
Hayatında bir çocuğa yer açmış,ya da kalbinde bir şefkat alanı büyütmüş, ya da sadece varlığıyla bile birine “iyi ki varsın” hissini vermiştüm kadınların Anneler Günü kutlu olsun.
Sadece doğuranların değil,büyütenlerin, iyileştirenlerin ve bazen sadece sessizce var olarak bile bir başkasına yuva olabilenlerin.
Transkript
Selam, selam, selam.
Mayıs ayının ilk kaydı ve çok özel bir kayıt bence.
Çünkü anneler günü özel bölümünü yapıyorum.
Umarım herkesin sesimin ulaştığı, herkesin keyfi, morali, sağlığı yerindedir.
Güzel bir bölüm olacak bence.
Hadi başlayalım. Bazı soruların cevabı olmadığı gibi bazen de aradığımız o cevabı bir cümlede değil, bir yolculukta buluyoruz.
Bugün burada tam da öyle bir yolculuğa çıkacağız.
Anne olmak dediğimiz şey sadece biyolojik bir gerçeklik mi yoksa toplumsal bir rolden ibaret mi?
Bazen bir kadının içinden yükselen bir çağrı, bazen de dış dünyanın sessiz ama ısrarcı beklentisi mi?
Bu iki sesin arasında kalan bir yankı odasından çıkıp yol alalım mı bugün?
Belki de en baştan şunu sormak gerekiyor.
Bir çocuk dünyaya getirmek gerçekten bir karar mı?
Yoksa bir akışa kapılma hali mi?
Ve daha da önemlisi bu karar kimin kararı?
Bir kadın olarak bizim mi?
Yoksa bize anlatılan hayatların mı?
Anne olmak bir düşünce gibi değil de bir his gibi.
Böyle zamanla büyüyen, bazen korkutan, bazen de hiç beklemediğimiz anlarda içimizi ısıtan bir şey gibi.
En doğru yerden başlamak lazım.
Yani kendimizden. Kendi hikayemizden, kendi kadınlığımızdan ve biraz da şu sorudan.
Gerçekten ne istiyoruz ve istediklerimiz bize mi ait yoksa biz onlara mı aitiz?
Beni dinleyen erkek dinleyicilerim olduğunu da biliyorum.
Lütfen bunu kadınlara özel bir bölüm olarak almayın ve dinleyin çünkü...
Erkekler için de anneler günü ne ifade ediyor?
Hepsine bakacağız. Anne olmayan biri gibi değil, anneliğin ne olduğunu anlamaya çalışan biri gibi dinlemeni istiyorum bu bölümü.
Çünkü bunlar benim de yeni yeni üzerine düşündüğüm şeyler ama şu an olduğum ecemin sevebilme gücünü veren, kim bilir belki yıllar sonra kalbimi sevgiden daha da genişletecek minik
bir kız çocuğunun mayasında ve inşa ettiğim kadının Her santiminde emeği olan anneme hitap ediyorum bu bölümü.
Bir kadının hayatı dışarıdan bakıldığında tek bir kelimeye indirgenebilir mi?
Hangi kelime olduğunu biliyorsun.
Anne. Peki bu kelimenin içinde kaç kadın var hiç düşündün mü?
Bir kadın anne olduğunda sadece bir çocuk doğurmaz.
Kendi neske versiyonunu da uğurlar.
kim olduğunu yeniden öğrenmeye başlar.
Yeniden anlatmaya başlar gibi geliyor bana.
Annelik bir kimliğin içine sıkıştırılmış ama aslında sürekli dönüşen bir yolculuk.
Asla bir varış noktası değil.
Bir çözülme hali.
Kendini yeniden kurma cesareti.
Bir çocuğun ihtiyacı olan şey de tamamen kusursuz bir anneden ziyade kendi olabilen bir kadın.
Ve belki de en büyük miras bu.
Kendin olabilme izni.
Çocuk dediğin şey yalnızca sevgiyle büyümüyor.
Bir çocuğun gelişimi annenin mükemmelliğine değil, onun gerçekliğine bağlanıyor.
