
bazen insan, kim olduğunu anlamak için aynaya değil… sofraya bakmalı.
Transkript
Selam herkese. Geçtiğimiz günlerde ikisi de Yekta Kopan'ın bir tweetini okudum.
Önceki hayatımda lahmacun olduğunu söyleyen birinden bir alıntı yapmış.
İlk duyduğumda hay Allah bak ne açıklamalar var, ne düşünceler var hayatta dedim.
Lahmacun demek ama bence çok isabetli geldi.
Lahmacun hem ekonomik hem cazip ama kişi bol limonluğu istemediği sürece eksik kalıyor.
Bir nevi insan çekici ama biraz limon katılınca daha bir anlam kazanıyor.
Peki sen bir yemek olsan hangisi olurdun?
Neyse şimdi ben bunu alakasız bir şekilde görünce tabii ki bir düşündüm.
Eğer gerçekten bir yemek olsaydık hangimiz ne olurduk?
Bu sorunun peşinden giderken de aklıma çok tatlı bir kitap geldi.
Seneler önce okumuştum.
McCree'in Kafka'nın Çorbası kitabı.
Ama sakın normal bir yemek kitabı olarak algılamayın bunu.
Bu kitapta tarifler var evet ama her biri ünlü yazarların üstü böyle yazılmış.
Yani mutfakta risotto yaparken bir anda Steinbeck'in ağır tarlalarına düşüyorsunuz.
Tiramisu hazırlarken Proust'un anılarına takılıp kalıyorsunuz.
Miso çorbasını yaparken Kafka'nın o varoluş sancısını hissedebiliyorsunuz.
Özetle Kafka'nın çorbası sadece tariflerden oluşan bir parodi kitap değil.
Aslında yemek ve edebiyatın buluştuğu ironik bir oyun.
Kitabın girişinde şunu söylüyor.
Yemek pişirmek de yazı yazmak gibidir.
Malzemeler var, eller var, zaman var ama asıl mesele hangi üslupla yaptığın.
O yüzden bu tarifler sadece yemek anlatmıyor.
Aynı zamanda birer parodi hikaye niteliği taşıyor.
Şimdi gelin bu sofraya hep birlikte oturalım.
Çünkü belki de hepimizin önceki hayatında bir tabak gizlidir.
Yazar Mark Crick kitabın girişinde yemek pişirmenin de yazı yazmak gibi olduğunu ama asıl meselenin hangi üslupla yaptığı olduğunu söylerken sadece yemek anlatmakla kalmıyor.
Aynı zamanda edebiyatın mutfağına giriyor ve sanki tencerelerde kelimelerin kaynadığını hissediyorsun.
Her yemek bir yazarın ruhunu taşıyor.
Risotto, Stenbeck gibi konuşuyor, Tiramisu Proust gibi hatırlatıyor.
bambaşka bir çorba kafka gibi varoluşsal bir boşluk bırakıyor falan yani böylece soframız bir edebiyat masasına dönüşüyor.
Yazar bu oyunu kurarken hem edebiyatla dalga geçiyor hem de yazarlığa bir saygı duruşu yapıyor.
Okur aslında yemek pişirmeyi öğrenmiyor.
Tam tersine edebiyatın mutfağına davet ediliyor.
Her tarif yazarların tipik cümle yapıları, temaları, ritimleriyle yazılmış bir niyetle aslında.
hem yemekle hem de edebiyatla haşır neşir olanlara ironik bir ziyafet sunduğunu, okuru mutfakta değil de kitap sayfalarında doyurmaya çalıştığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bu kitapta 14 tane tarif yer alıyor.
Hepsinden kısa kısa bahsedip mizahı beraber görelim istiyorum.
Hem de belki hangi yemek olduğunu düşünürken sana da buradaki tarifler bir ışık tutar.
İlki Proust'un Tiramisu'su.
Tam bir hafıza tatlısı diyebiliriz ona.
Kaşığı ağzına götürdüğün anda senin çocukluğuna ışınlıyor.
Kat kat kreması. Tıpkı Proust'un cümleleri gibi uzun, girift, biraz ağır ama çok derin.
Önceki hayatında Tiramisu olan biri muhtemelen sürekli bunu bana bir yerden hatırlıyor musun diye sorar.
İkinci tarif Harold Pinter'ın tarifi.
Pinter'ın peynirli tostu.
