
hayattaki beş pişmanlık | ölmeden önce yaşayabilmek
11 Haziran 2026 · 15 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Keşke kendim olabilseydim.
Keşke bu kadar çok çalışmasaydım.
Keşke duygularımı saklamasaydım.
Keşke dostlarımdan kopmasaydım.
Keşke mutlu olmama izin verseydim.
Peki neden hayatın sonunda bu kadar çok insan aynı şeylere pişman oluyor? Dr. Gabor Maté'nin psikoloji, travma ve insan doğasına dair yorumlarından yola çıkarak bu bölümde, ölüm döşeğindeki insanların en büyük 5 pişmanlığını ve bu pişmanlıkların aslında bugün nasıl yaşadığımızı bize ne anlattığını konuşuyoruz.
Belki de biraz ölümden konuşacağız.
Ama aslında yaşamayı öğrenmek için.
Instagram: sahibinden ihtiyaçtan
Transkript
Herkese selam.
Hangi gün yayınlanacağını tam kestiremediğim ama Haziran ayı içerisinde yayınlanacağına emin olduğum bir kayıt yapıyorum şu anda.
Ve geçenlerde kendimi yine ve yine tuhaf bir sorunun peşinde giderken buldum ve dedim ki niye bu soru Sahibinden İhtiyaçtan kayıtlarına geçmesin?
Şöyle, soru şu.
Eğer hayatımın son gününde olsaydım gerçekten neye üzülürdüm?
Daha çok çalışmadığına mı, daha büyük bir ev ya da daha son model bir arabam olmadığına mı, daha başarılı olmadığına mı yoksa çok daha daha başka şeylere mi?
Ben bu soruyu soracak biri değilim aslında ama her şeye en gerçekçi baktığım dönemimdeyim.
Tabi bazen tatlı tatlı ihtimallerin peşinde gitmek de keyifli oluyor ama kimsenin ölmek istemeyip cennete gitmeyi hayal ettiği bir ilüzyonda yine de hayatla olan ilişkinin bir kısmında bu karanlık
belirliyor gibi hissediyorum.
Bu soruyu sormamın sebebi palyatif bakım hemşiresi Brony Ware'in yıllarca ölüm döşeğindeki insanlarla yaptığı görüşmelere denk gelmem.
Bir insan artık hayatının son...
virajına gelmiş. Ne mutlu ona bu arada çocuklar, bebekler ölüyor bu dünyada.
İnsanların ne düşündüğünün, başarıların, ünvanların, banka hesaplarının bir önemi kalmamış.
Bunların bir öneminin olmaması için illa yaşanılacak tek bir günün kalmaması mı gerekiyor?
Canlı olduğumuz zaman öleceğimizi bile bile bir anlam arayışının peşinde gitmemişsek eğer...
Bence tam o noktada insanlar geriye dönüp hayatlarına bakıyor.
İlginç olan şu ki bu insanların pişmanlıkları birbirine çok benziyor.
Kimse keşke biraz daha fazla toplantıya girseydim demiyor.
Ne bileyim daha fazla mesai yapsaydım demiyor.
Biraz daha yorulsaydım demiyor.
Onun yerine çok daha insanlı şeyler söylüyorlar.
Keşke kendim olabilseydim.
Duygularımı saklamasaydım.
Arkadaşlarımdan kopmasaydım.
Keşke bu kadar çok çalışmasaydım.
Ve mutlu olmaya izin vermesiydim.
Bu pişmanlıkları dinleyen bir başka isim çıkıyor karşımıza.
Doktor Gabor Mate ve diyor ki belki de bu pişmanlıklar hayatın sonunda ortaya çıkmıyor.
Onlar yıllardır bizimle birlikte yaşıyor.
Sadece gündelik hayatın gürültüsünde biz onların sesini duyamıyoruz.
Bugün biraz o seslere kulak vereceğiz.
Neden başkalarının istediği hayatı yaşamaya bu kadar meyilliyiz?
Neden kendimizi değerli hissetmek için sürekli bir şeyleri kanıtlamak zorunda hissediyoruz?
Bazı duyguları neden içimize gömüyoruz, bizi seven insanlardan uzaklaşıyoruz ve neden mutluluğu hep ileride bir yere erteliyoruz?
Bu liste aslında ölüm döşeğindeki insanların pişmanlıklarından ziyade hayatı yaşarken fark etmediğimiz psikolojik savunma mekanizmalarının bir özeti gibi oldu bence.
