
hayatın seni bir türlü götürmediği o liman, belki de batmaktan kurtulacağın kıyıydı.
Transkript
Herkese selam. Bazen bir şeyi tam olarak yaşarken değil, yaşanıp bittikten sonra fark ediyoruz.
Bir bakıyoruz, gülmemişiz ama içimizde her şey ağlıyormuş.
Bir yere gitmişiz ama kalmak istemişiz aslında.
Bir şeyi kabul etmişiz ama kalbimiz suspus olmuş.
Ve sonra zaman geçiyor.
Biz hala yürüyoruz, konuşuyoruz, kararlar alıyoruz.
Ama bir yanımız...
Bambaşka bir yerde kalmış.
Nerede okuduğumu bir türlü hatırlayamadığım bir cümle aklımın iplerinden tuttu beni bırakmıyor.
Fevkalade zaferlerim olmayabilir.
Fakat içinden sağ çıkmayı başardığım yenilgilerimle sizi şaşırtabilirim.
Kaybetmek ne kadar kolay bir kelime.
Ama içimizde açtığı boşluklar öyle kolay kapanmıyor.
Bazen bir aşk gidiyor içimizden.
Bazen çocukken susmak zorunda kaldığımız bir anı büyüyüp gelip oturuyor yanımıza.
Bazen bir dostluk çöküyor.
Bazen kendimize verdiğimiz bir söz.
İnsan en çok kendini kaybedince anlıyor.
Zafer birilerini geçmek değilmiş.
Kendi elinden tutup yeniden yürütmekmiş.
Ben de yürümeyi öğrendim.
Önce dizlerimin üstüne çökerek.
Bir gün uzun bir gecenin sabahında Kalkıp aynaya baktığınızda gözleri uykusuz, kalbi darmadağın biri karşınıza çıkmış
olabilir. Hiç oldu mu bu?
İnsan kendine sarılmayı da zamanla öğreniyor.
Kendini anlamaya razı olmayı da.
İlk başta elleri titriyor.
Bunu hak ediyor muyum diye fısıldıyor kendine ve fark ediyor.
O kadar çok yeri kırık ki, o kadar yara bereği içinde ki.
Kendine sarılmazsa iyice dağılacak.
İşte orada başlıyor iyileşme.
Yara hala oradayken onunla birlikte yol alabilmekte.
Marcus Aurelius'un Kendime Düşünceler adlı kitabında şöyle bir cümle var.
İnsan dışarıdan gelen darbelerle değil, kendi içindeki yargılarla yıkılır.
Bu ne demek peki?
Bu başımıza ne geldiği değil, ona nasıl baktığımızla ilgili bir tanımlama.
Gibi mi? Bizi tanımlayan ona nasıl baktığımız.
Bu ne demek peki?
Bu başımıza ne geldiği değil.
Bizi tanımlayan ona nasıl baktığımız gibi.
Yani gerçek acı bir olayda değil.
Onun hakkında kurduğumuz cümleler de gizli.
Başaramadığımız dediğimizde acı başlıyor.
Ama bu da benim yolumdu.
diyebildiğinizde içinden çıkamayacağınızı sandığınız karanlık bile size ait bir sığınağa dönüşüyor.
Kendimizle gerçekleştiremediğimiz o büyük hayalin arasında bir mesafe olabilir.
Ama oraya yürürken kırılan dizleriniz, çatlayan kalbiniz, vazgeçmemeyi öğrendiğiniz geceler var ya işte onlar gerçek zaferleriniz.
Zafer her zaman ışıklı sahnelerde, Alkışlar da gizli değil.
Bazen kimsenin bilmediği bir gecede kendini öldürmemektir Zafer.
Devam etmek.
Belki yavaş, belki daha derin.
Sabah uyandığınızda bu günü yeniden yaşayabilecek misin diye sorsanız kendinize nasıl olur?
Çünkü ona göre her gün kendinizle bir barış anlaşması yapma fırsatı.
Ve bazen bu anlaşmayı imzalamak hayatın en büyük başarısı.
