
Hiçbir terapist, hiçbir ilişki, hiçbir kariyer… Sen kendine dönüp bakmadıkça, hiçbir şey seni tam anlamıyla iyileştirmeyecek. Çünkü o anahtar senin içinde ve açılması gereken kapı da senin kalbinde.
Transkript
Kendi karanlığını dönüştürmeyen kişi onu başkalarına mı yansıtıyor?
Yani iyileşmediğimiz şey sadece bizim değil, ilişkilerimizin de mi yükü oluyor?
Sevgilimize kızarız ama aslında çocukluğumuzda duyulmayan halimize öfkeliyizdir.
Anne oluruz ama kendi annemizle kuramadığımız ilişkiyi çocuğumuzdan talep ederiz.
Sürekli yardım etmek isteriz ama aslında görülme ihtiyacımızı doyurmaya çalışırız.
İşte yaralı şifacı olmanın en önemli farkı burada ortaya çıkıyor.
Kendi yarasının sorumluluğunu alan insan başkasının alanını işgal etmiyor.
Sadece orada oluyor.
Şifa da böyle doğuyor.
Merhaba. Bu bölümde kendi içimize taşıdığımız bir gücü konuşacağız.
Ama bu güç öyle parlak, gösterişli ya da dışarıdan güçlüymüş gibi duran bir şey değil.
Aksine bu güç çoğu zaman saklamaya çalıştığımız, Görmezden geldiğimiz hatta utandığımız bir yerden çıkıyor.
Yaralarımızdan. Bugün sana yaralı şifacıdan bahsetmek istiyorum.
Bu kavramın kökeni antik mitolojiye dayansa da esas olarak analitik psikolojide anlam kazanıyor.
Yaralı şifacı kavramı hem psikoloji hem de mitoloji kaynaklı derin bir arketip.
En çok Jung ve Irwin Yalom gibi psikoterapistler tarafından kullanılmış.
Temeli kendi acısından geçmiş, yarasıyla yüzleşmiş ve onu anlamış bir insanın başkalarının da şifa olabilme kapasitesi taşıdığı fikrine dayanıyor.
Yaralı şifacı kökeni Yunan mitolojisindeki Kiron adlı yarı insan, yarı at olan bir sentuara dayanıyor.
Kiron bilgili ve iyileştirme gücüyle tanınır.
Ama bir gün zehirli bir okla yaralanır ve bu yara asla iyileşmez.
Ölümsüz olduğu için bu acıyla yaşamaya mahkumdur.
Ama bu hiç geçmeyen yarası onu büyük bir şifacı, öğretmen ve bilgi kılıyor.
Acısını ilaca dönüştürüyor.
Astroloji ile ilgilenenlerin de muhakkak duyduğu bir arketip bu.
Astrolojiye göre herkesin yaşam planında bir şiron yarası varmış.
Ve hayatın farklı farklı alanlarında tekrar eden döngüler en çok acıyan ve sürekli kanayan alanlarmış.
Astroloji ile herkes ilgili olmak zorunda değil tabi ama ufacık.
Bir şiro araştırması yaptığınız zaman sembolün anahtar olduğunu görüyorsunuz.
Yanbo hayatın anahtarı anlamına geliyor.
O anahtarı bulduğunda ve o kapıyı açıp içeri girdiğinde karanlığını görürsün ve gerçek sandığın benliğinin Platon'un mağara alegorisindeki gölgelerin olduğunu fark
edersin. Jung bu figürü şöyle yorumluyor.
Kendi karanlığıyla yüzleşmiş olan kişi başkasına ışık tutabilir.
Yani kişi kendi kırıklığını görüp onunla dönüştürücü bir ilişki kurduğunda artık başkalarının acısında taşıyabilecek içsel kapasiteye ulaşır.
Günümüz psikoterapisinde yalomunda bir terapist olarak bir terapistin kendi yaralarından utanmadan ama danışanın alanını da işgal etmeden onların içinde oturabilmesini yaralı
şifacının temel özelliği olarak görüyor.
Çünkü bu tür bir varlık hali güven ve derinlik yaratıyor.
Yaralı şifacı olmanın özü yarasıyla barışmış kişi olmasına dayanıyor.
O kişi onu bastırmaz ya da yok saymaz.
Acıyı dönüştürmüştür ve sadece bir yara değil, bir anlayış, bir empati kaynağıdır.
Şifa verme çabası ego tatmini değil, öz anlayıştan doğar.
Dinlemeyi bilir çünkü bir zamanlar onun da sesi duyulmamıştır.
Öğüt vermez, alan tutar çünkü bir zamanlar O da çaresizce çözüm aramıştır.
Çünkü şunu bilir, yarasını göstermeye cesaret eden biri bir başkasının yarasını da taşıyabilir.
Ve şifanın yolu çoğu zaman anlaşıldığını hissetmekten geçer.
Eğer sen de içinde bir yaralı şifacı olduğunu hissediyorsan, bu hem bir sorumluluk hem de bir armağan gibi olduğunu düşünebilirsin.
