
hayat olduğun hâlden cevap veriyor: aura frekans gerçeği
12 Mart 2026 · 13 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Neden hep aynı tür ilişkiler, aynı hikâyeler? Cevap frekansında gizli olabilir.
Transkript
Benim şu pat diye bölüme girmelerim yok mu?
Yani selam sabah vermeden inanılmaz.
Çünkü yani selam diyorum ama hani yani neye ne zaman nasıl selam diyorum bana çok mantıklı gelmiyor.
O yüzden böyle direkt konuya dalıyorum.
Umarım herkes iyidir ama bu dileklerim hep baki.
Şimdi birkaç soruyla başlayacağım.
Aralarda böyle...
Boşluklar bırakarak bu sorularımı soracağım.
Çünkü üstüne düşünmenizi böyle bir kendinizi yoklamanızı istediğim sorular bunlar.
O yüzden sakın atlamayın.
Soruların aralarında düşünün.
1. Böyle numaralandırmayacağım ya.
Böyle çok şey gibi oluyor. Öğretmen gibi hissettim kendimi.
Hayat sana neden böyle davranıyor diye düşündüğün en son an ne zamandı?
En çok çabaladığın halde en az karşılık aldığın zaman.
En iyi niyetli olduğun halde en çok yanlış anlaşıldığın dönem.
En hazır hissettiğin anda en beklenmedik şeyin olduğu gün.
Peki en iyi insan olmaya çalıştığın halde en çok yorulduğun ilişkin neydi?
En çok neden hep ben dediğin gece hangisiydi?
En sakin görünmeye çalışırken içinin en karışık olduğu anı hatırlıyor musun?
En çok sevdiğin halde, en çok tükendiğin bağ ve en değiştiğini sandığın ama aynı hikayeyi yeniden yaşadığın o dönemi hatırlıyor musun?
Belki mesele ne kadar iyi olduğumuz değil.
Hayatın bizi olduğumuz yerden karşılaması.
Şunu fark ettim. Hayat sana iyi niyetine göre davranmıyor olabilir.
Belki de seni sadece bedeninin alışık olduğu yerden karşılıyordur.
Bence hayat ne kadar çabaladığımıza da bakmıyor.
Bizim hangi halde olduğumuza cevap veriyor.
Yani sen ne kadar iyi biri olduğunla değil, bedeninin şu an ne hissettiğiyle karşılanıyorsun.
Bilim buna sinir sistemi diyor tabii.
Tasavvufa baktığımızda da buna hal diyorlar.
Modern dünya ise enerji deyip geçiyor.
Ama hepsi aynı şeyi söylüyor.
İnsan içten içe ne yaşıyorsa hayat ona oradan cevap veriyor.
Hayat niyetlerimizi duymaktan çok içimizde taşıdığımız hali görünür kılıyor.
O yüzden bazen aynı şeyleri tekrar tekrar yaşıyoruz.
Değişen hikaye olmuyor.
Sadece isimler oluyor.
Bir nevi hayat içimizde olanı dışarı çağırıyor demek çok da haksız bir bakış açısı değil bence.
Niyetimizi değil olduğumuz hali büyütüyoruz desem.
Bu da çok da yanlış olmaz sanki.
İnsan hayatta neyi çağırdığını çoğu zaman bilmez.
Ama içinde ne taşıyorsa hayat onu çoğaltır.
Ben buna çok inanıyorum.
Bunu kader diye anlatmak da bir tercih.
Hayat beni ne cezalandırıyor ne de ödüllendiriyor.
Sadece beni olduğum yerden alıyor.
Spiritüel literatürde buna...
Aura deniyor. Psikolojide ve biyolojide ise sinir sistemi durumu.
Aura dediğimiz şey mistik bir ışık alanından çok bedenimizin sinir sistemi, işte hormonlarımız, mikro ifadelerimiz ve duygusal durumumuzla yaydığımız toplam
sinyaller. Bedenimizde bazı merkezler var ve bu merkezler hayatla kurduğumuz ilişkinin aynası gibi.
Bunu çakra gibi ezberlemek zorunda değiliz.
Burası öyle bir podcast değil ama işlevlerini fark etmek çok kıymetli.
O yüzden böyle bir aura ve frekans konusunu anlatmadan bir sahibinden, ihtiyaçtan konseptini böyle devam ettirmek istemedim.
Şimdi aurayı şöyle sadeleştirebiliriz.
Bunlar böyle görülmeyen, çok da herkesin ilgi alanı olmayan konular olduğu için sadeleştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Şöyle desek olur bence.
Bedenimizin dünyayla temas ettiği psikolojik alan.
Şimdi bu alan doğu felsefelerinde enerji merkezleri diye anlatılıyor.
Biraz önce vurguladığım gibi batıda bilim tarafında sinir sistemi, bağlanma stilleri ve travma hafızası olarak çalışılıyor.