Donald Winnicott, ünlü bir sosyolog diyor ki, iyi bir anne çocuğunun her ihtiyacını kusursuzca karşılayan değil, onu yavaş yavaş hayal kırıklığıyla tanıştırabilen biri.
Çünkü hayat da böyle. Bir çocuğu büyütmek dünyanın iyiliği kadar kötülüğüne karşı içsel bir omurga kazandırmak.
Toplum çocuğun için her şeyden vazgeçmelisin vesveselerindeyken biz şunu biliyoruz ki kendinden vazgeçen bir kadın çocuğuna sağlıklı bir benlik veremez.
Tarihe de baktığımızda annelik fedakarlıkla kutsanan bir müessese olsa da kendi ihtiyaçlarını yok sayıp iyi anne olmak çoğu zaman kendinden vazgeçmiş kadın olmakla eşdeğer tutulsa
da burada çok ince bir kırılma var.
Annelik bir zamanlama meselesi.
Ben kimim sorusunun en derin yerlerine dokunan bir zamanlama.
Çünkü bir kadın kendini yok ederek anne olduğunda aslında çocuğuna şu mesajı veriyor.
Sevmek kendinden vazgeçmektir.
Bu nesilden nesile aktarılan görünmez bir travma değil de ne.
Bir kadının doğurganlığı sadece onun bedenine ait değil, zihnine, duygularına, üretme kapasitesine de ait.
Bir kadın bir çocuk doğurabilir tabii ki ama kendini doğuramayabilir.
Ya da tam tersi hiç anne olmadan da dünyaya iz bırakabilir.
Toplumun sorduğu ne zaman çocuk yapacaksın sorusu kadınlığın hala büyük ölçüde annelikle ölçülmesiyle ilgili.
Ama içindeki annelik duygusu ben bu çocuğu büyütürken kendimi nereye koyuyorum sorusunun cevabını ne kadar taşıyabilir?
İşte burası kilit.
Çünkü annelik bir başkasının hayatını alan açarken kendi varlığını tamamen silmek yerine çocuğa ben varım sen de varsın ve ikimiz de ayrı insanlarızı gösterebilmek, bir insan
yetiştirmek ne kadar büyük.
Cümle değil mi? O oluşun içinde annenin sesi, annenin korkuları, bastırdıkları hayalleri var.
Yani bir çocuk büyütmek, bir bakıma kendi iç çocuğunla yüzleşmek.
Çünkü sen neyi iyileştirmediysen çocuğunda o yaraları sarmakla geçiriyor ömrünü.
Bu yüzden annelik sadece bakım değil.
Altını çizmek istiyorum üstüne basa basa.
Bakım fiziksel bir eylem ama annelik psikolojik bir ilişki.
Çocuğu doyurmak, giydirmek, korumak bunların hepsi bakım ve evet hepsi olmalı.
Ama onu görmek, duymak, olduğu haliyle kabul etmek.
İşte bu annelik.
Bir çocuğu büyütürken onu kendi eksiklerini tamamlayan bir proje haline getirmemek.
Çünkü hiçbir çocuk annesinin devamı değil.
O apayrı kendi hikayesini yazacak biri.
Peki erkek bu hikayenin neresinde?
Anneliği konuşurken sadece kadına odaklanırsak hep eksik bir cümle kalıyor gibi hissediyorum.
Belki en başta şunu kabul ederek başlamalıyız.
Erkek bu hikayede çoğu zaman geç giren bir karakter.
Çünkü biyoloji kadını merkeze koyuyor.
Gebelik süreci, doğum, emzirme evreleri, bedenin taşıdığı o büyük dönüşümle beraber toplum...
Aslında erkeği yavaş yavaş hikayenin dışına itiyor ve ona çok dar bir rol veriyor.
Diyor ki sen sağlayıcı ol, orada ol, eşlik eden ol.
Sosyolog Ryan Connell hegemonik erkeklikten bahseder.
Erkeğe yüklenen o görünmez rol.
Güçlü ol, duygularını bastır, kontrol et ve üret.
Bu rolün içinde babalık çoğu zaman duygusal bir yer değil de böyle fonksiyonel bir görev haline geliyor.