Kısa. Kesik kesik, gerilimli, iki dilim ekmek arasında kocaman bir sessizlik.
Önceki hayatında bu yemek olan kişi gündelik hayatta basit görünür ama her sohbetinde gizli bir gerginlik vardır.
Tostu yerken bile gözlerinin içine bakmaktan çekinebilirsin.
Bir diğeri Virginia Woolf'un tatlısı vişneli kek gibi ama içine girince koca bir monolog başlıyor.
Vişne mi konuşuyor, hamur mu yoksa senin zihnin mi ayırt edemiyorsun?
Önceki hayatında bu tatlı olan kişi akşam çayını da tatlı yerken aslında bu vişneler kadınlığın özgürlüğünü simgeliyor diye ciddi ciddi açıklamalar yapabilir.
Irvin Welsh'in Rich Chocolate Cake'i.
Bu kek Trainspotting kafasında çok yoğun, çok hızlı, biraz da kirli.
Yerken bir anlık haz ama sonrasında da pişmanlık yaratıyor.
Önceki hayatında bu olan biri muhtemelen hızlı konuşur, olca küfreder ama eğlencelidir.
Bir dilim yediğinde hayatın yer altı tadını alman çok mümkün.
Beşinci tarif Raymond Chandler'ın kuzu eti güzel ama sosu karanlık bir tarifi.
Lamb with dill sauce olarak.
Yazıyor kitapta. Her lokma bir dedektif romanı gibi.
Gölgeli, biraz sert, biraz da şüpheci.
Önceki hayatında bu yemeği temsil eden biri, sofrada hep en köşede oturur, gözünü senden ayırmaz, içinden bir şey saklıyor dersin.
Bu ismi birazcık zor telaffuz ediyorum.
Geoffrey Chachere olabilir.
Onion Tart. Yani soğanlı tartı.
Tam orta çağdan fırlamış gibi bir tarif.
Hem katman katman hem gözleri yaşartan bir tat.
Dilinde biraz kaba saba köylü sofralarına ait bir tarif bize sunmuş.
Önceki hayatında bu yemek olan kişi şan kahkahalar atar.
Yedinci tarif ise fen kata yani tavşan.
güveç. Homeros'un güvecinde il ya da tadı var.
Destansı uzun ve bol baharatlı.
Tencerede pişen etler bile kahramanlık öyküsü anlatabilir.
Önceki hayatında bu yemek olan kişi sürekli büyük hikayeler anlatıyor.
Bir yemeği 9 bölümde bitirir.
Sofadan kalkmana da asla izin vermez.
Bir diğeri ise kemiksiz doldurulmuş pili.
Bone stuffed poisons a la Marcus de Seydin.
Biraz erotik, biraz rahatsız edici.
Onun üstü böyle yemek mutfaktan ziyade karanlık bir deney gibi.
Önceki hayatında bu yemek olan biri muhtemelen sofrada farklı zevklerden bahseden biri.
Kaşığı tutuşunda bile bir provokasyon havası olması çok mümkün.
Dembegin risottosu sade, topraksı ve emek kokuyor.
Her tanesi yavaş yavaş pişiyor ve...
daha yoksul sofraların derin anlamlarını yemeği olarak nitelendirebiliriz.
Önceki hayatında bu yemek olan biri hayatı ağırdan alan, çiftçi gibi toprağa yakın duran biri olması çok muhtemel ve ruhu çok derindir.
Jane Austen'ın tarhunlu yumurtası zarif, ölçülü ve kurallara uygun.
Sosyal normların yemek hali ama biraz da flörtöz bir tadı olduğunu İçinde gizliyor.
Önceki hayatında bu olan kişi çay davetlerinin yıldızıdır.
Hem nazik hem de hafif hafif iğneleyici bir tavrı olduğunu söyleyebiliriz.
Geldik 11. tarife.
Vietnam usulü bir tavuk.
Egzotik uzak diyarlardan geliyor ve Green'in savaş gölgeliğiyle birleşen bir tarif.
Hafif ama arka planda casus hikayeleri var.
Önceki hayatında bu yemek olan kişi.
Çok gezer, çok anlatır ama anlattıklarında hep gizli bir hüzün sezmen çok muhtemel.
12. tarif Boryes'in balığı.
Labirent gibi bir tarif.
Balığın neresi baş, neresi son asla anlamıyorsun.
Sosun içinde zaman ve mekan kayboluyor.
