
kendini hiç başka bir gökyüzünün altında buldun mu?
25 Eylül 2025 · 6 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
en acı gerçek şu: biz, insanlık tarihinin bütün deneyimlerine rağmen, hâlâ acemiyiz.
Transkript
Bu çağın insanı olmanın en zor yanı nedir?
Bilmiyorum. Belki de kimse bilmiyor.
Çünkü bu hepimizin ilk hayatı.
Murakami'nin dediği gibi ilk defa yaşıyoruz bütün bunları.
Ve hayat
kapanması güç yaralar bırakıyor.
Ama insan oturup sonsuza kadar yarasına bakarak yaşayamaz.
Bir noktadan sonra ayağa kalkmak, yürümek zorunda.
Tıpkı uzun bir tünelden geçer gibi.
Bence en acı gerçek şu.
Biz insanlık tarihinin bütün deneyimlerine rağmen hala acemiyiz.
Çünkü bu hepimizin ilk hayatı.
İlk defa yaşıyoruz bütün bunları.
İlk defa seviyoruz.
İlk defa aldanıyoruz.
İlk defa kaybediyoruz.
İlk defa ölüyoruz.
Ve evet kapanması güç yaralarla yaşıyoruz.
Ama hayat yaraların başında beklemeyi kaldırmıyor.
Bir gün kalkıp yoluna devam etmek zorundasın.
Çünkü yara, üzerine oturup sonsuza kadar bakacağın bir taş değil.
İçinden geçip, seni dönüştüren bir kapı.
Ve bazı sözler, bazı cümleler var hayatta.
Duyduğun anda belli belirsiz ama kilit anlarda yankılanır zihninde.
Onlar sen fark etmeden, hayatının arka planında çalmaya devam eden bir şarkı gibi.
Kapatıp susturamazsın.
Senin zihninde hiç dinmeyen bir şarkı var mı?
Hiç düşündün mü o şarkı hangisi?
Hiç durmayan. Hangi cümle bir mıh gibi aklında kaldı?
Bugün seninle biraz buradan başlayalım istiyorum.
Bildiğimiz dünyanın içinde yürürken birdenbire başka bir gökyüzünün altında buldun mu kendini?
İki ay var yukarıda.
Biri bildiğimiz, diğeri yabancı.
Ve insanın en çok zorlandığı şey de bu.
Bir anda bildiğin dünyanın artık eskisi gibi olmadığını fark etmek.
Belki de çağımız tam olarak böyle bir şey.
Hepimizin gökyüzünde görünmez ikinci bir ay var.
Kimi zaman kaygı, kimi zaman yalnızlık, kimi zaman da geçmişten kapanmayan yaralar olarak ışıyor o ay.
Ama ne olursa olsun orada ve biz orada olduğunu biliyoruz.
Bu yabancı ışığın altında yürüyoruz.
Murakami'nin karakterleri gibi biz de kendimizi bir gün bir asansör boşluğunda sıkışmış hissediyoruz.
Bir gün şehrin gürültüsü içinde kimseye görünmeden yürürken buluyoruz.
Ve işte o an fark ediyoruz.
Aslında bu hayat bize öğretilen değil.
Kendi yolumuzu kendimiz bulmak zorundayız.
Zülfü Livaneli bir yazısında şöyle demişti.
İnsan en çok kendinden kaçar ama en çok da kendine yakalanır.
Belki de çağımızın zorluğu burada.
Kaçmaya çalışıyoruz.
Kalabalıklarda, yapay gündemlerin uğultusunda.
Ama gecenin bir vakti ışıklar kapandığında hepimiz kendi içimize yakalanıyoruz.
Ve orada işte o derin sessizlikte bir cümle çıkıyor karşımıza.
Bazen yıllar önce duyduğumuz bir söz, bazen bir kitapta altını çizdiğimiz bir satır, bazen de birinin bize söyleyip zihnimize mıh gibi çaktığı bir cümle.
Onu unutamıyoruz çünkü o cümle bize kendimizi hatırlatıyor.
Belki sana bir gerçeği acıtır gibi söyleyen birinin sesi, belki bir ayrılığın sert yankısı, belki de kimsenin kuramadığı ama ruhunu özetleyen o tek satır.
Çağımız insanı kendi yalnızlığıyla yüzleştiriyor.
Çünkü yalnızlık sadece terk edilmişlik değil.
Aynı zamanda bir farkındalık.
Kalabalıkların ölçüsünde bile duyduğun o yabancılık.
İşte o. O ikinci ay.
Senin zihninde de böyle bir cümle vardır mutlaka.
Belki sana bir gerçeği acıtır gibi söyleyen birinin sesinden.
Belki hiç beklemediğin anda duyduğun bir ayrılık cümlesi.
Belki de bir kitapta karşılaştığın, kimsenin senin için kuramadığı ama senin ruhunu özetleyen birkaç cümle.
İnsanı insan yapan yaralarıdır.
Biz bu çağda yaralarımızı gizlemeyi öğrendik.
Güçlü görünmeyi, hiç düşmüyormuş gibi davranmayı, hep bir yere yetişiyormuş gibi koşturmayı.
Ama o görünmez ikinci ay, yani yaralarımız gökyüzümüzde asılı duruyor.
Kaçamıyoruz. Peki ne yapacağız?
İki ayın altında da yürümeyi öğreneceğiz.
Yaralarımızla birlikte var olmayı, geçmişten taşıdıklarımızı bir yük gibi değil, bir yol arkadaşı gibi görmeyi.
Çünkü öylece oturup sonsuza kadar yaralarımıza bakamayız.
Bazen kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor.
Bu ilk hayatın ve tek hayatın.
En azından şu anki beden formunda bildiğim tek hayatın.
Ben gerçekten nasıl yaşamak istiyorum?
Bu soruyu sorduğumuzda işte orada başlıyor yolculuk ya.
Belki bir asansör boşluğunun derinliğinde, belki bir kalabalığın ortasında, belki de kendi odamızda yalnızken.
Ama ne olursa olsun kendi yolumuzu yürümeye başladığımızda gökyüzünde...
iki ayda olsa biz yine de ilerleyebiliyoruz.
Çağımızın en büyük sırrı bence şu.
Yara bizi zayıflatmıyor.
Asıl bizi insan yapan şey oluyor.
Çünkü hiçbir yara boşuna açılmaz.
Her yara bir cümle gibi kalır bizde.
Ve hayatımızın geri kalanını o cümlenin gölgesinde ya da ışığında yaşarız.
Son olarak sana şunu sormak istiyorum.
Senin zihninde mıh gibi duran, unutamadığın bir cümle var mı?
Çünkü belki de Senin bütün hikayen o cümleden doğuyor.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
