
güven üzerine bir yolculuk | kendini terk etmenin yorgunluğu
18 Haziran 2026 · 19 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bir insan sana yüz kere "Bana güvenebilirsin" diyebilir ama güven o cümleden doğmaz. Verdiği sözleri tutmasından doğar.
Hata yaptığında sorumluluk alabilmesinden doğar. Sen zor bir dönemden geçerken yanında kalabilmesinden doğar. Çünkü güven bir niyet değil, bir deneyimdir ve her deneyim gibi eylemlerle birikir.
Transkript
Selam. İnanılmaz erken bir saatte kayıt yapıyorum ve sesim açılsın diye biraz böyle evin içinde şarkı söylediğim bir havaya girmeye çalıştım ama sesimin çok açıldığını
düşünmüyorum. Yine de idare eder bir durumdayız bence.
Hiç uzatmayacağım ama...
Halinizi hatırınızı sormama nezaketsizliğine girmeden umarım keyfinizin çok çok çok yerinde olduğu bir gün olur deyip hemen uzatmadan bölümümüze geçmek istiyorum.
Çok önemli bir sorum var.
Zihnimde böyle yankılanan bir soru bu ve beraber peşinden gidelim istedim bunun.
Yani tabii ki her zaman soru soran, anlamaya çalışan bir taraftayız ama neyi sorgulamaya ihtiyacımız var?
Bu da bir soru bence. Son zamanlarda en çok neyi sorgulamaya ihtiyacımız olduğunu soruyorum kendime.
Ve buna verebilecek...
Aklıma gelen ilk cevap güven.
İçinde yaşadığımız çağın en büyük yoksunluğu olma yolunda güvenin gittiğini düşünüyorum.
Ve ilginç olan şu daha çok dışarıda aranıp bulunan bir şey gibi geliyor ilk başta.
Güvenilir insanlar, güvenilir kurumlar, güvenilir ilişkiler.
Çünkü mesele biraz değişti gibi geliyor bana.
Çünkü insan artık sadece başkalarına değil kendi hislerine de güvenmekte zorlanıyor.
Bir düşün bir şey hissediyorsun, üzülüyorsun ama...
Önce bir internete bakıyorsun.
Bir karar vereceksin.
Bir önce başkalarının ne yaptığına bakacaksın.
Ya da bir şey istiyorsun ama gerçekten sen mi istiyorsun yoksa sana istetildiği için mi istiyorsun?
Emin olamıyorsun. Burada çok ilginç bir şey oluyor.
İnsan kendi iç sesiyle arasındaki bağı kaybetmeye başlıyor.
Carl Rogers'ın bir cümlesi var.
İlginç bir paradoks.
Kendimi olduğum gibi kabul ettiğimde değişmeye başlarım.
Güven birinin beni terk etmeyeceğine inanmak değil, kendimi...
olmak için şekil değiştirmek zorunda kalmayacağıma inanmak.
Sonda söyleyeceğimi başta söylüyorum.
Belki hayatın ilerleyen dönemlerinde insan şunu öğreniyor.
Güven insanların değişmeyeceğine inanmak değil.
İnsanların hata yapmayacağına inanmak da değil.
Kendi hayatımızın içinde kaybolmayacağımıza inanmak.
Bir gün her şey değişse bile değerlerimizin elimizde kalacağına inanmak.
İnsanın kendi değerlerinin olmasının ne kadar önemli olduğunu burada tartışacağız.
Ya da vicdanımızın hala çalıştığına inanmak.
Kendimizi tamamen unutmayacağımıza inanmak.
Güven hakikatin performanstan daha değerli olduğu ilişkilere rastlayabilmek.
Buna en başta kendim de dahil.
Kendi hayatında böyle bir insan olabilmek.
Yani önce kendine karşı sonra başkalarına ve dünyaya karşı.
Çünkü insan önce kendi hakikatine güvenmeyi öğrendiğinde dünyanın geri kalanıyla kurduğu ilişki de değişmeye başlıyor.
