
Ev hepimizin sınırsız ülkesi.
Instagram: sahibinden ihtiyaçtan
Transkript
Selamlar. Hepimiz bir eve dönme hikayesiyle yaşıyoruz aslında.
Bir sokağın köşesinde, bir çocukluk kokusunda, bir sesin sıcaklığında arıyoruz o yeri.
Kimimiz için ev, toprağın, belleğin ve insanın kalbinin birleştiği bir nokta.
Ama aynı zamanda insanın en büyük yalnızlıklarını da içinde barındıran bir yer.
Peki insan nereye aittir?
Gerçek bir eve mi, yoksa kendi içindeki sürgüne mi?
Ev ne demek? Ev hem seni koruyan kabuk hem de bazen nefesini kesen bir duvar gibi.
İçinde sevdiklerimizi, bazen de kendimizi kaybedebiliriz.
Bazen de buluruz.
Bir duvarın gölgesinde, bir köşedeki sessizlikte.
O sessizliklerde insana kim olduğunu hatırlatan odalardayız hepimiz.
Ev kelimesinin kökeni düşündüğümüzde bile insanın içinde bir sıcaklık uyandırıyor değil mi?
Kökenine bakayım dedim tabi bu kadar evde olmayı seven biri olarak.
Ben öyle böyle değil baya ev kuşuyum bu arada.
Kendine ait bir oda misali tüm seslerin ve sessizliklerin bana ait olduğunu bilmek iyi geliyor.
Etimolojik olarak baktığımızda da bu kelimenin derin bir geçmişi olduğunu anlıyoruz.
Türkçedeki ev sözcüğü eski Türkçede ep veya ev biçiminden geliyor.
Orhun yazıtlarında da ep olarak geçiyor bu ve anlamı barınak, sığınak, yaşam yeri olarak geçiyor.
Yani binlerce yıldır Türkçe'de aynı temel anlamı koruyan nadir kelimelerden biri diyebiliriz.
Bu kök, Türk halklarının göçebe yaşamında çadırı da, yerleşik hayatta yuvayı da kapsıyor.
Biraz daha okumalar yaptığımda ilginç bir bağlantıyla karşılaştım.
Bazı dil bilimciler evin kökeninde örmek, çevrelemek fiilinin bulunduğunu söylüyor.
Yani ev aslında insanın kendini korumak için ördüğü bir alan.
Bir duvar değil sadece, bir çember.
Dış dünyanın karmaşasına karşı örülen bir iç dünya.
Direkt bir hücrenin çeperi gibi yani diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Farklı dillere de baktığımızda, mesela İngilizcedeki home kelimesi.
Cermenlilerin de ham kökünden gelir ve ait olunan yer anlamını taşıyormuş.
Yani house dediğimiz hani yapı ile home yuva arasındaki fark bizdeki ev ile yuva ayrımına benziyor.
Hüzünlü bir yerden bakarsak da ev biraz anıların, kırık fotoğrafların, unutulmuş şarkıların bir toplamı gibi ve her ev biraz eksik.
Ama işte tam da o eksiklik bizi insan yapan.
Zamanla anlıyorsun.
Ev bir adres değil, bir iç huzur hali.
Kendinle barışabildiğin, susabildiğin, ağlayabildiğin bir yer.
Ev dediğimiz bir insanın yanında huzur bulabildiği yerdir belki.
Bir dostun sesi, bir sevgilinin gülüşü, bir kedinin mırıltısı ya da sadece kendi nefesinin sessizliği.
O yeri bulmak bazen bütün bir ömrü alıyor.
Mesela Zülfü Livaneli'nin hikayeleri bize şunu hatırlatır.
İnsan nereye giderse gitsin aslında hep aynı yere, kendine dönmeye çalışır.
Bu topraklarda ev derken yalnızca dört duvardan bahsetmiyoruz.
Ev bize göre biraz kalptir, biraz da geçmiş.
Sesler, kokular, annemizin yaptığı yemeğin yayılan buharı belki.
Benim için ev hiçbir zaman sadece yaşadığım bir yer olmadı.
Bir ülke değiştirirsin.
Bir şehirden ötekine taşınırsın.
Ama asıl mesele o değil.
Ev dediğin şey insanın içinde.
Onu yanında taşıyorsun.
Nereye gidersen git.