Eğer bu sesi duyan kişilerden biriyseniz ve eğer bazı hayallerinizin artık ulaşılmaz olduğunu düşünüyorsanız şunu bilmekte fayda var.
Yaşadığınız yenilgi bir son değil.
O başka bir siz için bir kapı.
Hayatın sizi bir türlü götürmediği o liman.
Belki de batmaktan kurtulacağınız kıyı.
Eğer bir şey senin kontrolünde değilse seni ilgilendirmez.
Ama düşüncelerin, seçimlerin, duruşun.
İşte onlar senin toprakların.
Bize düşen bu topraklara sahip çıkmak.
Kaybettiklerimizle değil, içinden çıktığımız tufanlarla gurur duymak.
Bir başarı hikayesi yazmasak da olur.
Ama yıkıldın ve şimdi yeniden kalktın demesek olmaz.
Stoğacıların öğretisinde de bunu sıkça görüyoruz.
Hayat bize söz verdiği gibi değil olduğu gibi geliyor.
Ve önemli olan o hayatla nasıl yüzleşebildiğimiz oluyor.
Bizim zaferimiz ve belki de en büyük yüzleşmemiz kendi gölgemize bakıp birlikte sendelemek.
Ve sonunda kimsenin alkışlamadığı bir odada bile kendimize gölgelerimize sarılabilmek.
İnsan başına gelenlerle değil onunla ne yaptığıyla ölçülüyor ya hani.
Siz ne yaptınız bugün?
İçinden sağ çıktığınız hangi yenilginize teşekkür ettiniz?
Sadakat kelimesi genellikle başka birine duyulan bağlılıkla ilişkilendiriliyor.
Oysa en zor olanı kendine sadık kalmak.
Çünkü kendin olmak çoğu zaman kendi aleyhine kararlar almaktan geçiyor.
İnsan içinden geçenin değil dışarıdan beklenenin peşine düşüyor ve...
Bu ilk ihaneti başlatıyor.
Peki neden böyle?
Neden bir iç sesimiz varmış gibi hissederken başka bir tarafımız hep onu susturmaya çalışıyor?
İnsanın kendisiyle ilişkisi asla tek sesli değil.
Bir koro gibi. Çünkü biz başkalarının arzularının içimize yerleştiği varlıklarız.
Başka bir deyişle kendimize ait sandığımız birçok arzu aslında bir başkasının bizim adımıza kurduğu hayaller.
Belki bir annenin suskunluğu, bir babanın hayal kırıklığı, öğretmenin övgüsü, bir sevgilinin bakışı.
Bunlar sadece dış deneyimler değil, zamanla içselleşen duygular.
Ve biz kendi içimizde başkalarının yankılarına kulak vermeye çok meyilliyiz.
Bu yüzden kendine sadakat bir hafıza meselesi.
Kimdiniz siz?
Ne olmak istediniz?
Ve ne zaman ilk defa sustunuz kendinizden yana?
Bu genellikle çocuklukta başlıyor.
Çocuk koşulsuz sevgiye değil, koşullu kabul görmeye alışıyor.
Bunu yaparsan sevilirsin, böyle davranırsan aferin alırsın.
Bu cümleler dışarıdan basit görünür ama içeride derin bir kırılma yaratır.
Çocuk kendisi olmaya değil, kendini susturmaya teşvik edilir.
Ve sonra zaman geçiyor, yetişkin oluyoruz ama o çocuk hala içeride bir yerlerde susuyor.
Ve biz kendimize sadık kalamamanın suçluğunu değil, genellikle farkında bile olmadığımız o eski alışkanlığı yaşıyoruz.
Kendinden vazgeçmeyi bir hayatta kalma stratejisi olarak öğreniyoruz çünkü.
Adam Phillips'in dediği gibi insanlar arzularından çok arzularının yitimiyle başa çıkmanın yollarını öğrenir.
Çocukluk bu türden hikayelerin ilk yazıldığı yer olduğu için orada genellikle biri bizi bir şeye dönüştürüyor.