Bunu geçen günlerde izlediğim bir söyleşide sevgili Cansu Canan'dan ilhamla ruh gurultusu demek istiyorum.
Ruh gurultusu yavaş yavaş azalıyor ve içeride başka bir ses duyuluyor.
Daha sakin, daha derin.
Daha güvenli bir ses. O ses ne diyor?
Olduğun kişi olarak da sevilebilirsin.
Belki bütün güven duygusunun özü tam olarak bu.
Çünkü yaşama sözcükler hayat veriyor.
Sözcüklerini kendine dair kurduğun cümleleri değiştirirsen bence yaşantıdaki deneyimlerin de değişmesi kaçınılmaz oluyor.
Ve kimse güveni anlatılanlardan öğrenmiyor.
Yaşananlardan öğreniyor.
Bir insan sana yüz kere bana güvenebilirsin diyebilir.
Ama güven o cümleden doğmuyor işte.
verdiği sözleri tutmasından doğuyor.
Hata yaptığında sorumluluk alabilmesinden, sen zor bir dönemden geçerken yanında kalabilmesinden.
Çünkü güven bir niyet değil, bir deneyim.
Ve her deneyim gibi eylemlerle birikiyor.
Bugün insan ilişkilerinin büyük kısmı görünürde çok yakın ama ölümde bir mülakat gibi, iş görüşmesi gibi sürekli birbirimizi ölçüp tartıyoruz.
Ne iş yapıyor, ne kadar kazanıyor, kaç takipçisi var, nasıl bir çevresi var, ne kadar başarılı, güzel, etkileyici.
Falan fişman yani böyle saçma sapan.
Sanki karşımızdaki insanı tanımaya değil puanlamaya çalışıyoruz.
İnsan puanladığı yerde rahatlayamaz ki.
Çünkü performans göstermek zorunda kalan insan bir süre sonra kendisini unutmaya başlıyor.
Ben buna son zamanlarda işte az önce bahsettiğim gibi ruh gurultusu ismini çok yakıştırdım.
Çünkü bu mide gurultusu gibi.
Ya mide gurultusu da bir eksikliğin sesi.
Bedenin sana bir şeye ihtiyacın var diyor.
Ruh gurultusu da belki böyle bir şey.
İçimizde uzun zamandır karşılanmamış bir ihtiyacın sesi.
Sürekli şunu düşünüyorsun.
Nasıl görünüyorum? Yeterince ilginç miyim?
Beni seviyorlar mı?
Beni onaylıyorlar mı?
Yeterli miyim? Yani insan böyle yaşarken hayatı nasıl deneyimleyebilir?
Sürekli kendi yansımasını kontrol ediyor.
Sürekli dışarıdan kendine bakıyor ve bir noktadan sonra ben ne hissediyorum?
Sorusu ortadan tamamen kayboluyor ve yerine şu soru geliyor.
Ben nasıl görünüyorum?
En büyük trajedimiz bu.
Çünkü sevilme kaygısı arttıkça sahicilik azalıyor.
Sahicilik azaldıkça da yakınlık, yakınlık azaldıkça yalnızlık artıyor.
Sonra insanlar dönüp yalnızlıktan şikayet ediyor ama çoğu zaman yalnızlığımızın sebebi etrafımızdaki insanların eksikliği değil.
Kendimiz olarak bulunabildiğimiz alanın eksikliği.
Çünkü insan ancak maskesini çıkardığı yerde yakınlık kurabiliyor.
Fark ettim ki beni etkileyen insanlar en mükemmel insanlar değil.
En gerçek insanlar. Hatalarını saklamayanlar, kırılganlığından utanmayanlar ve her şeyi biliyormuş gibi davranmayanlar.
Bu hep böyle. Etrafımda olmasını istediğim insanlar da bu.
Bu profiller. Çünkü ben de öyleyim ve kendim gibi olan insanların etrafında kendimi gösterebiliyorum.
Olmayan insanların yanında kendimi gösterdiğime zaten orada çok fazla kalamadığımı, onların da beni istemediğini fark edeni çok uzun yıllar oluyor zaten.
