
gözle gönül birlikte ve seyirle açılır. herkes kendi gözü kadar, gözünü açabildiği kadar görebiliyor dünyayı, iyiliği,fedakarlığı, insanı, huyları, kötülüğü, iddiaları, hırsı ve daha fazlasını, azını. Instagram
Transkript
Bir soru sormak istiyorum. Kendi ismini seçme şansın olsa ne koyardın?
İlk başta biraz tuhaf geliyor biliyorum.
Ama düşün hepimiz dünyaya geldiğimizde bir isimle karşılanıyoruz.
Daha kendimizi tanımadan, kim olmak istediğimizi bilmeden bir ad veriliyor bize.
Aslında adımız hayata atılan ilk imzamız diyebiliriz.
Ve o andan itibaren her çağrılışımızda biraz daha mı şekilleniyoruz?
Selam herkese.
Umarım herkesin keyfi yerindedir.
Benim çok yerinde çünkü haftalar sonra mikrofonun başına oturdum.
Sevdiğim ve çok söyleyemeyeceğim bir hava var.
Yağmur yağıyor. Ülkenin her yerinde bugün yağmur yağıyor.
Bugün 3 Ekim 2025.
Yanılmıyorsam son 3 haftanın bölümünü önceden kaydetmiştim ve yüklemeye otomatik olarak koymuştum.
Onlar böyle Eylül ayının başında hemen hemen kaydettiğim bölümlerdi ve önceden planlanmış bazı seyahatlerim olduğu için ve kardeşim olarak gördüğüm canımın
içi arkadaşımın düğünü sebebiyle haftalık olarak bu mikrofonun başına oturamayacağım önceden belli olduğu için ve bölüm yayınlamadan da bir haftayı geçirmek istemediğimden
dolayı Önceden böyle bölümleri hazırlamıştım, yüklemiştim.
Şu an dinlediğiniz bölümü de yayınından birkaç gün önce kaydediyorum.
Ve başlayalım.
İntroda da kısa bir kesim duyduğunuz üzere isim meselesinden bahsedeceğiz bugün.
Adımız belki ailemizin bir umuduydu.
Belki bir dededen yadigardı.
Belki bir kahramandan ilham alınarak verilmişti.
Bazen de sadece kulağa hoş gelen bir ses olarak bir aile büyüğünün konmasını istediği bir isim de.
Ama her halükarda kimliğimizin en görünür, en tekrar edilen kısmı isimlerimiz değil mi?
Her gün duyduğumuz, bazen sevilerek, bazen küskünlükle taşıdığımız bir armağan bize.
Peki hiç düşündük mü?
Adımızla aramız nasıl?
Onu seviyor musun? Yoksa kulağınıza yabancı mı geliyor?
Sanki bir başkasına daha çok yakışıyormuş gibi düşündüğün oldu mu hiç?
İnsanın hayatla ilk karşılaşması çok tuhaf.
Dünyaya geliyorsun, nefes alıyorsun.
Daha gözlerini bile tam açmadan biri sana bir isim veriyor.
Sen busun diyorlar.
Oysa sen hiçbir şey değilsin ki henüz.
Ne sevinmişsin, ne incinmişsin, ne hayal kırıklığına uğramışsın.
Bir boş sayfa gibisin.
Ama o boş sayfanın en tepesine senin bile seçmediğin bir başlık atılıyor.
Adın. Benim adım mesela Ecem.
Ece'den geliyor. Kraliçe demek.
Güçlü, gösterişli ama bir yanıyla da narin diyebiliriz.
Sonundaki M harfiyle de aitlik veriyor.
Kulağa hoş gelen bir ses.
Yıllar içinde anladım ki o sesin içine ben kendi hikayemi doldurdukça bir anlam kazanıyor ismim.
Çünkü ismim bana verildiğinde ben hiçbir şey değildim.
Daha kim olduğumu bilmiyordum.
O ad bana bir başkası tarafından giydirilmiş.
Bir elbise gibiydi. Canımın içi teyzem benim ismimi veren.
Onu da çok seviyorum.
İsmimi de çok seviyorum bu arada.
Yani başka bir isim verilseydi ismim ne olsun isterdim diye.
Ben bayağı düşünen bir insandım öncesinde.
Ve başka bir ismi bulamadım kendim için.
Kendi adıma söylüyorum bunu.
Çünkü benim ismimin veriliş hikayesi de bence eğlenceli.
Bütün aile, isim koymak isteyenler tabii ki bütün aile diyemem buna.
Ama işte anneannesi, dedesi, babaannesi, anne baba, teyzesi, amcası vs.
Kura yoluyla bir isim verme cesaretinde bulunmuşlar.
Kura'daki diğer isimleri düşününce en en en isteyeceğim isim Kura'dan çıkmış.
Diğer isimleri şu anda burada söylemek istemiyorum ama çok fena isimler değil.
Fakat içlerinde kendime en uygun bulduğum isim olmuş şükürler olsun diyorum.
Ama dediğim gibi yani o isim bana verildiğinde ben de hiçbir şey değildim.
