor.
Transkript
Merhaba. Bazen hissettiklerimiz bizden çok daha önce başlıyor.
Henüz adını koymadığımız duyguların çoktan anlamları çizilmiş oluyor.
Birileri nasıl sevinilir, nasıl korkulur, ne zaman üzülünür.
Hepsini biz doğmadan önce kararlaştırmış gibi.
Ve biz o kararlaştırılmış hisleri üzerimize alıyoruz.
Hiç sorgulamadan.
Bu acı bana mı ait?
Bu sabır gerçekten benden mi geliyor?
Yoksa sadece öğretilmiş bir tür sessizlik mi?
Bazen sadece duruyorum, hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey düşünmeden.
Ama sonra içimden bir şey geçiyor, geçmişten çok öncesine ait gibi.
Bir iz, bir ses, bir bakış.
Bana ait sandığım ama tam olarak tanımlayamadığım bir his.
Ve işte o anda başlıyor.
Kendime şunu sormam gerekiyor.
Bu duygu gerçekten benim mi?
Bir yere doğuyoruz.
Sadece ev değil bu.
Sesin yankılandığı bir zemin gibi.
Sokağın rüzgarı bile nasıl hissedeceğini öğretiyor insana.
Kahkahanın sesiyle bile ölçülüyor bazen karakterimiz.
Ve zannediyoruz ki ne hissediyorsak oyuz.
Ama belki de sadece o anda ne hissetmememiz gerektiğini öğrenmişizdir.
Gülmek ayıp olabilir.
Öfkelenmek yersiz.
Ağlamak zayıflık.
İstediğini dile getirmekse bencilce.
Sonra bir gün içimizden geçen duyguyla dış dünyada gördüğün arasında bir fark olduğunu fark ediyorsun.
Ve orada bir çatlak oluşuyor.
O çatlaktan zamanla kendi olmanın yalnızlığı sızıyor.
Kolay değil. Kendi duygunu seçmek çoğu zaman yalnızlık getiriyor.
Çünkü topluluklar ortak hislerde buluşmak istiyor.
Ayrı hisseden ise dışarıda kalıyor.
Kendi duygusunu inşa eden...
Önce yalnız kalır. Yine de insan kendi sesini sadece sessiz kalınca duyabiliyor.
Ve bazen kendi kalbinde tanımadığı bir ritim varsa orada kendi gerçeğini başlatıyor.
Bugün burada sadece kendinle kalabildiğim bir yerde şunu sorman için bu bölümü kaydediyorum.
Bu his gerçekten bana mı ait?
Üzerime giydirilen, öğretilen, bastırılan değil.
Benim olan nerede başlıyor?
Ve benim olanı yaşamak için hangi duygularla vedalaşmam gerekiyor?
Belki çok şeyden geçtin ama belki hiçbir şey senin değildi.
Belki şimdi ilk kez içinden geçeni sadece sen seçeceksin.
Ses bazen bir sorudan daha güçlüdür.
Bu bölüm sana kendi duygularına yer açman için bir boşluk bıraktıysa orada biraz kalmayı deneyelim.
Çünkü bazı cevaplar hemen gelmez.
Ama geldiğinde...
Sadece sana aittir.
Psikanalist duyguların sadece içgüdüsel değil aynı zamanda yorum meselesi olduğunu söyler.
Bir çocuk doğar doğmaz korkmaz.
Ancak korkmayı öğrenir.
Ne zaman korkması, neye öfkelenmesi ya da neye ağlaması gerektiğini doğrudan değil.
Dolaylı yollarla öğrenir.
Yani bir bakıma bizden önce yazılmış bir senaryonun oyuncusuyuz.
Toplum, aile, kültür artık adına ne derseniz deyin hepsi bize hissetmenin nasıl olacağını anlatır.
Bir adam bir kadının suskunluğuna üzülürken başka bir adam o suskunlukta hakareti duyabilir.
Bu fark içgüdüsel değil kültürel ve kişisel bir mirasın sonucudur.
Buna biraz da toplumsal inşa diyebiliriz.
Duygular bizi nasıl kullanıyor?
Toplum duygularımızı sadece şekillendirmez.
Onları düzenler, kategorize eder.
Hatta bazen de yasaklar.
Adam Flipstone galiba şöyle demişti bir kitabında.