Farklı farklı şehirlerde yaşadığım, farklı duvarların arasında ama kaçına evim diyebildim.
Hiçbirinde tam anlamıyla yerleşemedim.
Çünkü bir ülkeyi terk ettiğinde yalnız evini değil, çocukluğunu da orada bırakıyorsun.
Ve bir daha hiçbir eve kokuyu, o sıcaklığı taşıyamıyor.
Dünyanın en büyük lüksünün ait olabilmek olduğunu anlıyorsun yıllar geçtikçe.
Hayatla yol aldıkça.
Bir anahtarının olması, bir kapının arkasında bekleyen birinin olması bu kadar basit ve bir o kadar da derin.
Ev içinde hiç susmayan bir boşluk gibi.
Yaptığım her şeyde aslında hep o boşluğu doldurmaya çalıştığımı fark ediyorum.
Çünkü bir yerden sonra insan şunu fark ediyor.
Ev satın alınan değil, içinde yaşanılan bir şeymiş.
Bir mekan değil, bir duygu ve o duyguyu bulamadığında dünyanın en güzel evinde de olsan hep misafirsin.
Çıkıp gittiğimiz evlerin yasını hepimiz bir şekilde tutuyoruz aslında.
Bazısı çocukluğunda, bazısı gençliğinde, kimi bir sevgiliyi kaybettiğinde.
Evlerinin adresi değişiyor ama duygusu hep aynı kalıyor.
Çünkü başka hiçbir yerde aynı rüzgar esmiyor.
Kimi zaman koruyan, kimi zaman sıkıştıran bir kabuk gibi.
Bir salyangoz misali sırtında taşıyorsun işte.
Nereye gidersen git, içindeki o odayı da götürüyorsun.
Çünkü asıl ev duvarlarda değil, kalbinde yankılanan sesin.
Bu yüzden de hep dönmeye çalıştığımız ama asla tam dönemediğimiz bir yer diyorum.
Ne kadar uzağa gidersen git, asıl dönüş hep kendine.
Bir çocukluk sabahı gibi kapıdan çıkan annenin sesi, pencereye vuran ışık.
Bir daha hiçbir sabah o kadar sıcak olmuyor.
Ama o sabah içimizde hep yanıyor.
Ve biz her şarkıda, her hikayede o sabaha dönmeye çalışıyoruz.
Ev dediğin bazen birkaç metrekarelik bir oda da olabilir yani ama orada biri seni olduğun gibi anlıyorsa dünyanın en geniş yeri olur orası.
Hadi biraz daha romantize edeyim.
Evde olmak, sessizlikle barışmak demek biraz.
Kendinle, geçmişinle, o susturamadığın düşüncelerle oturmak.
Çaydanlığın buharı yükselirken itinden geçenleri dinlemek.
Bir yandan güven.
Bir yandan hüzün. Çünkü ev huzurun kadar geçmişinin de taşıyıcısı.
Ev bir hafıza aynı zamanda.
Çünkü evde olmak hatırlamaktır ya.
Unutamadığın her şeyi orada saklarsın.
Küçük kutularda, çekmecelerde, fotoğrafların arasında ve kimsenin görmediği halinle yaşadığın yerde.
Belki pijamaların ve dağınık saçlarınla.
Orada kimseye beğendirmeye çalışmazsın kendini.
Belki de o yüzden en çıplak halinle evde olursun.
Korkuların, savunmaların, susuşlarınla bir aradayken bir sınav gibi gelebilir bazen de.
Çünkü ne kadar kendine katlanabildiğini gösterir sana.
Dışarıda herkesle iyi geçinirsin belki ama evde yalnız kaldığında iç sesinle ne kadar iyisin.
Aran nasıl kendinle?
Evden uzakta olmaksa bir hikayenin ortasında kalmak gibi.
Bir zamanlar sana ait olan eşyalar başka birine benzer.
Kendi sesin bile yabancı gelir.
Valizinin fermuarı kapınır ama içindeki eksiklik açık kalır.
Böyle olduğunda da ev aslında hiç taşınamadığımız bir yere dönüşüyor.
Gittiğimiz her yere o eksikliği sürüklüyoruz.
Evden uzakta olmak.
Aslında kendini bulma yolculuğunun bir parçası belki de.
Çünkü insan evi kaybetmeden evin ne olduğunu anlamıyor.
Kırılmadan, savrulmadan, içini özlemin yakmadığı bir gece yaşamadan.