Hepimiz bir güvenlik kriziyle dünyaya atılıyoruz.
Ama bir çocuğun ihtiyacı olan şey sadece güvenlik değil.
Bağ, temas ve görünmek.
Buna John Bowling'in bağlanma kuramında bize söylediği şeyi yakıştırıyorum aslında biraz.
Çünkü bir çocuk sadece güvenli bağlanmayı annesiyle kurmuyor.
Baba da o bağın aktif bir parçası.
Hatta yapılan araştırmalar gösteriyor ki babanın kurduğu ilişki çocuğun dünyaya açılma cesaretini doğrudan etkiliyor.
Anne evet güvenli bir liman.
Belki de baba için o limandan çıkma cesareti diyebiliriz.
Buradaki kırılma şu. Çoğu erkek baba olma duygusuyla yaşamıyor.
Baba olmayı baba olduktan sonra öğreniyor.
Anne olmak ise kültürel olarak öğretiliyor.
Kadın çocukluktan itibaren anneliğe hazırlanıyor.
Peki erkek? Erkek de bu süreçte dönüşüyor.
Ama onun dönüşümü daha sessiz.
Bir çocuğun hayatında baba neyi temsil eder biliyor musun?
Dış dünya, gerçeklik.
Ve sınırlar. Ama şefkatli bir sınır.
Çünkü sınır sevgiyle kurulmadığında korkuya dönüşür.
Şunu net söylemek gerekiyor.
Bir çocuğun sağlıklı gelişimi sadece annenin omzuna bırakılamaz.
Bu hem psikolojik olarak gerçekçi değil, hem de sosyolojik olarak adil değil.
Çünkü bakım bir kişinin değil, bir ilişkinin işi.
Erkek bu hikayede bir misafir değil.
Dışarıdan destek veren bir rol değil.
İçeride kurulan bir bağ.
O bağın parçası. Anne olmak nasıl bir dönüşümse baba olmak da öyle.
Ama biri görünür yaşanır, diğeri çoğu zaman sessiz.
Biz ancak ikisini birlikte konuşabildiğimizde bir insanı gerçekten nasıl büyüttüğümüzü anlayabiliriz.
Çünkü bir çocuk sadece anneden doğmaz, bir ilişkiden doğar.
Ve o ilişkinin içinde tabii ki hem kadın hem erkek var ve ikisi de göründüğünden çok daha fazla şey taşıyor.
Gelelim anne olma kararının nasıl verildiğine.
Anne olma kararı kesinlikle şu baskılardan verilmemeli.
Artık zamanı gelmedi mi?
Çocuk düşünmüyor musun sen?
Kadın dediğin anne olur.
İşte tam burada anne olma kararı kişisel olmaktan çıkıp kültürel bir metne dönüşmüyor da ne oluyor?
Sosyolog Pierre Borde buna habitus diyor.
Yani fark etmeden içselleştirdiğimiz normlar.
Sen istiyorum dediğinde gerçekten sen mi istiyorsun yoksa içinde konuşan ailenin, toplumun, kültürün sesini mi duyuyorsun?
Bu soruyu sadece sosyolojiyle de açıklayamayız.
Çünkü anne olma arzusu bazen gerçekten içeriden geliyor.
Buna üretkenlik ihtiyacı diyoruz biz.
Erik Erikson'un gelişim kuramında yetişkinliğin temel krizlerinden biri üretkenlik mi, durgunluk mu?
Yani insanın bir şey yaratmak istemesi.
Çok doğal. Bir iz bırakmak, bir devamlılık hissi.
Ama hani anne olmak istiyorum derken bir çocuk mu istiyorum yoksa bir anlam mı sorularının cevabı daha önemli.
Çünkü bu ikisi her zaman aynı şey değil.
Sağlıklı bir anne olma kararı bir boşluğu doldurma ihtiyacından değil bir paylaşma isteğinden doğar.
Yani mesele asla şu değil.
Hayatımda eksik bir şey var çocuk yapayım.
Mesela hayatımda var olan şeyi bir başkasıyla paylaşmaya hazır mıyım?