Mesela... Şimdi göğüs bölgemiz sevgiyle temas edebilme kapasitesini temsil ediyor.
Modern bilim buna ne diyor?
Kalbin kendine ait bir sinir ağ var.
Beyinden bağımsız karar sinyalleri üretiyor.
Kalp ritmi düzenlendiğinde beden de sakinleşiyor.
Şimdi tasavvuf tarafı da aslında kalp duygu değil idrak merkezidir diyor.
Mevlana der ki hani akıl bir yere kadar götürür.
Kalp başka bir yere.
Yani kalp açıldığında aura genişliyor.
Aura genişlediğinde hayatla temasımız da yumuşuyor.
Bir diğer bölge karın bölgesi.
Sezgiler, sınırlar.
Bu işte yaşadığın şey içime siniyor mu sorusu.
Bütün bastırılmış duygularımız burada taşınıyor.
Yani... Ahura temizlemek dediğimiz şey aslında bedenin tuttuğu duygusal yüklerle temas etmek.
Peki frekans ne demek?
Çok bağlantılı şeyler bunlar.
Frekans ise bir duygunun bedende ne kadar süreyle ve hangi yoğunlukta kaldığı.
Bunu mistik bir yerden değil, bayağı böyle beden-zihil ilişkisi üzerinden anlatacağım.
Şimdi bedenimiz elektriksel ve kimyasal bir sistem değil mi?
Hani beyin dalgalarımız var.
Alfa, beta, theta, delta ve en sonunda gamma.
Bunlar hepsi ölçülebilen şeyler ve sinir sistemi sürekli tehditte miyim, güvende miyim sorusuna cevap arıyor.
Bu cevap da kalp atışımızdan hormon salgımıza kadar her şeyi değiştiriyor.
Yani şöyle düşün mesela sürekli tetikteysen beden düşük frekanslı bir hayatta yaşıyor.
Güvende hissediyorsan da beden kendini onarıma alıyor.
Peki aura frekans dedik.
Bunu demişken hayatı daha yüksek frekansla yaşamak mümkün mü Ecem?
Kısa cevabım var. Evet mümkün.
Ama bunu iyi hissetmek anlamında söylemiyorum.
Çünkü yüksek frekans sürekli mutlu olmak değil.
Duygudan kaçmamak ama duygunun içinde de kaybolmamak.
Peki frekansımızı nasıl yükselteceğiz?
Yani insanlar bunu nasıl yükseltiyor?
Bununla ilgili bir takım analizlerim ve araştırmalarım var.
Şimdi onların üstüne biraz konuşalım.
Öncelikle duyguyu düzeltmeye çalışmayı bırakınca yani şu an iyi hissetmeliyim diye üstünde bir baskı kuruyorsan eğer bu frekansını düşürüyor.
Çünkü beden kandırıldığını biliyor.
Yüksek frekans da şuradan başlıyor.
Şu an olduğun halini kabul etmen ve bu halimle buradayım diyebilmen.
Şimdi insanlar titreşimlerine uygun ilişkilere çekiliyor.
Bunu artık hepimizin anlamasını umuyorum.
Senin niyetine ya da olmasını istediğin ilişkilere göre olmuyor bu.
Tamamen senin titreşiminde ve senin olduğun hale.
Bakın olduğun hale diyorum hani olmak istediğin değil.
Çünkü senin niyetin farklı olabilir ama olduğun halle aranda bir uçurum varsa sen olduğun halinle ilişkili insanlara ve konulara denk gelirsin.
Başka niyetlerinin olduğu ilişkilere çekilmek istiyorsan onların da alanına girmiş oluyorsun aslında ve o zorlama bir çaba oluyor.
Ve üzgünüm ama boşuna bir çaba oluyor.
Sen olduğun halinle kendini bileceksin önce.
Sürekli böyle kurtarıcı rolündeysen kurtarılacak insanları çekiyorsun.
Eğer sürekli kendini ispat ediyorsan da seni zorlayan ortamları çekiyorsun.
Bunu böyle özetleyebilirim.
Bu evren bana bunu gönderdi gibi sorumluluğun hepsini evrene atıp sıyrılabileceğin bir şey değil.
Bu tamamen senin sinir sisteminin tanıdığı yere yönlendirmesiyle ilgili.
İnsanlar iyileşmek için değil tanıdık olanı sürdürmek için bağlanıyor.
Yani yüksek frekans dediğimiz şey daha iyi insanlar çekmek değil daha sağlıklı bağ kurabilecek hale gelmek.
Joe Dispenza'yı muhakkak duymuşsundur.
Dispenza burada şunu söylüyor.
Beden geçmişte zihin gelecekte yaşar.
Anda kalan kişi frekans değiştirir.
Ama bu pozitif düşün değil.