O eve dönüş dediğin duygunun kıymeti olmuyor.
Eh bizim nasıl baktığımızla, nasıl sevdiğimizle, nasıl dayanamadığımızla ilgili.
Bazen en çok sevdiğin insana sığamadığında, bazen çocukluğunun geçtiği o sokağa döndüğünde, Ama artık hiçbir şeyin aynı olmadığını fark ettiğinde anlıyorsun.
Ev senin hatırlamak istediğin haliyle kaldığında şimdiki gerçeğinin üstünü örtmekle kalıyorsun.
Bir önceki hafıza ve anılar bölümünde de bahsetmiştim anılarımızdan nasıl doğarız diye.
Merak ettiğim bir konuysa o bölümü de dinleyebilirsin.
Evi bulamamaksa işte o insanın kendi sesini bile tanıyamadığı bir yorgunluk.
Belki de o yüzden hepimiz biraz yorgunuz.
Biraz kırık, biraz yönsüz.
Bir kente, bir kalbe, bir anıya dokunursun ama hiçbirine buldum diyemezsin.
Bazı evler bir kayboluşun içinden geçerken kuruluyor.
Birini özlerken, kendini affetmeye çalışırken.
Belki de en sonunda ev dediğimiz şey kalmayı seçtiğimiz duygu.
Korkuya rağmen, geçmişe rağmen.
Eksikliğe rağmen.
Orada kendine birazcık daha yakın hissettiğim bir yer.
İnsan bazen evi sırtında taşır dedim ya biraz önce.
Gerçekten öyle değil mi?
Bir bavul, birkaç hatıra, bir parça özlem.
Yani mesele bir adres bulmak değil, bir his bulmak.
Kalbini sıkıştırmayan, kendin olabildiğin bir alan bulmak.
Ve orada durup derin bir nefes almak.
Burada çok sevdiğim bir alıntı yapmam lazım Nermin Yıldırım'dan.
Dünyanın öbür ucuna yürüsem de kasabalar kasaba, şehirler şehir, insanlar insandı.
Ve bunca aynılığa rağmen insanlar hep, insanlar daima, insanlar her yerde yalnızdı.
Evine dönmek için önce yola çıkman gerekiyor.
Çünkü eve dönüş çoğu zaman insanın kendi içinden geçmesi gereken bir fırtına.
Fırtına dindiğinde, kalbini yeniden topladığında geriye kalan sessiz ama o sağlam toprak senin evin.
Eve dönmenin yollarında şöyle der.
Bazen insanın eve dönmesi için önce bütün yollarını kaybetmesi gerekir.
Bu cümleyi ilk okuduğumda çok düşünmüştüm.
Belki de ev kaybolmadan bulunmuyor.
Ve belki de eve dönüş, kaybolmayı göze alanların yolculuğu.
Mesela Yüzüklerin Efendisi'nde Defraud'a tüm yaşananların ardından yine aynı yere geri geliyor.
Dönüşüp ait olduğu yere varıyor.
Her yolculuğun sonunda vardığımız yer hep aynı.
Kendimiz. Ve hep kendimize aitiz.
Bugün bu podcast'ı dinleyen sen de burada evin nasıl bir his olduğunu anlamaya, Anlatmaya çalışan ben de evini kalbinde taşıyanlardanız.
İşte o yüzden ev düşündüğümüz kadar duvarlardan, adreslerden ibaret değil diyorum.
Patrici Engel'in Sınırsız Ülke kitabının son cümlesi şöyle gibi.
Belki de ulus diye bir şey yoktur.
Vatandaşlık diye bir şey yoktur.
Belki sadece aile ve sevgi adına haritalara çizilmiş bölgeler vardır.
Sınırsız bir ülke.
Ev dediğimiz yer tam da budur.
Kendimize ait hissettiğimiz, içimizin sesini duyabildiğimiz, yargılanmadan var olabildiğimiz o görünmez ülke.
Eve dönmek dediğimiz kendimizi yeniden hatırlamak.
O yüzden bazen haritaları unutup, kimlikleri bir kenara bırakıp, sınırları görünmez sayıp sadece şu soruyu sorabiliriz kendimize.
Ben kendimi nerede evimde hissediyorum?
Çünkü sonunda hepimizin içinde taşıdığı o sınırsız ülke.
Kendine çok iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