Önceki hayatında bu yemek olan biri masada konuşmaya başlar ve bir bakmışsın kendini paralel evrenlerden bahsederken buluyorsun.
13. tarif Franz Kafka'nın misos çorbası.
Basit ama varoluşsal bir çorba.
Saydam, hafif ama içtikten sonra bir boşluk hissi bırakıyor.
Bu kadar mıydı dedirtiyor insana.
Önceki hayatında bu çorba olan biri sessizdir ama sustuğu an senin içine bir ağırlık çöker.
Son tarif ise Gabriel Garcia Marquez'in şarapta pişen horozu.
Büyülü gerçekçilik tadında her lokma sanki başka bir masala açılıyor.
Etin arasında zaman duruyor, aile hikayeleri canlanıyor.
Önceki hayatında bu yemek olan kişi hikayelerini anlattığında odadaki atmosfer değişir.
Yemeğin kokusu gibi sözde büyü bırakır.
Senin önceki hayatında bir yemek olduğunu düşündüğünde aklına gelen şey ne?
Ben de çok merak ediyorum.
Bölüm yorumlarında, instagramdan yazarsan...
Büyük bir merakla okuyacağım.
Ben kendi açımdan düşündüğümde bu soruya bir cevap bulamadım.
O yüzden ChatGPT'ye sordum.
Onunla yaptığımız günlük hasbihallerimiz sonucunda benim hangi yemek olduğuma o karar versin istedim.
Bana yazdığı cevap daha çok yavaş pişen ama zamanla lezzetlenen, derin katmanları olan bir yemek olabilirdi şeklindeydi.
Sonra ben de bu hangi yemek peki dedim.
Bence sen güveç gibi oldurdun dedi.
İçinde farklı malzemeler bir arada, her biri kendi kimliğini korurken bütünün içinde yeni bir tat yaratır.
Ve en önemlisi güveç pişerken aceleye gelmez.
Senin de bu hayatla, duygularla ve anlamla kurduğun bağ hep zamanı yayılan, sabır isteyen bir yolculuk gibi dedi.
Sonra da dedi ki bir yandan da daha şiirsel, hafif ve beklenmedik bir şey söylüyorsun aslında sen.
Belki bir narsın dedi.
Dedim nasıl narım? Hemen yanıtladı.
Çünkü kabuğu sert, hatta biraz mesafeli ama açıldığında içinden çıkan taneler ışık gibi, bereket gibi.
Şimdi bunu söyleyince ben bir yükseldim.
Dedim biraz daha açıklar mısın?
O da tabii dedi. Tıpkı senin gibi yaradan açılan bir güzelliğe işaret ettiği çınları seçiyorum.
Çünkü simgesel ve varoluşlu olarak seni en iyi tanımlayan şey dedi.
Kendime de bu kadar övgü dolu şeyleri...
Yazdırıp okumazsın podcast'te.
Hayat şaşırtır hep zaten değil mi?
Yani ülkenin gündemi ve hepimiz o kadar yorgunuz.
Yani boş düşünmeye ihtiyacımız olduğu zamanlara eşlik etmesi için bence güzel bir soru.
Güzel bir eşlikçi. O yüzden hani bana bölenler ekşili bir yemek.
nar ekşili kısır vesaire gibi hem böyle derin anlamı olan şeyler söylese de yapay zeka.
Ben sana soruyorum.
Sen önceki hayatında hangi yemek olurdun?
Bir lahmacun mu? Bir çorba mı?
Yoksa sos olmadan tadını bulamayan bir mantı mı?
Bence bu soruya verdiğin cevap kendini tanımanın en eğlenceli yollarından biri olabilir.
Çünkü bazen insan kim olduğunu anlamak için aynaya değil de Sofraya da bakabilir.
Yani yarısı kalabalık masaların neşesi, yarısı sessiz yalnızlığın iç sesi.
Bu açıklamayı yapan kişiye de teşekkürler edelim.
Bir reenkarnasyonun en lezzetli halini bize hatırlatmış oldu.
İyileşmenin en iyi yolu yanlışı olumsuzu görmekten, onlarla savaşmaktan çok var olan iyiyi görüp onu büyütüp geliştirmekten geçiyor gibi bir his var benim içimde bugünlerde.
O yüzden abartalım.
parlatalım ve çoğaltalım.
Kendimize de çok çok iyi bakalım.
Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