Çünkü çocuk konsol edilemeyen, yönlendirilemeyen, çoğu zaman da anlamlandırılamayan bir ilişki ve bu ilişkiye girmek için şu soruyu sorabilmek gerekiyor.
Mesela hani ben belirsizliğe ne kadar dayanabiliyorum gibi.
Kültürel tarafta ise bambaşka bir gerçek var.
Özellikle bizim gibi toplumlarda annelik hala bir tamamlanma göstergesi.
Kadın olmanın doğal uzantısı gibi görülüyor.
Bu çok tehlikeli bir varsayım çünkü her kadın tabii ki anne olmak zorunda değil ve Her anne olan kadın da bunu içsel bir istekle yapmamış olabiliyor.
İşte bu yüzden anne olma kararı iki katmanlı diyorum.
Birincisi içsel katman.
Gerçekten istiyor muyum?
Bir çocuğun varlığıyla dönüşmeye hazır mıyım?
Kontrolü kaybedebilir miyim?
O kontrolü kaybetmeye, değişmeye, bölünmeye hazır mıyım?
Gibi sorular. İkincisi dışsal katman.
Bu kararı neden şimdi düşünüyorum?
Baskı mı hissediyorum?
Yalnızlık mı? Yoksa geç kalıyorum korkusu mu var içimde?
Eğer toplum hiç konuşmasaydı ben yine de anne olmak ister miydim?
Çünkü bazı kararlar zamanlı değil, yüzleşmeyle netleşiyor.
E bir de tabii şu var anne olmak geri dönüşü olmayan bir karar.
Ama... Anne olmamak da bir karar.
İşte psikolojik olgunluk burada devreye giriyor.
Karar verirken sadece arzularla değil sınırlarına da bakabilmekten.
Ben neyi verebilirim, neyi veremem diye sorabilmek çok önemli.
Çünkü bakım dediğimiz şey sadece sevgi değil.
Enerji, zaman, sabır, duygusal kapasite, kendinden vazgeçmeden verebilme dengesi.
Anne olma kararı doğru ya da yanlış bir karar değil.
Sadece senin kararın olabilir.
Ama gerçekten senin olabilmesi için önce içindeki tüm sesleri ayırabilmen gerekiyor.
Hangisi sensin?
Hangisi sana öğretilmiş?
Cevap çok... net bir evet ya da çok net bir hayır değil.
Lütfen kendini haksızlık etme ve hırpalama.
Çünkü sağlıklı bir çocuk yetiştirmek kusursuz bir ortamda değil.
Öngörülebilir ve güvenli bir ilişki de mümkün oluyor.
Nasıl bir aile sunmalıyız peki çocuklarımıza?
Belki de önce şu yanlışı bırakmalıyız.
Aile dediğimiz şey kusursuz bir uyum değil.
Çatışmanın da olduğu ama o çatışmanın yıkmadan çözülebildiği bir yer.
Çünkü çocuk Şunu öğreniyor, insanlar tabii ki anlaşmazlık yaşayabilir ama bu ilişkinin sarsıldığı ya da o bağların hemen ip gibi kesilip koptuğu anlamına, ilişkinin
bittiği anlamına gelmez.
İki kişinin ortaklığında çocuk büyütmek çok önemli bir yer.
Sağlıklı bir ailede olması gereken şeyler aslında çok temel.
Ne olması gerekiyor? Duyguların konuşabildiği bir alan, hataların inkar edilmediği bir ortam, sevginin koşula bağlanmadığı bir ilişki.
Çocuk dediğimiz anneyle o bağı kursa da dünyayı anne ve babanın ilişkisi üzerinden tanıyor.
Eğer o ilişkide saygı varsa çocuk onu normal kabul ediyor.
Eğer mesafe, soğukluk, değersizlik varsa...
Ve o zaman da onu normal kabul ediyor.
Yani ebeveyn olan iki kişi sadece bir ilişki yaşamıyor.
Bir insanın normal tanımını yazıyor.
Doğru evlilik nasıl olur, doğru baba kimdir gibi magaziner soruları bir kenara bırakalım canım kadınlar.
