
“Kırılganlık, sevgiyi, aidiyeti ve anlamı deneyimlemenin tek yoludur.” Yani yaşamaya hevesli olmanın yolu, kırılmaya da acıya da eyvallah diyebilmek. Yol alırken verdiğin çabayı, bazen ileri bazen geri giderken yol alabildiğini görmek kendin için emek harcadığını görebilmek hayata bir anlam kazandırıyor. Bu anlam olmadığı zaman yaşam seni dibe çekiyor.
Transkript
Selam herkese. Bugün yakın zamanlarda aklıma takılan sorulardan birinin cevabını birlikte arayalım diyorum.
Kırılmak ne demek? Kırılgan olmak ne demek?
Kırılabiliyor olmak hayatla ilişkimizi nasıl şekillendiriyor?
Burada net bir ayrımı yapmak istiyorum.
Kesinlikle her şeye alınan, kırılan kişilerden bahsetmiyorum.
Hani mesela bir ortamdasınızdır, birinin herhangi bir lafından alınıp Hani böyle puslu havadan nem kapar misali kendi gergin, ortamı da gerenlerden bahsetmiyorum.
O bence tamamen hayata ne kadar mizahi yaklaştığınızla alakalı.
Kendinden rahatsız, kendisiyle eğlenmeyi bilmeyenlerin kompleksi gibi geliyor.
Tabii ki herkese her ortamda, her tondan espri yapamayız ama ben de mesela en yakın arkadaş ortamımda sarkastik diyebileceğimiz bir mizahı seviyorum.
En çok da kendimle dalga geçebiliyorum.
Rahat olduğun zaman...
Seni zaten bilen, tanıyan insanların yanında böyle de olmak lazım yani.
Buna net bir şekilde değinmek istedim.
Çünkü üstüne düşündüğüm kırılganlık, kırılmamak için katılaştıkça katılaşıp, hangi balyoz gelirse gelsin, kıramayacak bir kalp ve ruh direnişi.
Yetişkinliğin sessiz yorgunluğunda hepimiz biraz güçlü görünmeye çalışıyoruz.
Ama o gücün içinde bazen o kadar yalnız kalıyoruz ki, güçlü görünmek...
bazen seni kimsenin tutmamasına neden oluyor.
Şimdi ne gerek var ki birinin beni tutmasına?
Ben kendi kendimini elinden tutabilirim, yürüyebilirim, yapabilirim diyenler olacaktır.
Ki olmalı da. Bu hayatta anne, baba, kardeş, dost, sevgili hepsinin gitme ihtimali var.
Bir tek içinin senden gitme ihtimali yok.
Kendi gücünle her şeyi yapabilirsin.
Kırılganlık aslında ilişkilerdeki bağ kurma şekli.
Çünkü kırılganlık demek benim bir kalbim var, İncinebilirim, yara alabilirim ama hala devam edebilirim diyebilmek bence.
Terapotik açıdan kırılganlığını paylaşan bir insanın sinir sistemi güven hissiyle gevşiyor.
Beyin tehlike yerine yakınlık algısı üretiyor.
Yani kırılganlık sadece bir duygu değil.
Bağ kurmanın biyolojik temeli.
Ama biz ne yapıyoruz? Kendimizi korumak için etrafımıza duvarlar örüyoruz.
Kimse içeri girmesin diye gülümsemelerimizi zırh gibi takıyoruz.
Oysa duvarlar içeri kimseyi almadığı gibi bizim de dışarıya uzanmamızı engelliyor.
Bir yerden sonra güvende değil de hapsolmuş hissedebiliyoruz.
Brian Brown der ki, kırılganlık sevginin, aidiyetin ve yaratıcılığın doğduğu yerdir.
Yani kırılganlığımızı reddettiğimizde sadece acıyı değil, aynı zamanda sevme ve yaratma kapasitemizi de bastırıyoruz.
Ne ilginç değil mi? Kendimizi korumaya çalışırken aslında kendimizden uzaklaşıyoruz.
Cesaret korkunun yokluğu değil, korkunun içinden geçme iradesi o yüzden.
