
sahibinden ihtiyaçtan.
Transkript
Bugün biraz yavaşlamaya davet etmek istiyorum seni.
Çünkü konuşacağımız şey aceleyle yaşanabilecek bir şey değil.
Konumuz kendini ortaya koyma cesareti.
Belki de en derin korkularımızdan biri görünür olmak.
Ama aynı zamanda çoğumuzun en büyük arzusu da bu değil mi?
Görülmek, duyulmak, anlaşılmak ve bütün bunların arasında sıkışmış bir hayat.
Şimdi bir soru sorarak başlamak istiyorum.
Gerçekten kendi hayatını mı yaşıyorsun yoksa başkalarının gözünde kabul görme ihtiyacının gölgesinde mi sürüyorsun ömrünü?
Statü Endişesi kitabında Alain de Botton şöyle diyor.
İnsan başkalarının gözündeki değerine bakarak kendi değerini ölçmeye meyillidir.
Ve biz çoğu zaman bu ölçümün esiri oluruz.
Özgüven ne demek? Daha çok bilmek, daha başarılı olmak, daha hazır hissetmek mi?
TDK'ya göre özgüven kendine güvenme.
İnanma anlamına geliyor.
Bireyin kendi yeteneklerine, kararlarına ve davranışlarına duyduğu güveni ifade ediyor.
Oysa kendini ortaya koymak çoğu zaman özgüvenle değil, tam tersine eksik ve daha titrek hislerle başlar.
Adam Phillips'in dediği gibi, insan bazen en çok korktuğu şeyin peşinden gitmek zorunda kalır.
Çünkü arzusu tam orada gizlidir.
Birini açılmak, kalbini ortaya koymak.
Bir fikri savunmak. Bütün bunlar reddedilme riskini beraberinde getirir.
Reddedilmek beynimiz için gereken bir yara gibi.
Ama işin ironisi şu.
Kendimizi korumaya çalışırken yani susarken zaten kendi kendimizi reddetmiş oluyoruz.
Aslında mesele özgüven değil.
Kalbine güvenebilmek.
Yani aklının hesaplamalarını değil de içinden gelen o çıplak sese kulak verebilmek.
Çünkü kalbin bazen aklın söyleyemediğini çok daha basit söylüyor.
Buradayım. Sen de var mısın?
O uzatayın tutunamayanlarındaki o unutulmaz cümleyi hatırlıyorum.
Beni anlamadılar.
Ben de kendimi anlatamadım.
İşte bu. Kendini ortaya koyamamanın en derin acısı.
Anlatamadığımız her duygu içimizde bir tortu bırakıyor.
Ve yıllar sonra dönüp baktığımızda keşke söyleseydim dediğimiz anlar, keşke susmasaydım dediğimiz anlardan çok daha ağır geliyor.
Bunun için yılların geçmesine bile gerek yok.
Eve döndüğümüzde aynanın karşısında kendimize baktığımızda da bu cümleyi kurabiliyoruz.
Adam Phillips bir yerde şöyle diyor.
Arzularımızı tanımlamak çoğu zaman mümkün değildir.
Ama onlardan kaçmak bizi daha da çok onlara yaklaştırır.
Belki de kendini ortaya koyma cesareti arzunun kendini tanımasına izin vermektir.
Alain de Botton'un kitabına da ismini verdiği gibi statü endişesi ruhu kemiren bir hastalık.
Çünkü başkalarının beklentilerine göre şekillenirken en büyük kaybımız kendi iç sesimiz oluyor.
Statü endişesiyle dolu modern dünyada daha çok beğeni, daha yüksek maaş, daha güçlü bir imaj.
Aslında hepimiz aynı tuzağa düşüyoruz.
Kendimizi başkalarının gözündeki bir vitrine göre düzenliyoruz.
Pandemi günlerinde şöyle bir soruyla karşılaşmıştım.
Kağıtçık bir dünyada nasıl sakin kalabiliriz?
Lenor'undu galiba bu soru.
Stoğacıların cevabı şuydu.
Kontrol edemediğini bırak, edebildiğine odaklan.
Belki de kendini ortaya koymanın en yalın formülü bu.
Sonucun kontrolü bizde değil.
Ama söylemek, açılmak, denemek.
İşte oralar tamamen bize ait.
Bu tam da kendinin sorumluluğunu almak, ait olduğun dünyayı senin yaratabilmenle de bağlantılı bir hal.
Bir önceki bölümde konuştuğumuz kendini bilme, kendinin farkına olduğun zaman ben buradayım diyebilme cesaretini veriyor insana.
Ben buradayım, kendimi görüyorum.
