
içimizdeki odalara bakalım: Ben Ruhu Bey Nasılım?
18 Eylül 2025 · 7 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
içimizdeki odalara kim bakıyor? belki de Ruhi Bey tam burada karşımıza çıkıyor.
Transkript
Yol iki yer arası değildir.
Yer iki yol arasıdır.
Yola çıkan kişi bir yerden kalkıp bir yere ulaşmaya çalışan değildir.
Yolu yürüyendir.
Yer görelidir. Mutlak olan yoldur ya da yürümek.
Oruç Araoba
'nın bu sözleri ilk duyulduğunda biraz ters köşe geliyor değil mi?
Çünkü biz yolu iki nokta arasındaki mesafe olarak düşünmeye alıştık ya da alıştırıldık.
Şehirden şehre, bir ilişkiden diğerine.
Hep bir yerden kalkıp bir yere varma fikriyle yaşıyoruz.
Ama aslında hayat varış noktalarından çok yürüyüşün kendisi.
Bir yere ulaşmak için çıktığımız her yol daha biz varmadan bizi başka bir şeye dönüştürüyor.
Fark ederek yapıyoruz bunu bazen eğer şanslıysak.
Ama çoğu zamanda çıktığımız herhangi bir noktadan ne kadar uzak olduğumuzla ummadığımız bir anda rastlaşıyoruz.
Halbuki insan vardığı yer değil, yürüdüğü yol kadar.
Bunu ne çok unutuyoruz.
Heidegger buna yolda olma hali der.
Sufiler ise seyri sülük yani yolculuk metaforunu kullanıyor.
İnsan bir yere varmak için değil yolculuğun kendisi için yürür.
Çünkü yürüdükçe insan hem değişir hem de anlamını yeniden kurar.
Hem kendinin hem de herkesin.
Ve biz biliyoruz ki insanın ruhu hiçbir zaman bir varış noktasında tamamlanmaz.
Tam tersine yürüdükçe Adım attıkça, düşüp kalktıkça yolların hakkını verebiliriz.
Peki ya yer dediğimiz ne?
O sandığımız kadar mutlak değil işte.
Çünkü bir yerin anlamı ancak yol sayesinde var oluyor.
Bir kafeye girdiğinde, bir şehre vardığında hatta bir insana bağlandığında oranın sana anlamlı gelmesinin nedeni öncesinde yürüdüğün yol.
Yer yolun bir hediyesi olarak sunuluyor sana.
Belki de bu yüzden çoğu zaman varınca beklediğimiz duyguyu bulamıyoruz.
Çünkü anlam yolun kendisinde.
Bir sınavın, bir ilişkinin, bir hayalin peşinden giderken sandığımız gibi varış değil, yolun bize öğrettikleri asıl hediye.
Bizim temel doyumsuzluğumuz belki huzursuzluğumuz ve belki hissetmeyi umduklarının bulduklarınla aynı düzlemde olmaması.
Zihin böyle bir oyun oynuyor.
İşte bir hedefe kitliyor seni.
O duyguya, o yere ulaşmak uğruna kastettiğin mesafelerin sonucuna odaklıyor seni.
Halbuki bilinçli bir şekilde o aldığın yolun her bir taşındaki eğrilikleri, düzlükleri, hangi hislerde gördüğün, dokunduğun, temas ettiğin görebilmek bizi sonuç
arzusundan uzaklaştırıp Şu an oraya giderken ki dönüşümünü de gösterecek sana.
Burada illaki bir anlam aramaktan, her şeyin pürüpak olmasından bahsetmiyorum.
Neredeyse oraya ait olmaktan bahsediyorum.
Şu an buradasın ve buraya aitsin.
Orada olman gerekseydi orada olurdun.
O yüzden olduğun yerin, zamanın ve şu anın hakkını vermekten bahsediyorum.
Bu farkındalık insanın çok da özgürleştirici bir duygu hali.
Çünkü yolu yürüyen kişi nereye varacağını bilmek zorunda değil.
Yeter ki yürüsün, yeter ki adım atsın.
Belki de hayat böylece sürekli açık kalıyor.