Kırılganlık da böyle. Korkunun içinden geçip yine de deneyeceğim diyebilmek.
Sevinmeme ihtimaline rağmen sevmek.
Anlaşılmama ihtimaline rağmen anlatmak.
Kırılganlık insanın kendine verdiği en büyük izinlerden biri.
Olduğum gibi olmama izin veriyorum.
Şimdi her şey mükemmel görünmeye, mükemmel olmaya odaklanmışken kırılgan olmak neredeyse sıradışı bir hareket gibi.
Ama belki de en büyük cesaret mükemmel olmamayı da kabul etmekten geçiyor.
Yorgunluğunu gizlememekte, kırıldığını söyleyebilmekte, birine bilmiyorum diyebilmekte.
Çünkü bilmiyorum diyebilmek zihnim teslimiyeti, ego susar, kalp konuşur.
Kırılganlık aslında insana yeniden insan olduğunu hatırlatıyor.
Seni güçlü kılan şey hiçbir şey hissetmemek değil.
Her şeyi hissedip yine de orada kalabilmek.
Daha duygusal veya canı sende ne çok hassatsın denilebiliyor kırılgan kişilere.
Ne mutlu sana. Bu hala hissedebildiğinin kanıtı ve hissetmek yaşamanın en canlı biçimi.
Belki de güç dediğimiz şey hiç kırılmamak değil her kırıldığında yeniden kendine dönebilmek.
Gerçek cesaret kırıldığın halde kalbini kapatmamakta gizli.
Her şeyin güçlü görünmekle başladığına inanıyoruz.
Sanki hayatta kalmak, dik durmak, duygularını bastırmak, iyiyim diyebilmekle ölçülüyor.
Ama belki de en büyük güç, çöktüğün yerde kalabilmek, orada vakti gelene kadar durabilmek, henüz toparlanmadan, birilerine iyi görünme çabasına girmeden, evet, şu an acı çekiyorum
diyebilmekte. Rollamey'in cesaret korkunun yokluğu değildir, korkuya rağmen var olabilmektir cümlesi tam olarak bunu anlatıyor.
Korkuya rağmen açık kalmak, savunmasızlığını inkar etmeden, Kendi yaralarını tutabilmek.
İşte orada tam o çıplaklıkta bir tür şifa filizlenmeye başlıyor.
O yüzden kırılganlık hayata attığımız tohumlardan biri bence.
O tohumu doğru yerlerde, doğru zamanlarda, doğru bakımla, kırılganlığımızın nereye, kimlerin toprağına, nasıl ve ne zaman ekip yeşerttiğimiz, hayatta ne yaptığımızı anlatan
etmenlerin başında geliyor bence.
Brian Brown kırılganlığı şöyle tanımlıyor.
Kırılganlık zayıflık değil aksine cesaretin en saf hali.
Çünkü kırılganlık hayatla açık bir temas haline geçmek.
Ve temas olmadan hiçbir bağ, hiçbir içgörü, hiçbir gerçek yakınlık mümkün değil.
Ama yanlış anlaşılmasın.
Kırılganlık sınırların yok olması değil de tam tersi nerede savunmasız olduğunu fark etmek ve buna rağmen kendin olmaya devam edebilmek bence.
Hayatın kırılma anları diyoruz mesela.
Bakın eğilip bükülme.
Çatlama, patlama demiyorum, kırılma.
Benim de bu hayatta kırılma anı olarak görebileceğim şeyler var mesela.
Burada sonuncusunu paylaşayım.
Hak etmeyen deyip bir cephe açmak haddim değil ama sesinin çok duyulduğu bir kitlenin yanında hak edenlerin sesinin daha tiz duyulduğu bir düzende olduğumuzu düşünüyorum.
Kimin neyi nasıl yaşamayı tercih ettiğiyle ilgili bir durum da bu tabii.
Ama benim bu podcastı yeniden yapmaya başlama fikrim iki senedir aklımda.
İlk pandemi zamanı 2020 yılında biz bugün isimli bir podcast yapıyordum.