Gabor Mate'nin yaklaşımını ilginç kılan şey şu.
Kendisi bu pişmanlıkları yanlış kararlar olarak değil, çocuklukta hayatta kalmak için geliştirdiğimiz stratejilerin yetişkinlikte bize maliyeti olarak görüyor.
İlk madde. Keşke kendime dürüst bir hayat yaşasaydım.
Başkalarının benden beklediği hayatı değil, kendime dürüst bir hayat yaşamayı isterdim.
Gabor Mate insanların başkaları tarafından kabul görmek uğruna kendi gerçek benliklerini bastırdıklarını vurguluyor.
Ve bunu... Bir cesaret eksikliği değil de çocukluk döneminde hayatta kalmak ve reddedilmemek için geliştirilmiş bir uyum mekanizması.
Buna programlama da diyebiliriz.
Olduğunu belirtiyor ve çoğumuz özgür seçimler yaptığımızı düşünüyoruz ya günün sonunda.
Ama Matin'in sorduğu soru çok farklı.
Bu gerçekten senin seçimin miydi yoksa bir zamanlar sevilmek için öğrendiğin bir davranış mıydı?
Bir çocuk için ait olmak, otantik olmaktan daha önemli.
Otantik olmak ne demek?
Sırf başkaları onaylayacak diye kendi doğrularından taviz vermemek ve başkalarının duymak istediklerini söylememek diyebiliriz.
Yani maske takmaktan kaçınmak, içsel duygulara dürüstçe alan açmak.
biliyoruz ki kişi kendi gerçek benliğiyle ideal benliği arasındaki farkı kapattığı oranda özgürleşebiliyor.
Bazı çocuklar sessiz olmayı, mükemmel olmayı, insanları memnun etmeyi ve sorun çıkarmamayı öğreniyor.
Çünkü onlar için reddedilmek sanki ölümcül bir tehdit gibi.
Yıllar sonra da bu özellikler bir kişilik haline geliyor.
Ama aslında onlar bir zamanlar işe yarayan hayatta kalma stratejilerinden ibaret.
Ölüm döşeğinde hissedilen pişmanlıkta Buradan geliyor.
Ben gerçekten kimdim?
2. Keşke bu kadar çok çalışmasaydım.
Mate çok çalışmanın, bunun kendisini de dahil ediyor aslında, genellikle kişinin dünyadaki varlığını kanıtlama ve değerli olduğunu ispatlama çabasından kaynaklandığını söylüyor.
Bu durumun altında yine...
Çocuklukta sadece başarıya endeksi sevilme veya travma etkilerinin yattığını açıklıyor.
Modern kültüre baktığımız zaman da bunu bir başarı hikayesi gibi anlatıldığını biliyoruz zaten.
Hep daha çok çalışmak, üretmek ve daha çok kazanmak üstüne dönüyor ya hikaye.
Burada Mate başka bir soru soruyor.
Eğer durursan... Ne hissedeceksin?
Çünkü bazı insanlar çalışmayı sevdiği için değil de durduğunda ortaya çıkan boşluğu dolduramama korkusundan çalışıyor.
Kimileri için iş onay alma yolu, değerli hissetme, görünür olma ve sevilmeye layık olduğunun kanıtlama yolundan ibaret.
Bu yüzden tükenmişlik sadece fiziksel yorgunluk değil.
Bazen insanın bütün hayatını bir ispat yarışına çevirmesi gibi.
Ölüm yaklaşırken insanlar genellikle CV'lerini değil, kaçırdıkları kahvaltıları, sarılamadıkları insanları ve yaşayamadıkları anları hatırlıyor.
3. Keşke duygularımı ifade etseydim.
Bu pişmanlıklar arasındaki en güçlüsü bence.
Çünkü duygular sadece psikolojik deneyimler değil.
Onlar biyolojik sinyaller aynı zamanda.
Duygularımı ifade etme cesaretim olsaydı demek istemem ben de.
Bu maddede evrimsel olarak duyguların hayatta kalmamız için gerekli beyin devreleri olduğu ifade ediliyor.
Çocukken duygularını gösterdiğinde...
ailesi tarafından kabul görmeyen bireylerin yetişkinlikte bu duyguları bastırmayı öğrendiğinden bahsediliyor.
İşte abartma, ağlama, sus gibi direktiflerle büyüyen, uyarılan çocuklar o duyguları yaşamalarına izin verilmediği için bir süre sonra duygularını değil kendisini bastırmaya
başlıyor. Sorun şu bastırılan hiçbir duygu kaybolmuyor.