Sonsuz bir ihtimal, sonsuz bir dönüşüm gibi.
Tüm olasılıklara açılma özgürlüğü.
Bugünün dünyasında sorulan şu.
Ben şu an neredeyimden ziyade ben yolda mıyım, yürüyebiliyor muyum?
Olsa nasıl olur?
Çünkü insan durduğu yerde değil, yürüdüğü yollarda kendini buluyor.
Tatlı bir huzur, belki de yetebilme hissi bir yere varmakta değil, adım adım yolun içinde olmakta.
Ben bu ana yetiyorum, bu anın içinde yeterliyim.
Yer dediğimiz şey aslında yolun kendisinden türeyen, onun arasında kalan bir durak.
Mutlak olan, yani bizi tamamlayan şey ve tanımlayan şey, arılan yer değil, yürümek eyleminin kendisi.
Bazen hiçbir şey olmuyormuş gibi görünen bir günün ortasında aklımıza tek bir soru düşer.
Nasılım? Ben nasılım?
Edip cansever bu soruyu Ruhi Bey'in ağzından sorar ya bize.
Ben Ruhi Bey nasılım?
der. Ve o an sıradan bir adamın hayatına bakarken aslında kendi içimize dönmeye başlarız.
Çünkü Ruhi Bey sıradan değildir.
O biziz. Bir apartman boşluğu kadar yalnız hisseden yanımız.
Kalabalıkların ortasında görünmezleşen yanımız.
Kendi içine bakmaya korkan ama en çok da orada bir şey bulmaya çalışan yanımız.
Ben Ruhi Bey nasılım da tamamen insanın tek başınalığı var.
Ama o yalnızlık boş bir sessizlik değil.
Daha çok duvarların ardında biriken, içimizden taşmayan bir yankı bizi bu yankıyla baş başa bırakıyor.
Çünkü bilir ki insan kendini duymadan yaşayamaz.
Ama içimizdeki odalara kim bakıyor?
Belki de Ruhi Bey tam burada karşımıza çıkıyor.
O odalara tek tek bakıyor.
Birinde çocuk kalmış halimizi buluyoruz.
Birinde utançlarımız.
Birinde pişmanlıklarımız.
Ve her bir kapıdan geçerken soruyoruz kendimize.
Peki ben gerçekten nasılım?
Şiirin en çarpıcı yanı şu.
Ruhi Bey aslında sıradan bira ama onun sıradanlığı bizim en çıplak gerçekliğimiz.
Çünkü biz de çoğu zaman kahraman değiliz.
Biz de kendimize büyük bir hikayenin başrolü gibi yaşamıyoruz.
Tam tersine yarım kalmış cümlelerimizin, gizli sıkıntılarımızın ve suskunluklarımızın içinde yaşıyoruz.
İşte canseverin şiiri bu suskunluğa kulak vermemizi istiyor.
Belki de bu yüzden yıllardır bize dokunuyor.
Çünkü hepimiz bir gün durup kendi kendimize şunu soruyoruz.
Ben nasılım? Mesele şiiri anlamaktan çok şiirin bizde açtığı yarıktan içeri bakabilmek.
Bu şiir benim bugünlerdeki aynam oldu.
Yol ve yer kavramı sorgularımda bir bakıma buralardan doğdu.
Aynalarda gördüğüm ne?
Yolları giderken hiç karşılaşıyor muyum?
En çok ne zaman aynada kendime bakma ihtiyacı hissediyorum?
Bir yere vardığımda nasıl olduğumla mı ilgileniyorum?
Yolu giderken geçirdiğim değişimlere hiç bakmak istiyor muyum bir ayna tutup?
Nasılım Ruhi Bey?
Ya sen o aynalarda bütün yorgunluğunla, bütün yalnızlığınla, bütün arayışınla kendini görebiliyor musun?
En son ne zaman gördün hiç, hatırlıyor musun?
Bugünün insan olmanın en zor yanı belki de bu.
Her şey çok hızlı akarken biz içimize dönmeye cesaret edemiyoruz.
Ama canseverin sesi kulağımızda kalıyor.
Durdun mu? Kendine baktın mı?
Peki nasılsın?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