8 bölüm yayınlayıp sonra hepsini silmiştim ama son 2 senedir yapayım yapayım diye durduğum ve ciddi anlamda durduğum, eyleme geçmediğim bir süreçte kendimi o kadar çok dövdüm ki.
Yeterince kalmadan başka bir yere varılmaz diye bir söz var ya hani.
Tam da öyle aslında. Ama artık şu kafaya geldim.
Neyle kıyaslıyorum kendimi?
Neye öfkelenebiliyorum?
Kendim için yapabilirsin özgürlüğünü verdim kendime.
Ya da onu geri aldım demeliyim.
Yazı yazmayı çok seviyorum.
İlkokuldan beri bu değişmez bir parçam.
Farklı farklı kompozisyon, şiir yarışmalarında ödüller kazanan bir çocuk.
Şimdi 30 yaşında bir kadın.
Hala yazıyorum. Dağınık onlarca defterde notlarım.
Öykülerim var ama ben bir yazarım diyebilir miyim kendime?
Asla. Ben kimim ki yazarım diyebilirim yani.
Ama kimi insan var diyor.
Mesela bir araya getirdiği kağıt parçalarından.
İmza günü yapabiliyor. Anlatabiliyorum değil mi?
Ben beğendim ve aldım yaptım.
Sihir burada olabilir mi?
Söylenecek her şey söylendi bir kere zaten.
Ben yeniden, biz yeniden kendimizce yeniden söyleyebilmeliyiz.
Her şey var yani değil mi?
Bu şey gibi bir söyleşide şarkılarının hep aynı olduğunu söyleyen muhabire topu topu 7 nota var kaç ayrı beste yapılabilir ki diyor Serdar Ortaç.
Bir adam çok haklı yani. Söyleyecek her şey söylendi bir kere.
Sen kendin olarak olmaya ne kadar alan açık, nasıl söylüyorsun bunu?
Kırılmaya açık olmadan kendi dilini bulamıyorsun.
Mel Robbins der ki hayatın dönüm noktaları genellikle korkudan bir adım sonra başlar.
İşte o adım çoğu zaman kırılgan olmayı göze aldığımız andır.
O anlarda kendi insanlığımıza temas ederiz.
Kusurlu, karışık ama en gerçek halimize.
Ve işte orada bir dönüşüm başlıyor.
Kendine şefkat duymayı öğreniyorsun.
Anlayış göstermeyi.
Ve o zaman başkalarını da yargılamadan sevebiliyorsun.
Kırılganlık hayatın sertliğini yumuşatan bir farkındalık.
Bir şey seni incittiğinde hemen duvar örmek yerine bu acı bana ne anlatmak istiyor diye sormak.
O soru seni kurban olmaktan çıkartıyor.
Ve kendi hikayeni yeniden yazmanın kapısını açıyor.
Belki de bu yüzden en çok kırıldığımız yerlerdir bizi büyüten.
Kayıplar, reddedilmeler, yalnızlıklar olabilir.
Tüm o yaralar seni kendine döndüren işaretler.
Rollo May buna yaratıcı gerilim diyor.
Yani yıkım ile yeniden doğuşun tam ortasındaki alan.
İşte o olan insan olmanın özü.
Kırılganlık sevgiyi, aidiyeti ve anlamı deneyimlemenin tek yolu.
Yani yaşamaya hevesli olmanın yolu.
Kırılmaya da, acıya da eyvallah diyebilmek.
Yol alırken verdiğin çabayı, bazen ileri, bazen geri giderken yol alabildiğini görmek, kendin için emek harcadığını görebilmek hayata bir anlam kazandırıyor.
Bu anlam olmadığı zaman yaşam seni dibe çekiyor.
Güvenli olan, konforlu olan yollardaki adımları daha ürkek görüyorum.
Ayakların kırıldığın yerlerden sağlam basıyor gibi geliyor.
Herkesin hikayesinde iyi olamazsın çünkü.
Hikayende kendinle ne kadar hemhal olduğumuza bir bakalım.
Kırılganlığının tohumlarını doğru topraklarda yeşertebilmeni diliyorum.
Kendine çok iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
