
Hayatını değiştirebilecek bir şeyi neden sürekli erteliyorsun?
Belki ertelenen şey; reddedilme korkusu, yetersizlik hissi ya da hayatının gerçekten değişme ihtimalidir. Bu bölümde ertelemenin tembellikle değil, duygularla ilişkisini konuşuyoruz. Timothy Pychyl'in araştırmalarından Viktor Frankl'a, Heidegger'den Adam Phillips'e uzanan bir yolculukta şu sorunun peşine düşüyoruz: "Neden kendi hayatımızı beklemeye alıyoruz?"
Bu bölüm, "sonra yaparım" dediğin şeylerle arandaki görünmez mesafeye dair.
Belki de yeni bir hayatın başlangıcı, ertelenmeyen tek bir adım kadar yakındır.
Transkript
Hayatını değiştirebilecek bir şeyi neden sürekli erteliyorsun?
Gerçekten beraber düşünelim bunu.
Neden yapmıyorsun? Seni özgürleştirecek...
Bir konuşmayı, başvurman gereken işi, bitirmen gereken projeyi, gitmen gereken belki bir terapist randevusunu, yapmak istediğin o yolculuğu, belki hayatının yönünü değiştirecek
o ilk adımı neden bekletiyorsun?
Bugün biraz ertelemekten konuşalım istiyorum ama böyle ajanda tutarak önceliklerinizi belirleyin bıdı bıdı demeden, verimlilik gurularından da biri olmadan, daha insani
bir yerden. Bence bu çağın en görünmez yorgunluklarından biri bu ve uzun uzun konuşmak istediğim bir konu olduğu için hem bu hafta hem önümüzdeki hafta iki bölüme ayırdığımız
uzun bir kayıt oldu.
Bu hafta daha çok ertelemenin psikolojisinden konuşurken önümüzdeki hafta yaratıcı erteleme nedir ve erteleme hem bilişsel hem de davranışsal olarak nasıl
çözümlenebilir? Ertelememenin bir yolu var mı?
Yolları neler?
Var bu arada. Söyleyeyim şimdiden spoiler olsun.
Onları konuşacağımız böyle iki haftaya yaydığımız bir konu oldu.
Şimdiden keyifli dinlemeler.
Hadi başlayalım. Gece saat 23.47.
Bilgisayar açık. Yarın teslim edilmesi gereken bir sunum var.
Masanın üzerine yarısı içilmiş bir kahve duruyor.
Aslında ne yapman gerektiğini biliyorsun.
Dosya da açık. Başlamak için gereken her şey hazır.
Ama sen o dosyayı, sunumu, her neyse artık elindeki iş, onu hazırlamak yerine mutfağa gidiyorsun.
Dolabı açıyorsun. Aç değilsin.
Sonra telefonu eline alıyorsun.
Hop bir bildirim, bir video, bir mesaj.
Aman bir video daha.
Ve bir saat geçiyor.
Sonra birden o tanıdık duygu geliyor.
Ah neymiş o? Suçluluk.
Kendine kızıyorsun işte ben neden böyleyim?
Neden son dakikaya bırakıyorum?
Neden herkes yapabiliyor da ben yapamıyorum?
Hani belli bir herkes sanki program dahilinde robot değiliz ya sonuçta.
Yine bir kıyaslama giriyor devreye.
Belki de tabii ki asıl soru bunlar değil.
Soru en başında sorduğum.
Hayatını değiştirebilecek bir şeyi neden sürekli erteliyorsun?
Değiştirmeyecek hayatını tabii ki de.
Ana konumuz bu. Çoğumuz ertelemeyi yanlış anlıyoruz.
Bize yıllarca bunun tembellik olduğu söylenmiş olabilir.
Disiplinsizlik denmiş olabilir.
İrade eksikliği olduğu söylendi belki.
Ama psikoloji bize bambaşka bir şey anlatıyor.
Erteleme çoğu zaman tembellik değil, kendinle kurduğun ilişkinin sonucu.
Takvimle ilgili değil, insanın kendi içindeki zamanla kurduğu ilişkiyle ilgili.