Sonra hayat bu dönüşümün yalanını yavaş yavaş ortaya çıkarıyor.
Yani büyümek aynı zamanda o eski arzuların yası oluyor.
Ve olamadığımız kendimize bakarken fark ediyoruz ki ve olamadığınız kendinize bakarken fark edersiniz.
Siz aslında hep başka birinin rüyasıydınız.
İşte bu noktada bir karar anı geliyor.
Kendi yasanızı mı tutacaksınız yoksa onunla birlikte yaşamayı mı öğreneceksiniz?
Kendimize sorduğumuz sorulara ve cevaplara ne kadar sadık olabiliyoruz?
Dürüst yanıtlar verebiliyoruz?
Bugün ne istiyorum?
Bugün kendimden neyi saklıyorum?
Aklın ipleri daha da sıkı tutunuyor şimdi.
Sadakat bir bağlılık biçimi değil yalnızca, bir cesaret biçimi.
Birinin beklentisine uymamak çoğu zaman hayal kırıklığı yaratıyor ve insanlar hayal kırıklığına uğramamak adına kendi arzularını gömüyor.
Çünkü bazen de sadakat istemediğin şeyleri kabul etmemeyi öğrenmek.
Bazense istediğiniz şeylerin sizi kimlerden uzaklaştıracağını göze alabilmek.
Yani sadakat bir bakıma bir yalnızlık biçimi ve çoğu zaman yalnız kalmamak için Kendi arzularımızı terk ediyoruz.
Şunu itiraf etmek gerek.
Kendimize sadık kalmak rahatlatıcı bir duygu değil.
Bizi riskin, çatışmanın, reddedilmenin eşiğine getiriyor.
Ama aynı zamanda içsel bütünlüğümüzün de tek yolu.
Çünkü ancak kendimize sadık kaldığımızda içimizdeki çelişki azalıyor.
Kendimizle ilgili hikayemiz genellikle başlamadan sona eren bir hayatın hikayesi.
Yani kim olabilirdik sorusu kim olduk sorusundan çok daha uzun süre bizimle kalıyor.
Hayat bazen hayalinizi kurduğunuz kişinin yavaş yavaş öldüğünü görmek.
İnsan bu yaştan sonra gerçekleştiremediği kendinin de yasını tutuyor.
Bu yası özel yapan ise şu.
Kimse o kişinin varlığını bilmiyor.
Belki sadece bir çift gözle parlayan ihtimal.
Belki bir sabah koşusuydu.
Hiç kalkamadığınız, belki hiç gönderilmemiş bir mektup, hiç yaşanmamış bir aşk ve belki de sadece daha çok kendiniz olmaya cesaret edememiş bir siz.
Psikanaliz bu yasları dinliyor çünkü arzularımız bastırdığımız ama asla unutmayan gölgelerimiz.
Ve her yenilgi bir arzunun mezar taşı gibi.
Ama şunu da unutmamak gerek.
Bazen bir şeyin olmaması, Bambaşka bir olasılığın açılması.
Bazen bir zafer başka bir yenilgiyi gölgeliyor.
Ve bazen yenilgi arzunun gerçek yüzünü görmek oluyor.
Şunu sorabiliriz kendimize.
Ben neden o kişi olmak istedim?
Neyin telafisiydi o senaryo?
Neyin yara bandıydı?
Kim beni kendimin başka bir versiyonuna bu kadar inandırdı?
İnsanlar yalnızca arzularını değil.
Aynı zamanda arzularının yıkımını da ister.
Çünkü arzu vaat ettiği şeyi nadiren veriyor ve onun yıkımı bizi artık arzulamaya mecbur bırakmıyor.
Bu da kırık ama hakiki bir özgürlük.
Belki de kendi içinden sağ çıkabildiğimiz yenilgiler bizi artık daha az yalan söyleyen birine dönüştürüyor bizi.
Zafer değil bu ama artık sahte umutlara ihtiyaç duymayan bir yaşam tarzı.
Çünkü insan bazen kendi içindeki başarısızlığı yaşanabilir kılmak için değil de onunla birlikte yaşamayı öğrenmek için kendine şefkat duyuyor.