Bazı insanlar üzüntülerini yaşama hakkını ancak hastalanarak kazanır.
Çünkü üzülmek, yavaşlamak ve içine çekilmek modern toplumun hızına aykırıdır.
Bu yüzden birçok insan sadece yatakta hasta yatarken ağlayabilir.
Bir şekilde duygusunu meşrulaştırır.
Biraz da duygu ve arzuların kardeşliğini konuşmak iyi gelebilir zihinlerimiz buralarda dolaşırken.
Philips'in sık sık söylediği gibi insan arzularını bastırarak büyür.
Ama bastırılan sadece arzular değil onlara eşlik eden duygulardır.
Bir çocuk annesinin ilgisini istiyor diye fazla sevgiye aç diye etiketlenebilir.
Bir kadınsa yalnızlıktan korktuğu için zayıf sayılır.
Peki ya biz? Bu senaryoda biz neredeyiz?
Kendi hayatını bir düşün.
Gerçekten ne zaman bir duyguyu başkasından bağımsız, filtresiz olduğu gibi yaşadın?
Ne zaman utanmadın?
Ne zaman bir duyguyu savundun?
Ve ne zaman kendi duygularını yabancı gibi hissettin?
Belki de asıl soru şu olmalı.
Duygular kimin için var?
Eğer duygular birer toplumsal inşa ise o halde biz ne kadar biziz?
Ne kadar biz kalabiliyoruz?
Ya da biraz daha rahatsız edici bir soru.
Gerçekten ne hissettiğimizi bilmek için önce kim olmamız gerektiğini mi çözmeliyiz?
2025 yılının Temmuz ayında bu kaydı yaparken Türkiye'deyim.
Kalabalıklar içinde yalnızlık çok yaygın ve en çok konuşulan şey insanların artık hiçbir şeye gerçekten inanmıyor oluşu.
Böyle bir ortamda mahalle yanarken deli taranır misali benim duygularım benim mi diye sormak suçlu hissettiriyor mu şu an?
Korkumun rengi mesela, aşkı ifade etme biçimim, öfkemi bastırmam.
Coğrafya kaderdir denir ama çoğu zaman bu kaderi betonla, savaşla...
Ve siyasetle ilişkilendiririz.
Oysa asıl derin kader hissetme biçimlerimizde saklı.
Bazı ülkeler neşeyi över, bazıları acıyı kutsar.
Türkiye gibi coğrafyalardaysa acı birleştirir ama duygusu yalnızlaştırıyor sanki.
Ben bu topraklarda yaşamanın ne demek olduğunu derinden biliyorum.
Ve bu yolculuk da sadece kendim için değil, bu toprakların ruhu için de düşünüyor ve sorguluyorum.
Derin acılardan kardeşlik doğururdu.
Birlik hissi aynı yaranın içinden geçmekle kurulurdu.
Ama şimdi bakıyorum da aileyet duygularımız incitilmiş, hor kullanmış, azaltılmış, damatılmış, yok sayılmış.
Ve biz, biz hala nefes alırken bile zorlanmayı bir görev gibi seçiyoruz.
Oysa ben mücadeleyi seçiyorum.
Hep onu seçtim, seyirci olmayı değil.
Çizilmiş bir kaderin kıyısında oturup hayatı izlemek değil.
Seneler sonra nerede durdum diye sorduğumda yaptıklarımın, yapmadıklarımın kendi iç muhakemesinde adaleti gerçekten hisseden tarafta olmak istiyorum.
Gagguk hukuk edebiyatıyla değil, gerçekten.
O yüzden bu yolu yürürken içimde biliyorum.
Adalet içselleştirilmeden savunulmaz.
Ve işte tam da bu yüzden kendimle ilgili bu sorgulamaları yaparken sadece kendimi anlamaya çalışmıyorum.
Hayatı, bu toprağı, bu coğrafyayı anlamaya çalışan birilerinin varlığına ihtiyaç duyuyorum.
Çünkü burası gerçekle temas etmeye cesaret eden insanların nefesine ihtiyaç duyuyor.
Görüntünün altındaki hakikate bakan gözlere.
Sadece kendiyle değil, yaşadığı toprakla da hesaplaşanlara.
Bir kadın ya da bir erkek olarak hepimiz duygularımızı tekrar tekrar çeviriyoruz içimizde.