Sizin nasıl gördüğünüz sizinle ilgili.
Bu kadar. Tam da burada insan kırılganlığını keşfeder.
Kırılganlık zayıflık değil, cesaretin kendisidir.
Yıllardır anlatılan şey aslında tek bir cümleye ne kadar kolay sığıyor.
Oğuz Atay bir yerde şöyle yazmıştı.
Korkuyu bekledim hep.
Çünkü o bana yaşamın işaretiydi.
Belki de cesaret korkunun yokluğu değil, korkuyla birlikte yaşamayı kabul etmektir.
İnsanın en büyük görevi kendisini bilmektir.
Kendisi olabilmektir.
Ama kendin olmak göründüğü kadar kolay değil.
Çünkü kendin olmayı seçtiğinde başkalarının gözündeki imajı yıkmayı da göze alıyorsun.
Montaigne ise cesareti şöyle tanımlıyor.
Korkunun yokluğu değil, korkuya rağmen hareket edebilmek.
İşte kendini ortaya koymanın cesareti de tam burada başlıyor.
Korku varken, kalbin titrerken bile söyleyebilmek.
Ben buyum demek. Antik Yunan'da parejya diye bir kavram var.
Hakikati söyleme cesareti, umarım doğru telaffuz ediyorumdur.
Ama bu yalnızca başkalarına doğruları söylemek değil, en çok kendine karşı dürüst olma cesareti gibi.
Belki de bugün buna her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Ve belki de en önemlisi şu.
Kendini ortaya koymak, başkalarının seni anlaması için değil, kendi kalbine sadık kalabilmek için.
Çünkü bir gün dönüp baktığında pişmanlıkların arasında en çok şu yakacak içini.
Kendi kalbimi duymuştum ama susturmuştum.
21. yüzyıl hiç olmadığı kadar görünürlüğün yüceltildiği bir çağ.
Sosyal medyada paylaştığımız bir fotoğraf, attığımız bir tweet, bir odada söylediğimiz birkaç kelime.
Hepsi bizim görünürlüğümüzü arttırma çabası.
Ama işin ironisi şu, görünür olmayı bu kadar çok istediğimiz bir dünyada aslında kendimize en çok sakladığımız dönemlerden birindeyiz.
Çünkü görünür olmak savunmasız olmayı da beraberinde getiriyor.
İnsanların beğenisine, yargısına, kıyasına açık hale geliyoruz.
Ve işte burada başlıyor asıl korku.
Ya beğenilmezsem ne yeterince iyi bulunmazsam.
Adam Phillips insanın paradokslarını çok güzel anlatıyor.
Onun söylediği gibi aslında en çok istediğimiz şeylerden biri de bizi gerçekten gören birinin olması.
Ama aynı anda bundan da kaçıyoruz.
Çünkü görülmek aynı zamanda hesap vermek demek.
Psikolojide buna bağlanma yaraları da eşlik ediyor.
çocukken yanlış taraflarımız yüzünden reddedildiysek yetişkin olduğumuzda kendimizi ancak uygun maskelerle gösterebileceğimizi zannederiz.
Ve sonunda görünür olmak için bile başkalarının kalıplarına sığınırız.
Benim görünür olmak için görünür insanların yanına sığınmam lazım diye de düşünebilirsin.
Bu aslında çok insani bir eğilim.
Psikolojide buna yansımalı değer diyebiliriz.
Başkasının ışığıyla var olmaya çalışmak.
Kendi ışığımıza güvenemediğimizde başkasının ışığının etrafında ısınmaya çalışmak.
Ama burada tehlike şu. Güneşin altında ısınıyorsun ama kendin ateş yakmayı öğrenemiyorsun.
Türk mantılı Madonna'da Sabahattin Ali görünürlük arzusunun ve saklanma ihtiyacının nasıl iç içe geçtiğini çok incelikli bir cümleyle özetliyor.
Hayatta yalnız kalmamak için kendimden vazgeçmek zorunda kaldım.
Peki çözüm ne? Kendini ortaya koymanın cesareti nasıl mümkün olur?
Bunun yolu başarısızlık ihtimalini kabullenmekten geçiyor.
Çünkü cesaret biraz önce de bahsettiğim gibi hiçbir zaman korkmamak değil.
Cesaret korkuya rağmen ortaya çıkmak.
Görünür olmayı seçmek.
Beğenilmeme ihtimaline rağmen kendimi göstereceğim diyebilmek.
Burada felsefede bize çok derin bir hatırlatma yapılıyor.
Kendini ortaya koymak aslında hayatı evet demek.