Ama bu bahsettiğim insanların yanında...
bir performans göstermemiz gerekmediği için güvenin oluştuğunu düşünüyorum.
Çünkü birinin yanında rol yapmak gerçekten kendimize yapabileceğimiz bir haksızlık.
Başkasına değil. Belki de bu yüzden hayatımızdaki en kıymetli soru şu.
Karşımdaki insanı gerçekten görebiliyor muyum?
Onu kendi korkularım olmadan, kendi yargılarım olmadan, beklentilerim olmadan görebiliyor muyum?
Çoğu zaman karşımızdaki insanı değil, onun hakkındaki hikayemizi görüyoruz.
Onu kendi geçmişimizle okuyoruz.
Kendi yaralarımızla yorumluyoruz, kendi korkularımızla şekillendiriyoruz ve sonra anlaşamıyoruz diyoruz.
Oysa belki hiç tanışmadık bile.
Bir insanı gerçekten görmek çok zor çünkü görmek cesaret ister.
Gördüğünde kıyaslamazsın.
küçümsemezsin, kategorileri ayırmazsın, tırnak içinde etiketlemezsin ve onu bir performans nesnesi olarak kullanamazsın.
Onun bir hayat olduğunu fark edersin, bir hikaye olduğunu, bir mücadelesi olduğunu, bir insan olduğunu.
Bu sevginin de başlangıç noktası bence ve emek vermeden olmuyor.
Ruh gurultusunu dinmeye başladığı yer burası bence tam olarak.
Kendimizi kanıtlamaktan vazgeçtiğimiz, sevilmek için şekil değiştirmeyi bıraktığımız yer.
Başkalarını düzeltmek yerine anlamaya çalıştığımız ve en önemlisi ne kendimizi ne de karşımızdakini bir performans olarak değil bir yaratılış olarak görmeye başladığımız yer.
İnsan kendini bir performans öğesi olmaktan çıkarabildiğinde ilk kez gerçekten yaşamaya başlıyor.
Önce dönüp şunu sormamız gerekiyor.
İçimde ses çıkaran şey ne?
Çünkü hayatın yükünden çok kendisi olmamanın yükünü taşıyan varlıklar haline geliyoruz.
İnsanların önemli bir kısmı mutsuz değil aslında.
Kendilerinden uzak.
Çok sık düşünmeye başladım.
Ve bu ikisi kesinlikle aynı şey değil.
Yine bir çocukluğa gidelim.
Çocukken hepimize bir takım şeyler öğretildi.
İyi ol, uslu ol, çalışkan ol, başarılı ol.
Ama çok azımıza kendi hakikatimize sahip çıkmamız gerektiği öğretildi.
Çünkü insan bazen herkes tarafından sevilirken bile kendini kaybedebilir ve kendini kaybettiğinde ortaya çıkan şey çoğu zaman büyük bir kriz olmaz, sessiz bir huzursuzluk olur.
Peki güven bunun neresinde?
Bence tam merkezinde.
Yaş aldıkça güvenin tanımı değişiyor.
Eskiden güven birinin yanında kendini iyi hissetmekken şimdi bana kalırsa kendinin yanında kalabilmek.
Hayatın hangi döneminde olursan ol, hangi kaybı yaşarsan yaşa, hangi belirsizliğin içinde olursan ol kendine şunu söyleyebilmek.
Tamam korkuyorum, korkabilirim ama buradayım.
Ve kendimi terk etmiyorum.
Bir başkasının verdiği garanti değil.
İçimizde yanan küçük bir deniz feneri.
Bazen çok parlak değil.
Bazen fırtınada zor seçiliyor ama yine de orada.
Vicdanın olduğu, hakikatin olduğu o yerde.
Ve insan dönüp o ışığa baktığında içindeki o adına ruh gurultusu dediğimiz...
Bu bölümde o ses anlamlı bir hale geliyor.
Çünkü nihayet neyi aradığını hatırlıyor.