Mesele şu, ben kendimle ne kadar dürüstüm?
Bir ilişki içinde kendim olarak kalabiliyor muyum?
Çocuk gerçek insanların olduğu bir ev ister.
Ne tamamen kontrol eden ne de tamamen başı boş bırakılan bir yer, bir denge, yakınlık ile mesafe arasında, bağ ile özgürlük arasında.
Çünkü aşırı yakınlık bireyselliği boğar ve aşırı mesafede güveniz edeler.
Çocuk ebeveynlerinin de insan olduğunu görmek ister.
Kendi duygularını tanıyabilen, tetiklendiği zamanlarda bile bunu fark edebilen, çocuğuna mükemmel olmayan ama çalışan, işleyen bir ilişkiyi sunabilen, sessizlikle değil,
iletişimle ilerleyen bir ilişkiyi sunabilirsek çocuğumuza işte ne kadar güzel olur.
Kaçınarak değil, yüzleşerek büyüyen.
Yani bunlar çok önemli şeyler.
Çünkü çocuk ona söylenenleri değil de yaşadıklarını öğrenerek kendini inşa ediyor.
Bu öteki yarım romantizmini pek sevmiyorum ben.
Sen iki yarımdan bir tamı olmuyorsun.
Şimdi bir ilişkinin yaşanması için iki kişiye ihtiyaç var tamam bu kabul.
Sen o iki kişinin tek bir kişisi olacaksın.
Kendinle temas halinde olmalısın.
Kendi yaralarını inkar etmeden, kendi karanlığını başkasına yüklemeden.
Çünkü bir çocuk büyütmek bir bakıma kendini de büyütmeye devam etmek.
Yani bir kadın... Doğurduğu zaman sadece bir anne kimliğine sıkışıp kalmamalı.
O aynı zamanda bir partner olmaya da devam ediyor.
Bir birey olmaya da, bir arzusu olan, bir sınırı olan insan olmaya da devam ediyor.
Eğer bu alanlar tamamen yok olursa işte o zaman annelik ağırlaşmaya başlıyor.
Sağlıklı bir ilişki dinamiğinde baba sadece çocukla ilişki kuran bir figür halinde de kalmıyor.
Anneyle de ilişkisine devam ediyor.
Hatta o ilişki dönüşüyor.
Şöyle düşün, o ilişki çocuğun gördüğü ilk aşk modeli.
İlk iletişim biçimi, ilk çatışma çözümü, ilk saygı örneği.
O yüzden çocuk için algı meselesi şu değil hani böyle annem beni seviyor mu, babam beni seviyor mu falan.
Şu da çok önemli. Annem ve babam birbirine nasıl davranıyor?
Anne olmak tek başına çok anlamlı ama bir ilişki içinde çok daha katmanlı bir hale geliyor.
Çünkü çocuk sadece anneden aldığıyla değil anne ve babanın birlikte kurduğu dünyayla büyüyor.
Anne ve baba birbirini tamamlamak zorunda asla değil ama birbirinin alanını tanımak zorunda.
Çünkü çocuk dediğimiz tam insanlar istemiyor.
Gerçek insanlar istiyor, gerçek ilişkiler.
Anne olmak yolun bir başlangıcı sadece.
O başlangıcın nasıl bir hikaye dönüşeceğini çoğu zaman ilişki belirliyor.
İnsan yavrusu diğer canlılara göre çok daha erken doğuyor biyolojik olarak.
Ama anne olmak ne tamamen içgüdüsel bir kader ne de sadece bireysel bir seçim.
Bir biyoloji, kültür ve kişisel hikayenin karması gibi.
Bir beklenti hikayesi.
Bence en rahatsız edici ama en özgürleştirici fikir şu.
İyi anne diye evrensel bir tanım yok.
Bu yaşadığın çağın sana anlattığı bir hikaye.
O yüzden mesele nasıl bir anne olmalıyımdan ibaret değil.
Ben hangi hikayeye inanıyorum sorusuna vereceğin yanıt.
Anneliğe bir rol olarak değil insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin bir uzantısı olarak bakmak.