Çünkü bazen insan yalnızca bir işi ertelemez, bir yüzleşmeyi erteler, bir ihtimali, bir dönüşümü, hatta kendi hayatını bile erteler.
Amerikalı psikolog Timothy Pickle erteleme üzerine yıllardır çalışan isimlerden biri.
Carleton Üniversitesi Psikoloji Bölümünden emekli bir akademisyen ve araştırmacı.
20 yılı aşkın bir süre boyunca erteleme yani procrastination psikolojisi üzerine çalışmış ve insanların işlerini neden son dakikaya bıraktıklarını anlamaya odaklanmış
biri. Yumurta kapıya dayanınca diye bir söz vardır ya hani.
Evet onu hepimiz biliyoruz.
Şimdi o yumurtaları bir konuşalım bakalım.
Çok çarpıcı bir şey söylüyor Timothy Picklebey.
Diyor ki, erteleme bir zaman yönetimi problemi değil, bir duygu düzenleme problemi.
Şimdi burada duygu düzenleme nedir yahu diyecek olursan, stresle başa çıkma.
Çok bir şey değil yani.
Hepimizin hayatının merkezinde olan bir stres faktörü var ya.
Tamamen ondan bahsediyor ve ertelemeyi duygu düzenlemesi açısından ele aldığımızda düşünmenin bir yolu görevin kendisinden kaçınmadığımızı o görevle ilişkili olumsuz
duygulardan kaçındığımızı anlamaktan bahsediyor diyebiliriz.
Bu sebeple erteleme özellikle olumsuz duygularımızı etkili bir şekilde yönetme konusunda eğer fazla deneyimimiz yoksa veya hayatımızda başka birçok stres faktörü
varsa bu sebeple gerçekten tatsız.
stresli, sinir bozucu veya senin için çok fazla endişe yaratan bir görevle başa çıkmak için içsel kaynaklarını yetersiz kılıyorsa bu olumsuz ruh hali ve olumsuz duygularla başa
çıkmanın bir yolu haline geliyor.
Çok uzun bir cümle kurdum.
Umarım başı ve sonu tutuyordur.
Bir daha bunları anlatamayacağım.
Yani ben bu cümleyi ilk duyduğumda şunu fark ettim.
Gerçekten de ertelenen şey çoğu zaman işin kendisi değil.
O işin içimizde uyandırdığı duygu.
Örnek veriyorum işte bir maili ertelemiyorsun aslında.
Bir yetersiz hissetme ihtimalini ertelemiş oluyorsun.
Ya da bir konuşma değil ertelenen.
Belki bir reddedilme korkusu.
Bir proje değil. Ya yaparsam ve yine de yeterli olmazsa vesvesesi.
İnsan bazen zamanı yönetemediği için değil.
Kaygıyı yönetemediği için erteliyor.
Ve bu Pickle'cığımız dediğimiz.
Yani adam kaç yaşında acaba?
Bir dakika bakacağım.
Kılcığım oldu birden.
Timothy Pickle.
Ne yazamadım? Kaç yaşında?
Bakalım. Ay lütfen ölmüş çıkmasın.
Yani kesin bir veri yok bence burada.
Bakalım. Beni saçma sapan bir web sitesine yönlendiriyor.
Bir röportajında 58 yaşında olduğunu söylemiş.
Ama bu röportajı kaç yılında vermiş?
acaba? Neyse biz yine saygıda kusur etmeyelim.
Timothy Pickle diyelim.
Tamam. Timothy Pickle erteleme ve gecikme arasındaki ayrımı yapmak için sık sık şu cümleyi kullanıyormuş.
Erteleme bir gecikme biçimi.
Bu yüzden tüm ertelemeler gecikmedir.
Ancak tüm gecikmeler erteleme değildir.
Burada beynimizin içinde çok ilginç bir mücadele var.
Bir tarafta limbik sistem var.
Limbik sistem neydi? Beynin daha eski tarafı.
Daha böyle duygusal, koruyucu, ilkel diyebileceğimiz, tehlikeye karşı hassas ve acıdan kaçmak isteyen tarafı.
Diğer tarafta ise prefrontal korteksimiz var.
Yani plan yapan taraf.
Uzun vadeyi düşünen, gelecekteki hayatımız için yatırım yapan taraf.