İnsanın hayattaki en büyük güven kaynağı kendi hakikatine geri dönebileceğini bilmek.
Mesela Doğan Cüceloğlu güveni genellikle bir ilişki tekniği olarak değil de insanın varoluşunu şekillendiren temel bir değer olarak ele alırdı.
Onun dilinde güven birine inanmaktan daha büyük bir şey.
Ve üç katmanı var.
Biraz bunlardan bahsetmek istiyorum.
Doğan Cüceloğlu'nun sık sık anlattığı bir fikir var.
Kendin olmaktan korkmamak.
Bir insan sürekli ona yarıyorsa, sürekli başkalarının ne düşündüğüne göre hareket ediyorsa aslında güven problemi önce içeride.
Çünkü kendine güven her şeyi yapabilirim demekten ziyade yanılabilirim, hata yapabilirim, herkes beni sevmeyebilir ama yine de kendim olarak yaşayabilirim demek.
Bu nedenle güvenin ilk adresi öz saygı.
Ve Doğan Hoca'nın en çok üzerinde durduğu kavramlardan biri değer vermek.
Bu da ilişkilerde güven.
Bir insanın seni dinlemesi, sana saygı göstermesi, seni değiştirmeye çalışmadan anlamaya çalışması.
Bunların hepsi güven üretiyor.
Güvenin karşıtı korku değil, değersizlik hissi.
Bir çocuk sürekli eleştirildiğinde güvenini kaybediyor.
Bir çalışan ya da sürekli küçümsendiğinde de güvenini kaybediyor.
bir eş sürekli yargılandığında.
Bu yüzden güven insanların birbirine verdiği psikolojik alanla da ilintili.
Ve en az konuşulan ama en derin katman.
Hayata güven.
İnsan hayatı tamamen kontrol edemez ama hayatın geçirecekleriyle baş edebileceğine güvenebilir.
Ve bu çok farklı bir şey.
Çünkü güven bazen kesinlik aramak değil, belirsizliğin içinde yürüyebilmek.
Peki güven değerlerimiz arasında nerede duruyor?
Doğan Hoca'nın düşünce dünyasında güven tek başına duran bir değer değil, bir ağacın gövdesi gibi.
Vicdan, dürüstlük, saygı, sorumluluk, sahicilik, hakkaniyet.
Mesela dürüstlük olmadan güven tabii ki oluşmaz.
Saygı olmadan güven sürmez.
Vicdan olmadan güven derinleşmez.
Zaten sahicilik olmadan güven gerçek olmaz.
Bu yüzden güven diğer değerlerin de bir meyvesi gibi.
İnsanın kendi değerlerinden uzaklaşmasından, vicdanından uzaklaşmasından, sahiciliğinden uzaklaşmasından, sırf sevilmek için kendini değiştirmesinden dolayı içindeki pusula şaşıyor.
Ve güven bir liman değil.
Bir sonuç vicdanla, hakkaniyetle, hakikatle, öz saygıyla, sahicilikle yaşanan bir hayatın doğal sonucu.
İnsan önce kendisine güvenilir bir insan olduğunda, dünyada biraz daha güvenilir görünmeye başlıyor.
Hayatın sermayesi diyebiliriz yani güvene.
İnsanın kontrol edemediği bir dünyada yine de bağ kurmayı seçebilmesi.
Ve bütün hem literatüre baktığımızda, psikolojide, sosyolojide teoriler bize tek bir şeyi söylüyor.
Güven insanın dış dünyaya değil kendi iç tutarlılığına tutunabilmesi.
En büyük güvensizlik...
Başkasından gelmiyor, kendinden geliyor.
Kendi sözünü tutmadığında, kendi sınırlarını ihlal ettiğinde, kendi hislerini görmez geldiğinde yani kendi gerçeğini değiştirdiğinde.
Kritik sorulardan biri şu olabilir.
Ben kendime güvenilir biri miyim?
Sözümü tutuyor muyum?
Hislerimi inkar ediyor muyum?