Daha kim olduğumu bilmiyordum.
O ad bana bir başkası tarafından verilen bir isim ve o...
İsmin içine kendi rengimi, kendi dokumu katarak büyüdüm.
Artık bir bana Ecem dediğinde sadece birkaç harf duymuyorum.
O güne kadar yaşadığım bütün benliklerimi duyuyorum.
Sevinçlerimi, öfkelerimi, çocukluğumu, suskunluklarımı.
Ve bu hepimiz için geçerli.
Zaman geçtikçe hepimiz anlıyoruz ki mesele sadece isim değil.
Mesele göz. Kendini ve varoluşunu kimin gözlerinde gördüğün.
Psikolojide isimlerimizin kimliğimiz üzerindeki etkisinden çokça bahsediliyor.
Çünkü bir isim bize ilk aynayı tutuyor.
Sen busun diyor. Ve çoğu zaman adımızın anlamı veya tonu bile hayatımızı şekillendirmeye başlıyor.
Kimileri ismini gururla taşıyor.
Kimileri ise ömrü boyunca içine sığamadığını hissediyor.
Aslında isimler sadece bireysel bir mesele de değil.
Kolektif bir hafızası da var.
Mitolojiyi düşünelim. İsimlerin gizli bir gücü var.
Gerçek adını bilmek, birine hükmetmek demekti.
Masallarda da öyle. Adını bilen bir kahraman büyüyü bozabiliyordu bir masalda.
Çünkü isim varlığın özüydü.
Ve belki bugün hala kendi ismimizi bir başkasına söylerken içten içe bu özün teslimini yaşıyoruz.
Ama gelin biraz hayal kuralım.
Farz edelim ki bugün bir defter veriliyor, bir kalem veriliyor.
Ve hayatına sıfırdan başlıyorsun.
Ve kendi adını seçme hakkın var.
Ne yazardım? Kısa ve sert bir ses mi?
Yumuşak, daha rezonansı, fonetik bir hece mi?
Belki anlamı olmayan ama senin için bir his uyandıran bir şey, bir kelime.
Belki bir çiçeğin adı, bir yıldızın ışığı ya da sadece çok sevdiğiniz bir sanatçının ismi.
Çünkü aslında seçtiğimiz isim, seçtiğimiz kimlik.
Hayalini kurduğumuz benim ilk kıyafeti gibi.
Belki de isimlerimiz bize verilen ilk melodidire ne dersin?
Ve biz bütün hayatımızı o melodiyi tamamlamaya çalışarak geçiriyoruz.
Hepimizin içinde duyulmayı bekleyen başka sesler var.
Kimi zaman adımızdan taşan, kimi zaman adımızı aşan.
Alameti farika isimde değil, onun içine kendi rengimizi, kendi hikayemizi katmakta.
Çünkü isimler doğduğumuzda bize verilse de yaşadığımız her seçimle yeniden anlam kazanıyor.
O yüzden... Bu bölümü kapatırken şunu söylemek istiyorum.
Hepimizin içinde belki de gizli bir isim var.
Belki çocukluğumuzdan kalma.
Belki sadece kendimizin bildiği.
Belki hiç kimseye söylemediğimiz.
Ama her birimiz aslında kendi adımızı hayat boyu yeniden yazıyoruz defalarca.
Peki senin içinde hangi isim saklı?
Ve belki de en önemlisi o ismi duyduğunda kendini daha çok kendin gibi hissedebiliyor musun?
Gözle gönül birlikte ve seyirle açılır.
Herkes kendi gözü kadar, gözünü açabildiği kadar görebiliyor ya dünyayı, iyiliği, fedakarlığı, insanı, huyları, kötülüğü, iddiaları, hırsı ve daha fazlasını,
belki de azını. Gözünü zenginleştirmek için bir tek yol bilirim.
Kitaplara, filmlere, rüzgara, mevsim geçişlerine, denize, doğaya, ağaca.
Dışarıda olup biten her şeye önce ve en son dönüp bir de kendine bakacaksın.
Sadece hep ve bir tek kendine bakıp, kendinden yola çıkıp, kendine döndüğünde o gözler büyümüyor, açılmıyor, olmuyor.
Başkaları da öyle işte.
Gözünün görebildiği kadar okuyor biliyor seni.
Gözünün seçebildiği, gözünü eğitebildiği, ona bir bakış açısı verebildiği kadar.
Sana hayatındakilerin kıymetli olduğunu defalarca söyleyerek seni kıymetsiz, yan yana durduklarının müthiş varlıklar olduğunu yineleyerek senin o kadar da olmadığını mı anlatıyor?
Belki. Ya da belki de gözü o kadarını görüyor.
Daha fazlasını değil.
Bir masaya oturduğunda hep aynı hikayeler anlatılıyorsa o masada yeni anılar üretmenin zamanı gelmiş demek.
Gözlerimizi açalım.
Bakalım birbirimize doyadıyor ama...
Başkasından değil, kendimizden başlayalım.
İzleyelim birbirimizi, bakalım neler bekliyor bizi.
Kendine çok iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