Ve kararteleme anında küçük bir münazara yaşanıyor beynin içinde.
Şöyle, prefrontal korteks diyor ki, bu sunumu hazırlarsak yarın rahat edeceğiz.
Ama limbik sistem duruyor mu?
Şu an stres hissediyoruz.
Biraz Instagram'a bakalım.
Yok yok bir kahve daha içelim.
Yarın daha motive oluruz.
Daha iyi şekilde yaparız diyor.
Ve çoğu zaman kısa vadeli bu rahatlama limbik sistem kazanıyor.
Çünkü beynimiz gelecekteki başarı için değil şu anki tehdidi azaltma üstüne evrimleşti.
İşte bu yüzden erteleme bize bu geçici rahatlamayı sunuyor.
Sorun şu ki bu rahatlama...
Çok kısa sürüyor. Ve hemen ardından suçlulukla beraber daha büyük bir kaygı geliyor.
Hop sonra yeniden bir erteleme.
Yani bir lupa giriyorsun gibi düşünebilirsin.
Görünmez bir döngü.
Kaygı, erteleme, rahatlama, suçluluk, daha büyük kaygı, daha büyük erteleme.
Milyonlarca insan şu anda bu döngünün içinde yaşıyor.
Ve bu rahatlamanın arkasında bilin bakalım ne var?
Dopamin. Dopamini çoğu insan mutluluk hormonu sanıyor ama işler tam olarak öyle değil.
Biz de hani bundan kaç bölüm önce acaba dopaminle ilgili baya bir açıklama yapmıştım ama hangi bölüm olduğunu hatırlamıyorum.
Ama ara ara bölümlerde dopamini hep konuşuyoruz.
Belki sadece haz ve mutluluk üstüne bir bölüm yapmalıyız dopamini daha iyi anlamak için.
Eğer dinlerim derseniz yorumlara yazabilirsiniz bunu.
Çünkü henüz planımda böyle bir bölüm yapmak yok ama planı alabilirim.
Yani şöyle kısaca özetlemek istersek ki istiyoruz.
Dopamini çoğu insan mutluluk hormonu sanıyor ama daha çok beklenti, ödül ve motivasyon sistemiyle ilgili desem çok yanlış demiş olmam.
Mesela... Bir örnek vererek açıklayabilirim şunu.
Zor bir işe başlayacaksın.
Beyin çaba ve belirsizlik görüyor.
Ama telefonu açtığında anlık bir ödül geliyor.
Ne bu anlık ödüller?
İşte belki kısa videolar, mesajlar, bildirimler, yeni yeni içerikler.
Yani bunları küçük küçük dopamin patlamaları diyebilirsin.
Ve beynin şunu öğreniyor.
Gerçek hayat zor, dijital kaçış daha kolay.
Böylece insan üretmek yerine oyalanmaya başlıyor.
Bunu sürekli besliyor.
Filozof Martin Heidegger insanın zamanı sadece saatlerle değil varoluşuyla deneyimlediğini söylüyor.
Yani... Mesele takvim değil aslında.
İnsan yaşadığı zamanı anlamlı hissedemediğinde kopuş başlıyor.
O yüzden bazen insan hiçbir şey yapmadan saatler geçiriyor ama yorgun uyanıyor.
Çünkü ruhsal olarak dağılmış hissediyor.
Belki uykusunda bile problem yaşıyor olabilir.
Yani kaliteli bir uyku çok mümkün olmuyor bu insanlarda.
bir problem de ortaya çıkıyor bu modern dünyada.
Ne bu? Seçenek fazlalığı tabii ki.
Eskiye baktığımız zaman insanların hayatının daha sınırlı olduğunu ama şimdi ise sonsuz ihtimal içerisinde yaşadığımızı biliyoruz.
Ama bu kulağa özgürlük gibi gelse de insanı felç eden bir şey.
Çünkü her seçim başka bir hayatı kaçırmak anlamına geliyor.
İçin ilginç bir tarafı da şu.
Bazı insanlar başarısız olmaktan korktukları için erteliyor.
Bazıları ise başarılı olmaktan korktukları için.