Kendimi açıklamak için sürekli şekil değiştiriyor muyum?
Yoksa olduğum haliyle kalabiliyor muyum?
İnsan kendi içinde dağınıksa dışarıda hiçbir şey tam olarak güvenli hissettirmiyor.
Az önce bahsettiğim deniz fenerini düşünelim.
Fırtına var, görüş yok, dalga büyük, gecenin içi kalın ama uzakta küçük bir ışık yanıyor.
Güven biraz buna benziyor.
Dış dünyayı değiştirmez.
Belki bütün bu hikayenin sonunda güvendiğimiz şey şuna dönüşüyor.
Aradığımız hiçbir şey hiçbir zaman dışarıda olmaz.
Sadece kendi içimizdeki ışığı yeniden bulmamız gerekiyor.
İnsan aslında en çok başkalarına değil kendine güvenmekte zorlanıyor.
Yani günün sonunda hep aynı şeyi farklı cümlelerle kurmak hoşlandığım bir şey değil ama güven dediğimizde kapı hep şuraya açılıyor.
Kendi içindeki ışığı yeniden bulman gerekiyor.
Kendine güvenmekte zorlanan insanlarız.
Yani bu toplum mu bizi bu hale getirdi, o mu böyle yaptı, şu mu böyle yaptı?
Bir kenara bırakıyorum.
Şu an olanla, bir örnekle bunu açıklayabilirim belki biraz daha kendimize kurduğumuz cümleler.
Daha iyi anlayabiliriz birbirimizi diye düşünüyorum.
Aynı cümleleri ya da benzer cümleleri farklı farklı şehirlerde, farklı farklı ülkelerde de olsak kendimize kuruyoruz bence.
Şöyle düşün. Ne zaman üzülsem, ne zaman karar versem, ne zaman bir şey hissetsem, hissetmeye izin versem bir kontrol devreye giriyor değil mi?
Doğru mu hissediyorum? Abartıyor muyum?
Yanılıyor olabilir miyim?
Acaba öyle miydi, böyle miydi?
Yani... Hani bir süre sonra insan kendi iç sesini bile sorgulamaya başlıyor.
Şimdi sana bir sorum var.
En son ne zaman sadece kendin olduğun için rahat hissettin?
Bir şey kanıtlamadan, bir şeyi hak etmeye çalışmadan, sadece var olduğun bir anda.
Bazen böyle arkadaşlarımla konuşurken hani neden bu kadar yorgunsun ya da neden bu kadar yorgunum gibi sorular...
Geliyor. Evet tabii ki yorgunluk var, yoruluyoruz.
Ama yani cevap çok karmaşık değil ya.
Buna çok net bir cevabım var.
Kendin gibi yaşamadığın için.
Vicdanınla uyumlu yaşıyorsan, eğer kendine ihanet etmiyorsan ve sahici kalabiliyorsan zaten içeride birçok şey yerini buluyor.
Ve o yorgunluk bence bununla da ilintili bir şey.
İçinde her şey yerli yerinde olabildiği anlarda o yorgunluk hissini hiç hatırlamıyorum yaşadığımı.
Gerçekten enteresan.
Hayat belirsiz.
Hayatın belirsizliği içinde kendine doğru yönünü kaybetmemek önemli.
Yani bir yere not düşecek olsam şu anda bir imkanım olsa.
Kalem kağıdım yanımda olsa şöyle yazardım.
İnsan en çok dışarıda değil, içeride güvende hissettiğinde gerçekten yaşamaya başlıyor.
Güven, dünyanın bize ne yapmayacağını bilmek değil.
Dünya değişirken, insanların fikirleri değişirken, koşullar değişirken, kendi vicdanımızın yanımızda kalacağını bilmek.
Bugün Türkiye'de güven dediğimiz şey, sadece insanlara duyulan güven değil artık.
Gençler geleceğe güvenmeye çalışıyor.
Yarın alacakları maaşa güvenmeye çalışıyor, alabilirlerse.
Okudukları bölümün bir karşılığı olacağına güvenmeye çalışıyor.