Ama çoğumuz bu duyguların içimizden değil üzerimize giydirilmiş olduğunu fark etmiyoruz.
Ve belki de en özgürleştirici şey şu soruyu sormak.
Bu duygu gerçekten bana mı ait yoksa bana aitmiş gibi verilen bir duygu mu?
Ve asıl mesele şu.
Sahip çıkmak mı daha zor yoksa hissetmeden yaşamak mı?
Doğduğumuz yer sadece bir toprak değil.
Bir dilin, bir sessizliğin, bir yasaklar listesinin ve çokça bastırılmış arzunun da içine doğuyoruz.
Ve o yüzden sormaya devam etmeliyiz.
Kendi duygu tohumlarımızı topraklarımıza ekebilir miyiz?
Belki de özgürlük bu sorunun cevabında değil, sorunun kendisinde gizli.
Bir kız çocuğu, bir yetişkin, bir dost, bir birey, belki de sadece bir tanık.
Ama neye? Kendime mi?
Bu ülkeye mi? İçimde olup bitenlere mi?
Her şeyin aynı anda bu kadar ağır geldiği bir coğrafyada sadece nefes almak bile bazen bir mücadeleyken ben nefes almayı seçmiyorum.
Mücadeleyi seçiyorum.
Seyirci olmayı reddediyorum.
Çünkü biliyorum yıllar sonra geriye dönüp baktığımda vicdanımın bana ne fısıldayacağına çok önem vereceğim.
Ve biliyorum şu an bu kaydı dinleyen seninle de aynı duyguların...
Ortağı olacağım. Şu an olduğu gibi 10 yıllar sonra bile.
Şimdi acılar sessizlikle örtülüyor.
Herkes kendi kabuğunda, herkes kendi yıkımında.
Aidiyetlerimiz hor kullanılırken kelimelerimizin anlamları boşaltılıyor.
İnançlarımızın içi oyuluyor.
Ve biz bir zamanlar inandıklarımızı şimdi sorgular halde buluyoruz kendimizi.
Ama hala bir şey var içimizde.
Tam olarak adı konmamış, tanıdık bir şey.
Bir his. Bu topraklara ait olmanın ne kadar ağır ama bir o kadar da güçlü bir bağ olduğunu unutturmayan bir ses.
Bu memleketin kaderini, yazılan senaryoları, bizim olmayan ama bize oynatılan oyunları.
Kendime dair bu kadar çok sorgulama yapmam bazen insanlara fazla geliyor.
Ama biliyorum ki bir toplum ancak kendi bireyleri düşünmeye cesaret ettiğinde dönüşebilir.
İçgörü sadece ben neyim demekten ibaret değil.
Aynı zamanda benim aracılığımla bu topraklar ne söylemek istiyor demek.
Benim bu sorgulamalarım bir yorgunluk değil.
Aksine bir sorumluluk gibi.
Düşmeyi, düştüğümde kalkmayı hiç bırakmıyorum.
Düşmeyi bilmek de bir mesele, sonunda kalkmak gerektiğini bildiğinde.
Adalet ne büyük bir kelime, ne çok dile dolanıyor ama ne az yaşanıyor değil mi?
Bu yüzden içimde taşıdığım adalet arayışı herhangi bir partiye, otoriteye ait bir slogan değil, bir insanlık duruşu.
Ve bu duruşu kimsenin oyuncağı yapmamak için yoluma devam ediyorum.
Hepiniz gibi bazen çok yorgun hissediyorum ama vazgeçmek istemiyorum.
Çünkü biliyorum bu toprakların sorgulayan, düşünen, hisseden insanlara ihtiyacı var.
Rol yapmayanlara, hakkı savunurken şekil değil, öz arayanlara, görünenden ibaret olmayanlara.
Bazen korkuyorum ama biliyorum korkmak insan olmaksa ona rağmen yürümek de insan kalmak.
Bu podcast belki bir sesleniş değil ama bir yankı olabilir.
Sen de eğer içinden bir şeyleri görmeyi...
değiştirmeye, anlamaya çalışıyorsan bu yolun yalnız olmadığını bilmelisin.
Çünkü her sorgulayan, içinden adaleti geçiren her ruh bu toprağın yeniden doğuşuna bir kaskı.
Ve biz birbirimizi hep bu şekilde hatırlayacağız.
Kendine çok iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