Bu tamamen beden.
Nefes farkındalığı ve otomatik vereceğin tepkileri bir durup bir nefesle yavaşlatmak.
Mevlana der ki dert insanı yokluğa götürür, yokluk insanı varlığa.
Yani frekans yükselmesi dediğimiz şey kaçmakla değil, kovalamakla değil, tamamen teslim olmakla oluyor.
Acıyı bastırdıkça frekans düşüyor ama acıya alan açtıkça beden gevşiyor.
Halil Cibran da ne demiş?
Acınız anlayışınızın kabuğunu kıran şeydir.
Şimdi yüksek frekans kontrolü bırakmaktır dedik.
Yani bir damladaki okyanus olabilmek gibi.
Gelelim çekim ve kader meselesine.
Bazen biriyle tanışırsın.
Daha bir şey olmamıştır ama içinde bir tanıdıklık hissi...
Duyarsın belki. Sanki o insanı zaten biliyormuşsun gibi.
İşte biz buna çekim diyoruz.
Ama kimse sana şunu söylemiyor.
Çekim her zaman sağlıklı olanla olmuyor.
Çoğu zaman tanıdık olana oluyor.
Şimdi bazılarınızın aklına gelmiş olabilir.
Ben neden hep aynasıp insanlara çekiliyorum diye.
Bunu soran çok fazla.
Hep de böyle romantik ilişki tarafında daha çok merak edilen bir konu.
Sadece romantik ilişki olarak bakmayın.
Arkadaşlık ilişkileriniz, iş yerinde karşılaştığınız insanlar bile bu konuya girebilir.
Cevabım romantik değil.
Tam bir oğlak burcu gerçekliğinde.
Her şeyi burca bağlayan o astroloji kadın konuşuyor.
Böyle bir insanış değilim ama neyse.
Şöyle bir şey söyleyeceğim.
Tamamen gerçek. Sinir sistemin hangi duygunun ev olduğunu çoktan öğreniyor.
Sen farkında olmasan bile.
Eğer çocukluğunda sevgi biraz gergin geldiyse sana, işte sessizlik, biraz tecirginlikse, belirsizlik hali senin normalinse, bugün sakin birini sıkıcı
bulman çok da şaşırtıcı olmasa gerek.
Yani bu enerji meselesinin yanı sıra bedenin de hafızası aynı zamanda.
Çekim dediğimiz şey...
Çoğu zaman aşk olmuyor, sadece tanıdık bir his oluyor.
Bedende kalan eski bir duygu yeni bir bedene denk gelmiş gibi düşünebiliriz ve biz onu bağ zannederiz.
Tasavvufta buna şöyle...
Bir karşı cümle var.
Karşılık gelen bir cümle var diyeyim.
Karşı deyince zıttı anlaşılmasın.
İnsan kendi haline denk olana rastlar.
Ve bu kader değil sadece.
Bu bir uyum. Şöyle bir an durup düşündüğümüzde böyle olduğunu fark edeceğimiz dönemlerimiz mutlaka var bence.
İnsan kendini en çok nerede öğrendiyse oraya çekiliyor.
Mesela biraz önce de örneklendirdim.
İki farklı örnek daha vereyim.
Sürekli kendini feda eden biri.
talep eden insanlarla karşılaşıyor.
Sürekli kaçan biri ise peşinden koşanları çekiyor gibi.
Ve son yıllarda bu sıkça duyduğumuz işte yüksek frekansta ol, akışa güven yani her ne kadar kulağa çok iyi gelse de bazen İnsanın yükünü hafifletmek yerine üstüne yeni bir sorumluluk da bindiriyor.
Hani sanki üzülmemek bizim hatamızmış gibi.
Sanki zorlanıyorsak yeterince yüksek değilmişiz gibi.
Burada bir duralım. Psikolojide böyle yüksek frekans diye bir kavram yok.
Ama şunu biliyoruz net bir şekilde.
İnsan kendini ne kadar güvende hissediyorsa bedeni o kadar dengede çalışıyor.
Yani mesele yükselmek, yüksek frekanslarda olmak.
Betaya gamaya çıkmak falan değil.
Regüle olmak. Daha mutlu olmak değil.
Daha dayanabilir olmak.
Dün dünde kaldı cancağızın.
Bugün yeni şeyler söylemek lazım diyen Mevlana'ya nasıl hak vermezsin ki?
Bu pozitif düşün demek değil.
Bu geçmişte takılı kalma halinden bedeni çekip alma çağrısı.
Başka bir halde durabilmek.
Hayat sana cevap verirken senin ne istediğine değil.
İçinde ne taşıdığına bakıyor olabilir.
Bunu unutmamak.
Şimdi kapatırken kendine şunu sor.
Ben bu hayatta neyi çekiyorum ve bu hal bana nereden tanıdık geliyor?
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