Çünkü acın boşuna değil, o sadece seni değil, başkalarını da iyileştirebilir.
Eğer onunla dürüst bir ilişki kurabilirsen.
İnsanlığın kolektif bilinç dışında var olan evrensel bir rol bir nevi ruhsal bir figür olarak hayatta var oluyor yaralı şifacılar.
Yani bizim içimizde çözülmemiş ne varsa o aynı zamanda bizim terapatik alanımızın sınırı bence.
Bu yüzden Jung için bir terapistin ya da bir yardım edicinin en büyük gücü kendi karanlığıyla yüzleşmiş olması.
Aksi halde yardım etme çabaları bir savunma mekanizmasına dönüşebilir.
Kendini iyileştiremediği için başkalarını kurtarmaya çalışan birine dönüşmek çok mümkün.
Hayatta yaraların diyaloğu da önemli bir yer kaplıyor.
Yaranın olduğu gibi şifa da tek yönlü değil.
İki insanın yaralarının konuştuğu, birbirine alan açtığı yerler çok mühim.
Mesela yalon bu noktada terapiyi sadece teknik değil, varoluşsal bir ilişki olarak görüyor.
Kendi kırılganlığına sahip çıkan biri, başkasına da kırılganlık için cesaret veriyor.
Tekrar şunun sembolüne dönmek istiyorum.
Çünkü bu kavram üstüne düşündükçe sembolünü tekrar tekrar incelemeye, onunla bağ kurmaya başladım.
Altı bir daire, üstü ise yukarı doğru uzanan bir dik çizgi ve onun üstünde bir V harfi gibi açılmış bir yapı ve bütün bu haliyle temsil ettiği yaralı şifacının
iyileşmenin anahtarı olduğunu görmemek imkansız hale geliyor.
Shiro'nun mitolojik hikayesinde acısının onun yeteneğine dönüştürdüğünü anladıkça yaralarımızın yok edilmek için değil anlam verilmek için var olduklarını hatırlatmaya başladım kendime.
Onlardan kaçmazsak o yaraların içinde bir anahtar var ve o anahtar sadece başkalarının kapılarını değil önce kendimizin zincirlerini açar.
Uzun yıllar Shiro'nun hayatlarımızdaki yerini anlamaya çalışarak geçebilir.
Yara deyince ilk akla gelen fiziksel ya da duygusal bir acı oluyor ya genelde.
Ama Chiron bize şunu fısıldıyor.
Asıl yara yok saydığın yerindedir.
Ve asıl anahtar oraya bakmayı gaza almaktır.
Senin de vardır mutlaka kendinden bile sakladığın bir yaran.
Konuşmaktan kaçındığın bir hatıra.
Hep güçlü durarak geçiştirdiğin bir eksik.
Chiron'un sembolü bu yüzden anahtar işte.
Çünkü o bize şunu hatırlatır.
Şifa dışarıdan gelmeyecek.
Hiçbir terapist, hiçbir ilişki, hiçbir kariyer.
Sen kendine dönüp bakmadıkça hiçbir şey seni tam anlamıyla iyileştirmeyecek.
Çünkü o anahtar senin içinde.
Ve açılması gereken kapı da senin kalbinde.
Ezoterik öğretiler de bunu söylüyor aslında.
Diyorlar ki şifa aramak değil, hazır olmak önemlidir.
Yaraya değil, onun taşıdığı mesaja bak.
Şiron da aynı şeyi anlatır.
Yaramız utanç değil potansiyelimizdir.
Yaranı iyileştirmeye çalışmaktan yorulduysan belki de artık onunla dostluk kurmanın zamanı gelmiştir.
Çünkü bazen kapıyı açan anahtar tam da en karanlık cebimizde saklı oluyor.
Ve sen oraya uzandığında o anahtar eline değdiğinde gerçekleri görmeye başlıyorsun.
Bir insanın en çok bastırdığı ihtiyacı en fazla yaptığı şeye dönüşür.
Yaralı şifacılar bu yüzden sürekli verir, sürekli anlar, sürekli dinler.
Çünkü aslında en çok anlaşılmaya, en çok duyulmaya ihtiyaç duyarlar.
Ama bu ihtiyaçlarını doğrudan dile getirmeye utanırlar.
Çünkü bir zamanlar o ihtiyaçları görünmez kılınmış.
Belki çok şey istiyorsun dendi, belki susmaları takdir edildi.
Bu yüzden yaralı şifacı kendi ihtiyaçlarını dolaylı yoldan anlatır.
Birine sürekli iyi davranarak.
Yani... Sevgiyi istemez doğrudan çünkü sevgiye layık olduğunu kanıtlamaya çalışan bir yerden bakar hayata.
Ve ironik olan da şu ne kadar verirlerse o kadar yalnızlaşırlar.
Çünkü insanlar bir noktadan sonra onların gücünü gerçek zanneder.
Oysa o güç yıllar önce kendi kırılganlıklarını kimsenin taşıyamadığı bir yerde doğmuştur.