Nietzsche'nin dediği gibi. Hayatı seviyorsan onun yükünü de sev.
Yani yanlış anlaşılmayı, eleştirilmeyi hatta zaman zaman başarısız olmayı da sev.
Oğuz Atay'ın inceliğiyle soralım.
İnsan neden hep yanlış zamanda yanlış yerde kendi doğrularını anlatmaya çalışır?
Belki de asıl mesele doğru zamana değil.
kendimize sadık olmaya çalışmaktır.
Kendini ortaya koymak içinde yaşadığımız toplumun beklentilerine göre yalnızca bireysel bir hal olmaktan çıkıp aynı zamanda politik, kültürel, toplumsal bir mesele haline geldi.
Çünkü bizi sürekli kıyaslayan, sürekli tüketmeye çağıran bir sistemin içinde yaşıyoruz ve bu sistemde özgüven bile bir pazarlama aracı haline gelmiş durumda.
Cesaret bu gürültünün ortasında kendi sesini duyurabilmek, en sessiz, en kırılgan halinle bile, Kendini sevdirmek için değil, kendin olabilmek için risk almak.
İnsan en çok görünmek istediği yerde kayboluyor.
O yüzden görünürlüğün de bir dozu var.
Kendini göstermek ama başkalarının gölgesinde kaybolmadan.
Bugün sana şunu hatırlatmak istiyorum.
Görünür olmak için başkalarının sahnesine çıkmak zorunda değilsin.
Kendine ait küçük bir oda kurabilirsin.
Bazen bir defterin sayfası olur o sahne, bazen bir dost meclisi, bazen de kendi odağında fısıldadığın cümleler.
Kendini ortaya koymanın cesareti kocaman dünyalara ulaşmaktan önce kendi kalbine yaklaşabilmekte gizli.
Görünür olmak için görünür olanların yanına sığınmak zorunda değilsin, tekrar söylüyorum.
Sen zaten kendi hikayenle, kendi inceliğinle, kendi kırılganlığınla varsın.
Başkalarının gölgesinde değil, kendi ışığında yürümeyi hak ediyorsun.
Sevgiyi bulmak için başkalarının gözünde büyümek zorunda değiliz.
Tam tersine küçülüp samimi olduğumuzda, kendi halimizle kabul edildiğimizde en büyük sevgiyi buluyoruz.
İşte bu yüzden hayat bize tekrar tekrar aynı soruyu soruyor.
Kendini gösterecek misin?
Senin cevabın her seferinde biraz daha kalpten, biraz daha sahici olsun.
Bugün burada konuştuğumuz şeyleri yanında taşı.
Bir dahaki sefere kendini saklamak istediğinde hatırla.
Dünya senin sen olmana ihtiyaç duyuyor.
Tam olduğun halinde.
Benimle bu yolculukta olduğun için teşekkür ederim.
Kalbini açtığın, bana da açılma cesareti verdiğin için.
Bu kaydı bitirmeden son bir şey daha eklemek istiyorum.
Bu cümle çok vurdu beni.
Ercan Kesal'ın gece yarısı ıssız bir tarladan tek başıma geçmiş gibiyim.
Ercan Kesal'ın babasına hayatını nasıl tanımlarsın diye sorduğunda aldığı yanıt.
Bazen tam da böyle hissediyoruz.
Korkutucu, ıssız, derin bir yalnızlık bizimki.
Ama bir yanıyla da çok sahici.
Çünkü o tarlada yürürken fark ediyoruz ki bize eşlik etmesini beklediğimiz herkes aslında gitmiş.
Geriye sadece biz kalmışız.
Gece yarısı ıssız bir tarladan tek başımıza geçerken yaşamın en büyük armağanı bu.
Kendi hikayemizde görünür olmak.
Dünyanın sessizleştiği bir gece vakti kendi sesini duyurmak kendine.
Hepimiz kendi hayatımızda o tarladan geçiyoruz ve orada kendi elimizi tuttuğumuz anda sabaha biraz daha güçlü uyanıyoruz.
Çünkü güneş her gün yeni.
O tarlayı yüreğinde bir ağaç yetiştirerek yeşertebilir misin?
Ve bir gün bir kuşun gelip şarkına eşlik edeceğine inanarak yola devam edebilmeyi düşünebilir misin hiç?
Çünkü bunu yapabildiğinde kendini görebilmek için artık aynalara ihtiyacının kalmadığını anlayacaksın.
İnsan kendi köklerinden prizlendiğinde, kendi sesinde yankısını bulduğunda görünür olacak tarlasında.
Ve belki de yaşam sadece bu görünürlüğü kendinde bulmakta.
Kendine çok iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
