
hayat dediğin şey, risklerle dolu. Her nefesin bir bilinmezliği var ve bazen güzel şeyler de bilinmezlikten geliyor. kaygı hayatın öznesi değil tanığı olmalı. karar verirken ve yaşarken sadece bir gözleyen. ona rağmen ve onunla birlikte kaygınıza göğüs germeyi denediniz mi hiç?
Transkript
Selamlar herkese.
Sebebini bilmediğimiz ama hep hissettiğimiz o şey.
Bazen ya olmazsa diye, bazen ya hep öyle kalırsa diye.
Hiç gitmese de hep ertelenen o duygular.
Kafası sessiz ama içi gürültülü olanlar.
Bilin isterim, yalnız değilsiniz.
Kaygı dedikleri öyle bağıra bağıra değil.
Sessiz sessiz yerleşiyor insana.
Ve biz onu görmezden geldikçe o daha çok içeriden sesleniyor.
Bu bölüm o sesi duyan ama adını koyamayanlar için.
Birlikte biraz duracağız, biraz bakacağız ve belki de ilk kez ona karşı değil, onunla birlikte oturacağız.
Bugün kendine iyi gelmeye çalışan herkes için biraz yer açıyoruz.
Kendine yük olmamak için susan cümlelerimizin varlığını inkar edebilir miyiz?
Onlar başlamaz, bitmez de.
Orada öylece dururlar.
Sanki hayat dediğin şeyin zemline sinmiş bir koku gibi.
Alırsın ama tarif edemezsiniz.
Yapmadığımız, yapmamız gereken ve yapmayacağımız her şeyin içinde kaygı da biraz böyle.
Bir cümle değil, bir ünlem hiç değil.
Bir duraksama, bir nefesin yarısı, bir şey uyucatmış gibi hissettiren ama hiçbir şey olmayan.
Bir yaz gibi, bir dua gibi.
Bazen biri size neden endişelisin diye sorar.
Cevabınız olmaz. Çünkü bu bir neden meselesi değil.
Bir varoluş hali.
Kaygılı olmak değil, kaygıyla var olmak.
Sanki içinden geçen her şey fazla gelirmiş gibi bir kabullenemeyiş.
Bir türlü anlatılamayan o iç ezikliği.
Ben de uzun zaman sustum.
Kaygıya bir cümle bile kuramadım.
Çünkü kaygı anlatılsın istemez.
Sessizce sadece yaşanır.
Bir şey olur da her şey bozulurmuş gibi hissettiren, sanki güzel olan her şey geçiciymiş gibi fısıldayan, geceyi ağırlaştıran o tanıdıktır kaygı.
Çoğumuz onu ilk defa çocukken tanıdık.
Belki ilkokul sıralarındayken, belki sokakta top oynarken.
Benimkini tam hatırlamıyorum ama hatırladığım bir şey var.
Kaygı hiçbir zaman kapıyı çalmadı.
Hep içerisizdi. Kaygı bir ses değil, bir uğultu.
Bazen bir eksiklik gibi, bazen çok fazlalık.
Çoğu zamanda anlam veremediğin bir ağırlık.
Size bir şey olacak gibi hissettiren ama ne olduğunu asla söylemeyen bir yabancı.
Ve en kötüsü kaygı siz mutlu olmaya çalışırken bile yanınızda oturabiliyor.
Gülümsemenizle aynı masada, kahkanızın hemen ardında.
Ya bozulursa diyor, ya biterse.
Bu yüzden kaygı sadece kötü günlerde değil, güzel anlarda da orada.
Çünkü o mutluluğu değil, kaybetme ihtimalini izliyor.
Ve biz ona çok sık inanıyoruz.
Bir gözcü, bir fısıltı, bir bekleyiş.
Kaygı bir mektup yazmaz ama zarflar bırakır.
Bir yere gitmeden önce çantasına beni de koyar.
Konuşmaz. Sadece sustuğumuzda yükselir.
Kaygı bir çiçek değil ama toprağa kazan ilkel.
Bir gölge değil ama ışığın nereye düşmeyeceğini bilen bir pusula.
Bazen yürüyorum çünkü durursam soracak.
Şimdi ne olacak?
Kaygı bir varoluş, bir neden değil.
Bir şimdi.
Benim şimdimde kaygı hep var.
Ama onunla birlikte bir umut da doğuyor bazen.
Belki bu kez olur diyen.
Sizin de tanığınız var mı benim gibi?
Aynı masada mı oturuyorsunuz hala?
Ona çay verdiniz mi?
Susmasını beklemeyin.
Ama onunla birlikte yürümeyi öğrenin.