Bir insan kendisiyle ne kadar temas halinde olursa olsun en çok en yakın ilişkilerinde en ilkel hallerini açığa çıkartıyor.
İnsanın en büyük problemi tabii ki rol yapması.
Toplumun ondan beklediği iyi anne, fedakar kadın, kusursuz ebeveyn kimliklerini giymesi.
Çocuk bu maskeyi hissediyor bir gerçek.
Çünkü çocuk için en güvenli şey mükemmellik değil, tutarlılık ve sahicilik.
Yani bir çocuk için en iyisi hiç hata yapmayan bir anne değil, hata yaptığında bunu fark edebilen bir anne.
Çok sevmek çok önemli ama çoğu zaman yetmiyor.
Çünkü sevgi bazen kontrol etme ihtiyacına, bazen bağımlılığa, bazen kendi eksikliğini tamamlama çabasına dönüşebiliyor.
Modern ebeveynliğin en büyük tuzaklarından biri çocuğu ebeveynin uzantısı haline getirmek.
Başaramadıklarını onun üzerinden başarmak.
Olmak istediklerini ona yüklemek.
Burada çok ince bir kırılma var.
Çocuk senin devamın ya da uzantın değil.
Eğer beni dinleyen evli ya da evli değil çocuk sahibi olan birileri varsa şunu söyleyebilirim.
Çocuk ayrı bir varlık ancak bu ayrılık kabul edildiğinde sağlıklı büyüyor.
Senin sunduğun imkanlar değil.
Senin olduğun hal miras alınıyor çocuğun tarafından.
Bir kadının doğurma kararı çoğu zaman ne zaman çocuk yapacağım sorusuna sıkıştırılıyor ya hani.
Ben bunu daha temel bir eşlik olarak görüyorum.
Bir hayata taşımaya, bölünmeye ve yeniden kendimi kurmaya hazır mıyım?
Kadın bedeni sadece bir taşıyıcı değil.
Bütün sistemi değişiyor.
Hormonlar, sinir sistemi, uyku düzeni hatta belki de algı biçimi.
Bu bir ekleme değil.
Yeniden organizasyon.
Ve bu yeniden organizasyon psikolojik olarak da bir karşılık buluyor.
Çünkü beden değiştiğinde benlik algısı da değişmek zorunda kalıyor.
İnsan bunu çoğu zaman önceden düşünmüyor.
Bir çocuk doğurmak sadece bir hayat verme değil.
Aynı zamanda kadının kendi hayatını bölmesi demek.
Zaman, enerji, kimlik, öncelikler hepsi yeniden masaya yatırılıyor.
Ve burada kritik bir şey var.
Eğer kişi kendi iç dünyasıyla temas halinde değilse bu bölünme bir kayıp gibi yaşanabiliyor.
Ama temas varsa da muhteşem bir dönüşüm gibi yaşanıyor.
O yüzden annelik bir kimlik değil.
Bir kırılma alanı.
Toplum anneliği tamamlanma gibi anlatsa da Çoğu kadın için bu bir tamamlanma değil bir çözülme deneyimi.
İnsan zaten kendini sürekli yeniden bozup bozup yapan bir varlık.
Ama çocuk bu yeniden kurulumun hızını arttırıyor.
Ve hız arttığında bastırılmış olan da yüzeye çıkıyor.
Doğurma kararı sadece bir istekten ibaret değil.
Bir bilinç hali. Bunu biraz önce de söyledim.
Çünkü bu karar sadece istiyorum ya da istemiyorum değil de bir başkasının hayatını önemseyecek kadar, kendininki kadar, kendinden daha fazla hatta merkeze alacak gibi
kendimle temas halinde miyim?
Doğurma kararı bir kadının hayatında sessiz ama en yüksek sesli kararlardan biri.
Tartışmasız. Çünkü o karar verildiğinde sadece bir çocuk doğmuyor.
Bir dünya yeniden kuruluyor.
Türkiye'de doğurganlık hızındaki düşüş artık sadece bir statistik değil.