Ve belki en çok orada yenilginin orçasında kendinize dair en dürüst cümleyi kurabilirsiniz.
Bu olmadı ama ben buradayım.
Ve belki artık olduğum kişiye yer açabilirim.
İnsan en çok ne zaman terk eder kendisini biliyor musunuz?
Bence sevilmek için susması gerektiğini sandığında, anlaşılmak için kendini küçülttüğünde, yanında kalmasını istediği biri sen böyle olma dediğinde ve siz
gerçekten öyle olduğunuz halinizi kenara koyup onun kalmasını seçtiğinizde.
Bu bir anda olan bir şey değil.
Yavaş yavaş oluyor.
İlk başta çok basit zaten.
Bunu da görmezden geleyim.
Bu da geçer diyoruz.
Zaten ben de çok alınganım galiba.
Ne kadar gidebiliyor bu?
Kendini terk etmek çoğu zaman bir hayatta kalma biçimi aslında.
Çünkü bazı ortamlar, bazı insanlar, bazı sistemler sizin kendiniz olmanızı tehlikeli hale getiriyor.
O yüzden biz önce içgüdüsel olarak kendimizi saklıyoruz.
Sonra sakladığımız şeyi zamanla unutuyoruz.
Bu bir nevi içsel göç.
Kendinden uzaklaşma.
Ve bazen geri dönmek istediğimizde artık o yer tanıdık gelmiyor.
Sanki çocukluğunuzun geçtiği o eski evi hatırlamak gibi.
Orada yaşamışsınızdır bakça zamanında ama artık kimin yaşadığı bile belli değildir.
Bir süredir sıktıkta şunu düşünüyorum.
İnsan kendine ne zaman sadık kalmaz?
Cevap çok net değil ama biliyorum.
Birisi bizi sevdiğinde ama sevdiği kişi biz değilsek.
Ona o kişiyi vermeye başlarız.
Yani sahte bir ben üretiriz.
Ve sonra herkes o kişiye hayran olur.
Peki ya gerçek biz?
İnsan arzularından çok arzularının reddedilmesinden öğrendiklerine güveniyor.
Çünkü çocukluğumuzda neyin kabul edildiğini, neyin sevilmediğini öğrendik önce.
Kendimizi değil.
Onların görmek istediğini yaşadık ve sonra büyüdük ama hala kendimizi terk etmekten vazgeçemedik.
Çözüm ne peki?
Nasıl başlıyor insan yeniden kendine dönmeye?
İşte bu zor kısım.
Çünkü önce terk ettiğimizi kabul etmemiz gerekiyor ve bu oldukça acıtıyor.
Kendine ihanet ettiğini fark etmek.
Kendi ellerimizle susturduğumuz çocukluğumuzu görmek.
Bir zamanlar sırf orada kalabilmek için kendinden vazgeçtiğini fark etmek.
Bu nasıl bir yüzleşme?
İnsan en çok kendini terk ettiğinde yoruluyormuş.
Çünkü başka biri gibi yaşamak insanın bütün enerjisini emiyor.
Ama kendine döndüğünde o yorgunluk yerini yavaş yavaş hafiflemeye bırakıyor.
O podcast'ı dinliyorsanız belki içinizde bir yer hala sizi çağırıyordur.
Ve belki artık zamanı gelmiştir kendinize dönmenin.
Kendinizden taraf olmanın.
Ve o terk ettiğinizi yeniden sahiplenmenin.
Şimdi bir düşünün.
Bugün kime sadıksınız?
Kime göre şekillendiniz?
Ve kendinize ne kadar yer kaldı o şeklin içinde?
Kendine sadık kalmak kendine dönebilmekle başlıyor.
Ve belki bugün sadece bir adım atarsınız oyuna.
Kendinizle yeniden tanışmak için.
Kendinizden küçük bir özür dilemek için.
Ve belki artık kendinizden taraf olmak için.
Kendinize çok iyi bakın.
Kendinizden taraf olmaktan asla vazgeçmeyin.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