Çünkü o sizin olmadığınız bir gelecekten gelen korkuyla karışık bir anlam bulanıklığı gibi.
Kaygı bizi hayattan korumaya çalışıyor diyebilir miyiz?
Ama hayat dediğimiz şey risklerle dolu.
Ve her nefesin bir bilinmezliği var.
Bazen güzel şeyler de o bilinmezlikten gelir ya hani.
Kaygı hayatınızın öznesi değil, tanığı olmalı.
Karar verirken ve yaşarken sadece bir gözleyenden ibaret.
Kaygınıza göğüs germeyi denediniz mi hiç?
Kaçmadan, inkar etmeden, sadece fark ederek, ona rağmen ve onunla birlikte.
Hayat sizi en kırılgan yerinden sınadığı zaman o kırılganlık bizi aynı zamanda insan yapan şeydir ya hani.
Belki de kaygı tam olarak insan olduğumuz yerde başlıyor.
Bildiğimizin yetmediği, kontrolün tükendiği yerde.
Sevdiğimiz şeylerin başına bir şey gelmesinden korkarken aslında onları ne kadar çok sevdiğimizi fark ettiğimiz yerde.
Bazı sabahlar uyanmadan önce uyanırım.
Henüz gözlerim kapalı iken bir şey ağırdır içimde.
Tam tarif edemem ama bilirim.
Kaygo. Adını koymadan tanırım onu.
Uzaktan değil, çok yakında.
Bir şey olacakmış gibi hissettiren ama ne olacağını asla söylemeyen o bulanıklık.
Bazen küçük bir ses.
Bazen dev bir gölge.
Bazen hiçbir şey ama hep orada.
Beni tanıyor.
Nerede durduğumu, nereye kaçtığımı, hangi kelimede takılıp kaldığımı biliyor.
Beni izliyor, durduruyor.
Beni korumaya çalışıyor, sanırım.
Ve umarım artık.
O yüzden ona kızmıyorum.
Ama ona teslim de olmuyorum.
Çünkü kaygı sadece tanık.
Bazen çok konuşan bir tanık.
Bazen sustuğunda daha da çok konuşan.
Ama ben hala buradayım.
O her şeye tanık olurken ben hala yaşıyorum.
Korksam da, yavaşlasam da, bazen yere düşsem de.
Kendinize bile söyleyemediğiniz bazı cümleleri onunla birlikte düşünüyorsunuz.
Mutlu muyum?
Yoksa sadece alıştım mı?
Bu hayat gerçekten benim istediğim mi?
Ne zaman kendim olmaktan vazgeçtim?
Kaygı sadece gelecekten korkmak değil.
Bazen geçmişte takıl kalmak.
Bazen şu anda bile olamamak.
Bazen gün ışığı varken bile içinin kararması.
Nefes aldığını bilmek.
Ama nefesin içinde kaybolmak.
Ve en çok da yalnız hissetmek.
Çünkü kimse görmüyor o anı.
Senin içinde ne koptuğunu, hangi cümlenin seni sarçtığını, hangi gecede bölündüğünü kimse bilmiyor.
Ama siz biliyorsunuz.
Ve bu tanıklık sizi daha güçlü yapabiliyor.
Kırıldığınız yer ışığın girdiği yer olabilir.
Bunu söyleyen biri olarak değil, yaşayan biri olarak söylüyorum.
Kaygı geçmiyor belki ama siz değişiyorsunuz ve bazen o değişim kaygının bile şaşırdığı bir büyüme oluyor.
Şimdi durup kendimize şunu sormalı.
Şu an ne hissediyorum?
Cevap kırık dökük olabilir, tam olmayabilir.
Sadece hissettiğimiz gerçek olur.
Çünkü ne hissediyorsak bizimle konuşmak isteyen bir yanımıza kulak veriyoruz.
Kendimizi susturmayalım.
Hayat bizim sesimizle tamamlanacak.
Başka kimse sizin yerinizi dolduramayacak.
Yapmadıklarımız için üzülmek doğal.
Ta ki o üzgün hal bizi felç edene kadar.
Yapmayacağımız şeyler var.
Herkese yetişmeyeceksiniz.
Her şeyi toparlamayacaksınız.
Kendinizi unutarak yaşamayacaksınız.
Burada kaygı yine sahneye çıkıyor.
Diyor ki emin misin?
Yapmazsan eksik kalmaz mı?
Ve yanlış bir şey seçti ki sen.
Ama şunu unutmamak gerek.
Her şeyi yapamazsınız.
Ve bu bir başarısızlık değil.
Bu insan olmak.
Bu gerçek olmak.
