
boşluk hissi kendi gerçeğimizi unuttuğumuzda geliyor.
Transkript
Selamlar herkese.
Bugün biraz ağır bir duygudan konuşacağız.
Ama yavaş yavaş, acele etmeden, nazikçe.
Çünkü bu duygu, çoğu zaman bastırmaya çalıştığımız ama aslında bizi en çok dönüştüren duygulardan biri.
Boşluk. Belki son zamanlarda sabahlara yataktan kalkmakta zorlanıyorsunuzdur.
İşinize, okulunuza, arkadaşlarınızla buluşmalarınıza gidiyorsunuz ama...
Hep içinizden şu cümle geçiyor.
Bir şey eksik. Ve bazen bu eksikliğin ne olduğunu bile bilmiyoruz.
Ama orada, içimizde bir yerde, sessiz ama sürekli konuşan bir boşluk var.
Ruhun bir boşlukta asılı kalması gibi.
Her şey var ama hiçbir şey yok gibi.
Peki neden? Bu soruya hemen bir cevap vermek çok zor.
Bir sürü değişkene bağlı.
Ama biz bugün biraz daha kendi içimizde olanlarla ilgileneceğiz.
Kendi boşluklarımızı kucaklamayı, kendi boşluklarımızla var olmayı deneyeceğiz belki.
İnsan sadece etten kemikten bir canlı değil, anlamla yaşayan bir sistem.
Beynimizin bir anlam üretme makinesi gibi çalıştığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Her şeye bir hikaye uydurmak zorunda.
Çünkü anlamsızlık beyin için tehlike demek.
Ama işin tuhafı, modern yaşamda bize hazır hikayeler sunuluyor.
Okula git, diplomanı al, iş bul, evlen, para kazan, çocuk yap.
E peki sonra? Boşluk.
Çünkü o belki de senin hikayen değil.
Beynimiz bunu fark ediyor ve diyor ki burası bana ait değil.
Şimdi burada çok ilginç bir şey var.
Biz duygusal olarak boşluk yaşadığımızda bu beyinde tam olarak...
Prefrontal kontekstin yani karar verme ve anlam arama merkezinin aktifleştiği bir duruma karşılık geliyor.
Yani yaşadığımız boşluk aslında beynimizin bize yanlış yerdesin deme şekli.
Ama biz bu sinyali anlamak yerine bastırıyoruz.
Alkolle, alışverişle, sosyal medya bağımlılığıyla, sahte ilişkilerle.
Ve ne oluyor? Boşluk daha da büyüyor.
Çünkü... Beynin derdi dopamin değil.
Anla. Bu yalnızlıkla da oldukça ilişkili bir kavram.
Sadece kalabalıklarda bulunmak, sosyal olmak demek değil.
Bunu hepimiz biliyoruz.
Gerçek bağ kurmak.
Yani biriyle ruhsal düzlemle temas edebilmek.
Yalnız olmamak değil.
Ama yalnız kalmakla yalnız hissetmek farklı şeyler.
Boşluklarımızla temas edebilmemiz bazen Yalnız kalma cesaretiyle başlar.
Çünkü insan kendisiyle yüzleşmeden başkasıyla gerçek bağ kuramaz.
Çünkü bu boşluk hissi hiçbirimizin içinde yoktan var olmadı.
O bir iz. Belki çocukluktan kalma, belki son yaşadığımız bir hayal kırıklığının yankısı, belki uzun süredir görmezden geldiğimiz ihtiyaçlarımızın sessiz haykırışı.
Buna varoluşsal boşluk diyoruz.
Bir şeyin anlamını yitirdiğimizde, bir dönemeçte olduğumuzda ya da kendimizden uzaklaştığımızda ortaya çıkıyor.
Logoterapinin kurucusu Viktor Frank bu boşluğu şöyle tanımlıyor.
İnsan yaşamında anlam bulamadığında bir içsel boşlukla karşı karşıya kalır.
Bu boşluk, ansiyete, depresyon ve yoğun kaybı olarak kendini gösterir.
Ve evet modern dünyada bu boşluğu çok daha fazla hissediyoruz.
Çünkü sürekli bir şey olmaya çalışıyoruz.
Daha başarılı, daha üretken, daha güçlü.
Peki ne zaman daha çok kendimiz olmaya çalıştık?
Boşluk işte tam da burada ortaya çıkıyor.
Kendimizle bağımız koptuğunda.
Belki siz de bazen şöyle diyorsunuz.
Her şeyim var ama hiçbir şeyim yok gibi hissediyorum.
İşte bu aslında bir çağrı.
Ruhumuzun bize söylediği bir şey var ama biz o sesi duymamak için hep meşgul kalıyoruz.
Sosyal medyaya dalıyoruz, ilişkilerde kayboluyoruz, işe gömülüyoruz.
Bu noktada yapmamız gereken, öyle anlarda sarılmamız gereken bir duygu var.