Toplumun yaşam biçiminin, şehirleşmenin, ekonomik baskıların ve bireyselleşmenin aynı anda yazıldığı büyük bir dönüşüm hikayesi.
Modern insan artık doğal akışla değil, yoğun kültürel ve ekonomik hikayelerin içinde karar veriyor.
Çocuk sahibi olmak da bu hikayelerin kesiştiği bir seçim haline geliyor.
Türkiye'de doğurganlık hızının...
1,48'e kadar düşmesi nüfusun yenilenme eşiğinin altına kalıcı biçimde inildiğini gösteriyor ve bu sadece çocuk sayısı azaldı değil aynı zamanda hayatın ritminin değiştiğini
anlatıyor. Şehirleşme, eğitim süresinin uzaması, ekonomik belirsizlik, bireysel hayat kurma isteği ve kadınların yaşamda daha fazla alan talep etmesi bu tabloyu tabii ki şekillendiren faktörler.
Ama belki de en kritik yer şu.
Bugün çocuk sahibi olmak bir doğal aşama değil, giderek daha çok bilinçli bir yaşam kararı hatta bir anlam sorusu haline geliyor.
Ve bu yüzden bu mesele sadece demografik bir veri değil.
Bir toplumun nasıl yaşamak istiyoruz sorusunun sessiz ama en derin cevabı gibi duruyor.
Belki de bugün buradan net bir cevapla ayrılmıyoruz.
Şimdi bunları konuşurken fark ediyorum ki anneliği konuşmak bir noktada kaçınılmaz olarak bizi başka bir yere getiriyor.
Çünkü bir çocuk sadece bir kadının hikayesine doğmuyor.
Bir ilişkinin içine de doğuyor.
O yüzden galiba burada biraz durup şunu da sormamız gerekiyor.
Evlilik dediğimiz şey...
Gerçekten nasıl bir zemin?
Bu hikaye tek kişilik değil.
Çocuğun bir ilişkinin içine doğması ve o ilişkinin çocuğun dünyasını nasıl okuyacağını belirliyor.
O yüzden önümüzdeki haftalarda biraz da evliliği konuşacağımız bir bölüm yapmak gerekiyor gibi galiba.
Ne dersin? Instagram üzerinden bana mesaj atabilirsin.
Kaydın sonlarına gelirken bence bugün doğru sorularla ayrılıyoruz bu kayıttan.
Anne olmak nedir?
Ne zaman olunur?
Nasıl olunur? Bunların tek bir cevabı yok.
Çünkü her kadının hikayesi bambaşka.
Her kalbin ritmi başka.
Her evetin ve her hayırın arkasında bambaşka bir yaşam var.
Ama şunu biliyoruz. Anne olmak sadece bir çocuk büyütmek değil.
Bazen ve çoğu zaman bir duyguyu büyütmek.
Bir yarayı fark etmek.
Bazen kendine daha önce hiç bakmadığın bir yerden bakabilmek.
Kendini taşıyabilmek, kendine alan açabilmek, kendi içindeki o çocuğu duyabilmek.
Bugün burada konuştuğumuz şeyler belki de annelikten çok daha büyük bir yerde.
Bir insanın kendiyle kurduğu ilişki.
Ve eğer o ilişki sahici ise sen hangi yolu seçersen seç o yol senin olur.
Şimdi... Tam buradan hayatında bir çocuğa yer açmış ya da kalbinde bir şefkat alanı büyütmüş ya da sadece varlığıyla bile birine iyi ki varsın hissini vermiş tüm kadınların
anneler günü kutlu olsun.
Sadece doğuranların değil büyütenlerin, iyileştirenlerin, taşıyanların.
ve bazen sadece sessizce var olarak bile bir başkasına yuva olabilenlerin.
İyi ki varsınız hepiniz.
Ve eğer bir gün sen de böyle bir yolun eşiğinde durursan umarım o kararı korkudan değil, kendinle kurduğun o derin temastan verirsin.
Çünkü en doğru karar en çok sana ait olan.
Hayat bize en çok şunu fısıldıyor.
kendin olabildiğin yer en doğru yer lütfen o sesi daha çok duyuralım kendimize haftaya görüşürüz
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