Adam Phillips'in deyimiyle yaralı şifacılar en çok başkalarına iyi geldiğinde unutulurlar.
Irving Young'un gözünden baktığımızda bu terapatik ilişkiyi anlatırken şöyle bir kavramdan söz ettiğine denk geldim.
Karşılıklılık. Yani iyileşmenin sadece birinin diğerini onarmasıyla değil, iki insanın aynı anda insanlıklarını paylaşmasıyla mümkün olduğu fikri.
Yaralı şifacılar bu karşılıktan korkar.
Çünkü içten içe inanırlar ki eğer kendimi açarsam sen gidersin.
Ve bu inanç ilişkilerde kendilerini sürekli güçlü ve çözüm odaklı göstermelerine neden olur.
Yalama göre bu bir yanılsama.
Gerçek iyileşme sadece ben seni değil sen de beni görüyorsun dediğimiz o anlarda başlar.
Bir yaralı şifacının dönüştüğü an ilk defa bir ilişkide kendi yarasına da yer açtığı an.
Karşısındaki kişi onu sadece verdiğiyle değil veremediğiyle de kabul ettiğinde.
Çok da ilginç olmayan bir şekilde dakikalardır tam da bu kafa yorduklarımızla ilişkilendirdiğim bir hikayeden bahsetmek istiyorum.
Belki biliyorsundur Monte Cristo Kontu, Alexander Dumas'ın o dev romanı sadece bir intikam hikayesi gibi okunuyor çoğu zaman ama aslında derinlerde çok daha fazlası var.
Vichyron'un anlatısı gibi.
Genç yaşında iftiraya uğrayan birinin ihanete, haksızlığa, yokluğa, unutuşa mahkum edilişini anlatıyor.
Yıllarca bir zindanda kalıyor ve o zindan onun ilk yarası oluyor.
Tıpkı Chiron gibi o da kaderin bir kurbanıdır önce.
Ama işte orada tam da karanlıkta bilgiliyle tanışır.
Kendini yeniden inşa eder.
Ve özgürlüğüne kavuştuğunda artık bir çocuk değil, bir anahtardır.
Chiron'un sembolü gibi.
Monte Cristo da artık sadece kendi hayatını değil, başkalarının da kaderine dokunabilecek bir figüre dönüşmüştür.
Yani yarası artık şifaya dönüşmeye başlamıştır.
Ama bu şifa doğrudan gelmemiştir.
Önce intikam çalmıştır kapıyı.
Yani yarayı bastırmanın bir yolu.
Ve biz okurken görürüz Monte Cristo intikam aldıkça daha güçlü değil, daha yorgun olur.
Çünkü gerçek iyileşme adalet sağlanınca değil, kalpte adaleti bırakabilince başlar.
Ve işte tam burada Monte Cristo'nun dönüşümünü izleriz.
O bir tanrı gibi her şeyi bilen bir figür olmaktan yeniden bir insan olmaya döner.
Bu Chiron'un da yoludur.
Yaranı kutsamak değil onunla insani bir ilişki kurabilmektir mesele.
Tüm bu yolculuk bize şunu hatırlatır.
Bazen hayatta başımıza gelen büyük kırılmalar yok etmek için değil bir iç dönüşüm başlatmak için olur.
Chiron da Monte Cristo'na şunu fısıldar.
Eğer bu kadar kırıldıysan belki de içinden yeni bir şey doğacaktır.
Bugün bu bölümü kapatırken sana bir soru bırakmak istiyorum.
Senin içinde bir zindan var mı hala?
Orada kilitli kalan bir parça ve o parçanın taşıdığı bir anahtar olabilir mi?
Kırıldığın yer sadece bir acı değil, senin şifacı potansiyelin olabilir mi?
Bu sorularla seni ve kendimi baş başa bırakıyorum.
Yara yaşmadan önce onu yıllarca içimizde taşıyoruz.
Adını koymadan ama ağırlığını hissederek.
Bilinmez bir yük gibi.
Belki de hikayenin başladığı yer, acının konuşmadığı ilk an, senin hikayenin ilk cümlesi, belki de ilk sessizliği.
Hangi yara senin kitabının ilk cümlesi?
Yaram nerede? Neyin neye sebep olduğunu nasıl anlayacağım?
Yani aslında beni ben yapan görünmez kırıkları nasıl göreceğim?
Bir sonraki bölümde belki de bunları konuşuruz.
Belki de o yaralar senin kitabının ilk cümlesidir.
Yaralı Şifacılar Gerçek Şifasını biri onu ilk defa dinlemeye niyet ettiğinde bulur.
Çünkü o ana kadar başkalarının hikayesini iyileştirerek kendi kitabının ilk cümlesini hep ertelemişlerdir.
Şimdi artık o kitabı açmanın zamanı geldi.
Dedim ya belki de o yara senin kitabının ilk cümlesidir diye.
Artık o cümleyi belki birlikte okuyabiliriz.
Kendine çok iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