Bir durup derin bir nefesin şu soruyla izin sürmeli.
Yapmadıklarımın yasını mı tutuyorum?
Yoksa hala kendime yetişmeye mi çalışıyorum?
Bir cevap bulamayabilirsiniz hemen.
Ama soru bazen cevaptan daha çok açar içimizi.
Ve belki o iç açıklığında...
Yapacaklarınızı daha net görürsünüz.
Yapmayacaklarınızı da onları da affedersiniz.
Ve sonra bir daha hatırlarsınız o cümleyi.
Yapmadığımız, yapmamız gereken ve yapmayacağımız her şey için.
Bir ağırlık değil artık.
Bir kabul, samimi bir mesafe.
Bu sabah yine erkenden uyandım.
Uykum bittiği için değil.
Bedenimle ruhum arasında şöyle sessiz bir mesafe belirince.
İçimde hafif çıtırtılar duyulmaya başladı.
Bir yerlerden tanıdık bu ses.
Kırılmanın sesi gibi ama çoktan kırılmış bir şeyin kalıntısı.
Kaygı gelmiş yine.
Kapıdan girmiyor.
Zaten kapıda yok.
Bu bir misafirlik de değil.
O burayı çoktan evi bellemiş.
Bazen mutfakta, bazen yastığımın kenarında.
Benimle yaşıyor.
Sessiz. Sabırlı.
Israrcı. Ve garip bir şekilde sevgiye benzeyen bir tarafı var.
Çünkü size kıyamadığı için sizi dünün ihtimaliyle bugün de tutmaya çalışıyor.
Yani sizi yaşatmıyor ama kaybetmemeye çalışıyor.
Kaygının sanık olduğu hayat tam olarak böyle bir şey.
Ne tamamen sizin ne de tamamen ondan ibaret.
Ama ortak ama iç içe.
Bu sesi susturmak için bazen yazı yazıyoruz.
Bazen kendimizi 3 gün boyunca bir dizinin içine gömüyoruz.
Ama o ses hep orada kalıyor.
Hep bir yere varmaya çalışıyoruz.
Ama varmamız gereken yer belki de burası.
Bu an.
Bu huzursuzluk bile bizim.
Ve belki de kendimizi en çok buradan sevmeyi öğreneceğiz.
Kaygı hayata tanık olunca sanık kim olur?
Bir sessiz oturuşun ortasına bırakılmış çok bir cümle bu.
Kaygı hayata tanık olur, sessizce izler, neşeyi not eder, kayıpları ezberler.
Her ihtimali yaşar bir köşeye, her ihtimali yazar bir köşeye.
Hiç konuşmaz ama hep oradadır.
Her ihtimali yazar bir köşeye, hiç konuşmadan ama hep orada.
Sanık belki biziz.
Çünkü bir türlü mutlu olamadık ya.
Huzuru fazla bulunca geri çekildik ya.
Bir şeyler güzel giderken kesin bozulacak dedik ya.
Kendimizi suçüstü yakaladık.
Belki de sanık zaman.
Yetişemediğimiz her an için.
Geç kalınmış sevgi.
Yarım bırakılmış cesaret.
Susulmuş bir özür için.
Belki sistemdir sanık.
Hep daha fazlasını isteyen.
Dinlenmeyi zayıflık sayan.
kendine dönmeyi lüks gören bir düzen.
Belki sistemdir sanık.
Hep daha fazlasını isteyen, dinlenmeyi zayıflık sayan, kendine dönmeyi lüks gören bir düzen.
Ama en çok da sanık hep o içimizdeki ses olur.
Hani şu kendine en çok yüklenen, yapmadığı her şey için kendini yargılayan, yetmediğini düşünen, başka biri olsaydım daha iyi olurdu diyen.
O ses bazen kendi içinde kendini yargılayan mahkemenin hakimi de olur.
Kaygının tanıklığını suçlamaya çevirir.
Ama durup bir sormalı kendimize.
Gerçekten suçlu muyum yoksa sadece insan mıyım?
Çünkü çoğu zaman suç yoktur.
Sadece korku vardır.
Bir şeyleri eksik bırakmaktan, fazla olmaktan, sevilmemekten ya da kaybetmekten korkmak.
Ve kaygı bunların hepsini bilir.
Tanıklığını hep korkunun üstüne kurar.
Suçlamak için değil, anlamak için.
Belki de artık suçlu aramayı bırakmalı.
Tanıklığı dinlemeli.
Ama yargılamamalı.
Siz kendi hayatınızda tanık mısınız, sanık mı?
Yoksa hala yangın yeri bir yargının ortasında mı duruyorsunuz kendinizi savunmadan?
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