Sadece görünmez hale geliyor.
Yani halının altına itmek gibi düşünebiliriz bunu.
Sonra da ne oluyor? Bedende konuşmaya kendilerini göstermeye başlıyorlar.
Hastalıklar gerçekten ne anlatıyor?
Dördüncü madde ve Mate'nin en tartışmalı görüşlerinden biri bu.
Kendisi tıp eğitimindeki en büyük eksikliğin zihin ve beden bütünlüğünün göz ardı edilmesi olduğunu söyleyen biri.
Kendi benliğini, öfkesini veya üzüntüsünü sürekli bastıran insanların bağışıklık ve sinir sistemlerinin zarar gördüğünü Yani bunun da MS, romatoid, artrit ve kanser
gibi kronik otoyümin hastalıkları çetiklediğine dair bilimsel birçok veri var.
O da buna dikkat çekiyor.
Hastalıkların aslında kişiye hayatında neyin yanlış gittiğini gösteren...
birer öğretmen olabileceğini ifade ediyor.
Burada önemli bir ayrım yapmak lazım.
Bence literatürdeki en önemli kitaplardan biri vücudunuz hayır diyorsa bedenin verdiği sinyalleri anlayabilmek için inanılmaz bir rehber niteliğinde.
Kronik hastalıklar sadece bastırılmış duygular nedeniyle ortaya çıkar demiyor.
Ama uzun süreli stresin, travmaların ve duygusal baskılanmanın bağışıklık sistemi üzerinde ciddi etkileri olduğunu söylüyor.
Bugün psikonero-immunoloji alanında bunu destekliyor.
Yani zihin, sinir sistemi, hormon sistemi, bağışıklık sistemi birbirinden bağımsız çalışmıyor.
Bazen beden zihni söyleyemediğini anlatmaya çalışıyor olabilir.
Burada bazen dediğime bakma çoğunlukla.
Bu yüzden hastalığa şu soruyla yaklaşmamız öneriliyor.
Bu hastalık bana ne anlatmaya çalışıyor?
Bu hastalığı romantize etmek değil kesinlikle.
Onunla ilişki kurmak.
Ve kökünü anlamak.
5. Keşke arkadaşlarımla bağımı koparmasaydım.
Şimdi iş ve başarı odaklı hırsların insanı hayatta asıl mutlu eden, kalpten kalbe bağ kurma ve ailiyet ihtiyacından uzaklaştırdığını hepimiz konuşuyoruz değil mi kendi
çevremizde? İnsan dediğimiz sosyal bir varlık ama modern hayat sarmalı bizi üretken olmaya, bağlantılı olmaktan daha fazla teşvik.
eden bir sistem. Oysa psikolojide uzun yıllardır bilinen bir gerçek var.
İnsanları mutlu eden şey başarıdan çok aidiyet hissi.
Burada kimseye başarısız olun demiyorum.
Başarı önemli bir şey.
Başarılı olun, başarılı olmak için de çok çalışın.
Ama dünyanın en uzun süren mutluluk araştırmalarından biri olan Harvard Adult Development Study'de yıllardır aynı sonuca işaret ediliyor.
İyi ilişkiler iyi bir yaşamın en güçlü belirleyicilerinden biri.
Çünkü insanın ruhu yalnızca başarıyla değil temasla besleniyor.
Keşke kendime mutlu olma izni verseydim pişmanlığı çok dokunaklı.
Çünkü çoğu insan mutluluğu bir sonuç olarak görüyor.
Nasıl diyebiliriz bunu? İşte şunu başarınca, şu ilişki olunca, şu sorun çözülünce gibi hep bir sonuca, şarta bağladığımız durumlarda sanki mutlu olabilecekmişiz yanılsaması
içindeyiz. Ama mutluluğun daha çok bir izin olduğunu söylüyor Gabor Mate.
Özellikle de oyun oynayabilme kapasitesi olarak görüyor.
Şöyle mesela çocuklara bakın.
Bir taşla, bir sopayla, bir bulutla saatler geçirebilirler.
Yetişkinlikte kaybettiğimiz şey belki de neşe değil.
Oyunculuk ve merak kapasitemiz.
Affetmenin karşı tarafı haklı çıkarmak değil, kişinin kendi kalbindeki yükü bırakarak kendini özgürleştirmesi olduğuna değiniyor videoda aynı zamanda.