Şefkat. Eğer şu an içinizdeki boşluk size ağır geliyorsa, bu boşluk size kendinizi bozulmuş gibi hissettiriyorsa bilin ki...
Sizinle ilgili hiçbir şey yanlış değil.
Bu duygu sizi ne kadar hassas, ne kadar derin, ne kadar canlı olduğunuzu gösteriyor.
Biliyorum bu boşluk korkutucu.
Çünkü bilinmez ve bilinmezlik her zaman korkutur.
Ama aynı zamanda boşluk bir potansiyeldir.
Orada her şey hemden doğabiliyor.
Kim olduğunuzu hatırlayabilir.
Nereye gitmek istediğinizi bulabilir.
Kendinizi yeniden inşa edebilirsiniz.
Peki boşlukla nasıl başa çıkabiliriz?
Bunun için sıralı maddelerim yok ama çalışan birkaç yöntem var.
Bunları paylaşmanın faydalı olduğunu düşünüyorum.
Öncelikle duygularımıza alan açacağız.
Boşluk bir duygu ve her duygu gibi geçici.
Kendimize şu cümleyi söyleyelim.
Boşluk hissediyorum.
Bu da insan olmanın bir parçası.
Duygular bastırıldığında değil, anlaşıldığında iyileşir.
Kendimizle temasa geçiyoruz.
Gün içinde hepimizin yoğun tempoları arasında kendimize küçük anlar vermeliyiz.
Kendimize dönmek için.
Şu an nasılım?
Ne hissediyorum? Ne istiyorum?
Bu olan şu an bana ne hissettirdi?
Gibi sorularla kendimizle bağ kurmalıyız.
Çünkü kendimizle bağ kurmadıkça Dışarıdaki hiçbir şey bu boşluğu dolduramaz.
Büyük cevapları aramak yerine küçük anlamları fark ederse anlamı mikro anlarda bulabiliriz.
Bir ağacın gölgesinde durmak, bir kediyi sevmek, birinin gözlerinin içine bakarak konuşmak.
Bunlar küçük ama gerçek hayat ipuçları oluyor.
Sohbet arasında bir soru.
En son ne zaman gerçekten kendiniz gibi yaşadınız?
Yani başkalarının sizden beklediği kişiyi değil, düzenin onayladığı başarıyı değil, toplumun doğru zaman dediği anları değil, sizin istediğiniz hayatı.
En son ne zaman sadece ona doğru yürüdünüz?
Belki bu soruları cevaplamak için ve cevaplarını birlikte kurcalayacağımız bir karakter bize yol gösterebilir.
Hani bazen nefesimiz kesilir, bir şey eksiktir ama ne olduğunu bile anlayamayız.
İşte o eksik şey bazen bir çocukluk hayalidir.
Bazen kendimizi kaybettiğimiz bir an.
Bazen de sadece bir dur deme ihtiyacı.
Tam böyle düşüncelerdeyken, podcastin de başında tam bu düşüncelerdeyken aklıma hep tek bir kadın geliyor.
Francis Ha.
Siyah ve yazama duygusu capcamlı bir filmin kırılgan, muzur, cesur kahramanı diyebiliriz.
Hayalini kurduğu hayatı yaşamak isteyen bir kadın ama her adımda hayat ona gerçekler diye bağırıyor.
Kirasını ödeyemiyor, ilişkileri darmadağın oluyor, dostluklara dönüşüyor ve bir bakıyor ki o neşeli, umut dolu kadın artık sadece idare eden
biri haline gelmiş.
Filmin sonunda posta kutusuna ismini sığdıramıyor.
Çok ikonik bir sahne. Belki karşılaşmışsınızdır, bir yerlerle denk gelmişsinizdir.
Tam ismi Frances Halliday.
Bu tüm isminin yerine sadece Frances Ha yazıyor.
Eksik bir isim ama aslında tam da onun hikayesi bu.
Yarım kalmış gibi görünen ama kendine yeten bir hayat.
Ve biz anlıyoruz ki tam sığamamak, tam kendin olmak demek bazen.
Çünkü kendini yaşamak, sistemin kutularına sığmak değil, o kutuları baştan yaratmak demek.
Çünkü bazen büyümek, eksilmek değil, sadeleşmek demek.
Kalabalık hayallerin içinden geçip gerçekten istediğin şeye ulaşmak.
Bu onun film boyunca ve muhtemelen sonrasında da arayış içinde olduğu anlamının, aidiyetinin, samimiyetin ve farkında olunan bir sevginin özü gibi.
Hayatta yol alırken ne olursa olsun yalnız olduğumuz ve ancak yalnızken çırpınıp bir şeyleri başarabileceğimiz.
Çünkü bazen o yalnızlıktan, ilişkiyi kaybetmemek için bir şeylerden vazgeçerken bunu yaptığın kişinin senin gibi fedakarlık yapmadığını görmek çok kırıcı olabiliyor.