İnsan bir süre sonra ekonominin rakamlarından önce kendi ihtiyaçlarını, İstimallerini kaybetmeye başlıyor.
Bir ev hayal ederken iki kere düşünüyorsun.
Bir ilişkiye başlarken beş kere belki.
Bir çocuk hayal ederken bunu...
Hayal bile edemiyorum burada böyle bir mavi ekran efekti böyle bir cızırtı verebiliriz.
Belki bugün gençlerin en büyük meselesi sadece umutsuzluk değil.
Sürekli belirsizlik içinde yaşamak.
İnsan bazen güvene sahip olduğu için umut etmiyor.
Umut ettiği için güveni ayakta tutuyor.
Ve sanırım bütün hikayenin sonunda güven dediğimiz şey ekonomiden de büyük.
Siyasetten de, şartlardan da.
Bir toplumun gerçek serveti sadece ürettiği para değil, birbirine inanabilen insanlar.
Gençlerinin yarın için heyecan duyabilmesi, güven, Bir toplumun da en görünmez sermayesi.
İnsanlar kurumlara, birbirlerine ve geleceğe bakarken aslında söylenenlere değil, tekrar eden davranışlara bakar.
Bir toplumda verilen sözlerle yaşanan gerçeklik arasındaki mesafe büyüdükçe güven azalır.
Güven azaldıkça insanlar daha çok kontrol etmeye, daha çok şüphe etmeye, daha çok kendini korumaya başlar.
Ve sonunda herkes aynı soruyu sorar.
Söylenen mi gerçek? Yoksa yaşanan mı?
Güven verilen sözlerin değil, tekrar edilen davranışların hafızasıyla oluşur.
İnsan söyleneni değil, tekrar tekrar yaşadığını güvenilir bulur.
Bir toplumda güvenin azalması, insanların birbirini kötü bulmasıyla değil, kurumların öngörülemez hale gelmesiyle başlıyor.
Çünkü güven biraz da yarını tahmin edebilmek.
İnsanların yaşadığı öngörülemezlik duygusunun üzerine düşünüyorum.
Yahu bir sabah uyandığında okudun, üniversite kapatılıyor.
İki gün sonra yeniden açılıyor.
Mesela bilgi üniversitesi.
Açılıp kapanması değil aslında.
Mesele hayatını üzerine kurduğun kurumların ne kadar öngörülebilir olduğu.
Üniversitenin nasıl yönetileceğini, hukukun nasıl işleyeceğini, ekonominin nereye gideceğini, deprem olduğunda neyle karşılaşacağını az çok kestirebilmek, planlarının olabilmesi.
İnsan geleceğini planlarken aslında farkında olmadan bazı varsayımlara yaslanıyor.
Üniversiteye kayıt olurken, bir işe başlarken, bir evin hayalini kurarken ya da bir gün çocuk sahibi olmayı düşünürken.
İçimizde sessizce çalışan bir inanç var.
Yazılı olmayan görünmez sözleşmeler gibi.
Hayatın tamamını tabii ki kontrol edemem.
Ama bazı şeyler yerinde kalacak.
Emek verdiğim şeylerin bir karşılığı olacak.
Bir sabah bambaşka bir şeye dönüşmeyecek.
Kurduğun planlar bir gecede anlamsızlaşmayacak.
İnsan geleceği kesin olarak bildiği için değil, geleceğin tamamen rastgele olmadığına inandığı için yoluna devam edebiliyor.
Geleceği göremediğinde de korkmuyor sadece, yoruluyor.
Bir insanın sabah uyandığında hayatına dair küçük de olsa bir cümle kurabilmesi hala.
Henüz her şey yolunda değil ama yarın için hala bir nedenim var.
Birlikte yaşayabileceğimiz bir yarının hala mümkün olduğuna dair umudumuzla ve belki bütün güven duygusunun özü tam olarak da burada saklı.
Yarının bugünden tamamen kopuk olmayacağına inancımızla yola devam.
Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