Konuşmanın sonunda bence en güçlü kavram ortaya çıkıyor.
Şefkatli merak. Buna Compassionate Curiosity de deniyor.
Yani kendimize şu soruları sorabilmek.
Neden hep aynı ilişkilere çekiliyorum?
Neden sürekli kendimi kanıtlamaya çalışıyorum?
Neden hayır diyemiyorum?
Neden yalnız kalmaktan korkuyorum?
Gibi gibi burada nedenleri çoğaltabiliriz.
Ama kendimize ve başkalarına karşı yargılayıcı olmak yerine şefkatli bir merakla yaklaştığımızda şifalanmanın ve değişimin kapılarının açılması işlem bile değil.
Ve bunları sorarken kendimizi yargılamadığımızda değişimin anlayışla başladığını görmüş oluyoruz.
Hayat hikayelerini, çocukluk yetiştirilme tarzlarını ve modern toplumun insanı nasıl yabancılaştırdığını sorgulayan uzun ve ilham verici bir psikoloji sağlık söyleşisiydi bu
benim denk geldiğim. Hiçbiri daha fazla başarıyla değil, daha fazla para kazanmakla ilgili değil.
Hepsi daha fazla yaşamış olmakla ilgiliydi.
Hep savunduğum şeyleri tekrar dinlemek.
Bana iyi geldi. Daha dürüst yaşamak, daha çok hissetmek, anlam bulmak, anlamı aramak.
Daha çok bağ kurmak, daha çok kendin olmak.
Önemli şeyler. Kaybettiğimiz şeyler bence.
80 yaşına yeni basan Gabor Mate'den bahsediyoruz.
Ve o yaş almanın getirdiği hafiflikten bahsediyor.
Yaşlanma sadece fiziksel bir küçülme veya çöküş.
Değil, yerli kültürlerdeki gibi yaşlanmanın aslında bir bilgeliğe yürüme ve şimdiki anın değerini anlama süreci olması gerektiğini söylüyor.
Bronnie Ware'ın yıllarca duyduğu o cümleleri düşündükçe aklıma hep aynı şeyler gelmeye başladı.
Ölüm döşeğindeki insanların pişmanlıkları aslında ölümle ilgili değil, hayatla ilgili.
Daha doğrusu yaşayamadıkları hayatta ilgili.
Belki de bu yüzden bu bölüm boyunca konuştuğumuz hiçbir şey sadece başarıyla ilgili değildi.
Ya da daha büyük hedeflerle, daha maddi şeylerle, daha yüksek maaşlarla, daha fazla üretmekle ilgili değil.
Daha çok hissetmekle ilgili, bağ kurmakla.
Hayat sürekli hazırlanılan bir şey olmaktan çıkarabilmek önemli.
Öğrenebileceğimiz derslerden biri.
Hayatı sürekli hazırlanılan bir şey olmaktan çıkarabilmek mümkün bence.
Çünkü bazen fark etmeden bütün ömrümüzü yaşamaya hazırlanarak geçiriyoruz.
Mutlu olmak için doğru zamanı bekliyoruz.
Dinlenmek için doğru zaman.
Kendimiz olmak için.
Sevdiğimiz insanları aramak için.
Oysa hayatın bize verdiği tek zaman şu an.
Belki bu bölüm bittikten sonra birine Ya da kendine söyleyemediğin bir şeyi söylersin.
Belki biraz daha yavaş yürürsün.
İlk kez kendine şu soruyu sorarsın.
Ben gerçekten nasıl bir hayat yaşamak istiyorum?
O yaşamak istediğim hayatın neresindeyim?
Ama onu sormak bile bazen dönüşümün başlangıcı olabilir.
Bu sorunun cevabını bugün bulmak zorunda değilsin hatırlatmasını yapmam gerekiyor.
Bu bölüm sana iyi geldiyse kendine karşı biraz daha nazik davranmayı hatırlamanı dilerim.
Çünkü hayat büyük kararlarla değil küçük fark edişlerle değişiyor.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendine iyi bak ama aynı zamanda Spotify'daki bildirimleri de açmayı unutma.
Instagram'da zaten takip ediyorsunuz diye görüyorum.
Orayı biraz boşladım çok farkındayım.
Ama zamanı yönetme konusunda birazcık zorlandığım bir dönemdeyim.
Telafi edeceğiz. Her şey hallolur.
Siz yeter ki kendinizi mutlu edecek, iyi hissedecek insanlarda, ortamlarda olmaya gayret edin.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