O yüzden yalnızca kendin bir yolculuğa çıkıp kendinizi yola bırakmak ve yeri geldiğinde düşmekten güç almak gerekiyor.
Tıpkı Francis'in son sahnede hazırladığı dans performansı gibi.
Hayallerin peşinden gitmekle hayatta kalmaya çalışmak arasında bazen hiç de adil olmayan seçimler yapmak zorunda kalıyoruz.
Bir yanda gerçek yaşamın ağırlığı, diğer yanda içimizi kıpır kıpır ettiren hayaller.
Çoğu zaman yaşamak dediğimiz şey, Francis'in hikayesi aslında bizim hikayemiz.
Çünkü o da bir şeyleri başarmaya çalışıyor.
Ama başkaları gibi başarıyı satın alarak değil, kendisi olarak, kendi sesine kulak vererek, yani kendini yaşayarak.
Ama bu kolay değil.
Çünkü kendin olmak, dünyanın pek hoşlandığı bir şey değil.
Ne zaman ki siz kendi yolunuzu seçersiniz, sistem sizi anormal ilan eder.
Büyümenizi bekler, ciddi olmanızı ister, düzenli bir maaş, garantili bir ilişki, mantıklı kararlar.
Çünkü çoğumuz farkında bile olmadan ya geçmişte yaşadığımız bir kırgınlığın içinde ya da gelecekten gelen bir endişenin gölgesinde yaşıyoruz.
Ama yaşam dediğimiz şey sadece şu anda oluyor.
Tam şu saniyede.
Ve kendini yaşamak tam burada başlıyor.
Tüm boşluklarımızla.
Farkındalık deyince meditasyon yapmak ya da birkaç olumlu cümle kurmak değil.
Gerçek bir farkındalık.
Önce kendimizi görmeye cesaret etmekle başlıyor.
Yani ben şu an ne hissediyorum?
Bu düşünce bana nereden geliyor?
Bu kararı ben mi veriyorum yoksa öğretilmiş bir otopilotta mıyım?
Kendini yaşamak, kendini yargılamadan gözlemlemeye başladığında başlıyor.
Tüm boşluklarımıza temas ederek, kendimize yüzeyden değil, derinden dokunarak.
Duygularımızı alan açtığımızda, Geçmişin yükünü taşımadan, elecek korkusunu bastırmadan sadece orada, kendi yanımızda kalabildiğimizde.
Çünkü zihin çok gürültülü.
Onu duymaya başladığımızda içeriden gelen sesin ne kadar nazik olduğunu görebileceğiz.
Onu duyabilmek için önce yavaşlamamız gerekiyor.
İçimizde bastırdığımız her şey bir yerlere sinmiş oluyor.
Ama şu anı fark ettiğimizde...
Kendi gerçekliğimizle temas ettiğimizde kendimizle buluşuyoruz.
Sen zaten yeterlisin.
Kendin olmaya izin verdiğinde kendini yaşamaya da başlarsın.
Ve bu kendini yaşamak öyle büyük hedefler, muazzam başarılar değil.
Küçük bir yürüyüşte doğayı hissetmek, kendi sınırlarını fark edip hayır diyebilmek, kalabalık bir ortamda bile yalnız hissettiğinde kendine sarılabilmek demek.
Kendimizi yaşamak, Kontrol etmek değil, olana alan açmak.
Savaşmak değil, şefkat göstermek.
Sürekli olmak zorunda değil, sadece olma.
Ve bu da ancak şimdi ve burada mümkün.
Ne dünün pişmanlığında ne de yarının belirsizliğinde.
Kamunun Sisyphos söylemini hatırlayalım.
Gerçek isyan, yaşamı olduğu gibi kabul edip yine de yaşamaya devam etmektir.
Ya da Carl Rogers'ın kişisel bütünlük kavramında geçtiği gibi bir insan kendini en gerçek haliyle kabul ettiğinde iyileşmeye başlar.
Ama bu kabul bir anda gelmez.
Defalarca çökmeden, düşmeden ve içimizdeki karanlıkla yüzleşmeden o ışığı göremeyiz.
Kendini yaşamak, acını bastırmadan onu seyretmek demek galiba biraz daha.
Kabul etmek, anlamak.
Belki de hiçbir zaman tam onaramayacağını bilerek yine de yürümek.
Hani varoluşun keşfi kitabında yazar ya, kaygı özgürlüğün beledidir.
Kendini yaşamak, seçim yapmaktır.
Ve seçimler kaygı gerektirir.
Ama gerçek özgürlük de buradadır.
Bölümü kapatırken şu sorularla baş başayım.
Siz en son ne zaman kendi adınıza bir şey yaptınız?
Kendiniz için sustunuz mu?
Yoksa herkesin gerçekliğine razı gelip, Sizinkini unuttunuz mu?
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