Şimdi bu kulağa tuhaf gelebilir ama bir düşünelim.
Hayatının gerçekten değişmesi ne demek?
Yani hayatın değiştiğinde ne oluyor?
İyi yönde değiştiğinde diyeyim.
Daha görünür olabilirsin.
Daha fazla sorumluluk alman gerekebilir.
Konfor alanından çıkmak.
Yeni bir kimliğe dönüşmek belki.
Yani başarı dediğimiz...
Sadece ödül getiren bir şey değil.
Aynı zamanda değişim getiriyor.
Ve insan zihni değişimden hiçbir zaman hoşlanmıyor.
Bu yüzden de ilerlemek yalnızca kazanmak değil.
Dönüşmek anlamına geliyor.
Ve dönüşüm bilinmez olduğu için çoğu zaman korkutucu bir hal oluyor.
Şimdi başarı dedik, başarısızlık dedik, erteleme üstünde konuşurken hikayeye bambaşka bir karakter açacağım.
O da mükemmelliyetçilik.
Ama mükemmelliyetçilik çoğu insanın düşündüğü gibi bir şey değil.
Yani yüksek standartlar değil.
Derinlerde çoğu zaman şu korku yatıyor.
Eğer kusursuz olmazsam sevilmem.
Eğer yeterince iyi olmazsam değerli olmam.
Bu yüzden insan bazen kötü bir şey yapmaktan çok korkuyor ve hiç başlamamayı seçiyor.
Bir ressam düşün boş tuval karşısında öyle saatlerce oturuyor.
İlk fırça darbesini atamıyor.
Çünkü kötü bir resim yapmak yalnızca kötü bir resim yapmak değil.
Kendisinin yetersiz olduğun hissinin tetiklenmesi anlamına geliyor onun için.
Filozof Sören Kierkegaard kaygıyı özgürlüğün baş dönmesi diye tanımlamış.
Ne kadar çarpıcı bir cümle değil mi?
Özgürlüğün baş dönmesi.
Şimdi bazen insanlar seçenekleri olduğu için rahatlamıyor.
Seçenek fazlalığı olduğundan.
Bahsettim biraz önce.
Burada biraz daha açmam gerektiğini düşünüyorum.
Yani şöyle seçenek çok fazla olunca işler nasıl tersine dönüyor?
Hangi işi seçmeliyim?
Ya da yanlış kişi ise ya başka bir hayat mümkünse ve insan bunların kararını veremedikçe de ertelemeye eğilimi artıyor.
Yani eskiden bence baktığımız zaman Bir şey üretmek yeterliydi değil mi?
Yani çalışıyordun, üretiyordun, dükkanı kapatıp gidiyordun.
Şimdi bir de aynı zamanda görünmeye çalışıyoruz.
Paylaşmak, kanıtlamak, onu bir karşılaştırılmak da gerekiyor.
Bu yüzden procrastination çağımızda yalnızca...
Bireysel bir mesele değil, kültürel bir mesele.
Neurobilim araştırmaları da bunu destekliyor.
Beyin gelecekteki benliği bazen yabancı bir insan gibi algılıyor.
Bugünkü konforu gelecekteki bir yabancının üzerine bırakmak gibi desek çok da yanlış olmaz.
Ve bu çağ bunu sürekli büyütüyor.
Telefonlarımız sadece bir cihazdan ibaret değil.
Onlar böyle küçük küçük kaçış makineleri.
Bir iş yaparken sıkıldığında, zorlandığında, kaygılandığında beynin kaçabileceği...
Sonsuz alternatif var yani bu seçenek fazlalığıyla çok çok bağlantılı bir şeyden bahsediyorum.
İşte Instagram'a Twitter'ı hadi ikisi diyeyim.
Mesajlar işte bu sonsuz video akışları.
Ve yeni sekmeler, biraz önce söylediğim küçük dopamin patlamaları.
Yani yeni yeni küçük dopamincikler.
Yani eskiden can sıkıntısı insanı düşünmeye yeterdi.
Şimdi hop ekrana itiyor.
Bu yüzden kültürel bir mesele diyorum.
Çünkü hiç bu kadar uyarılan ama hiç bu kadar odaklanamayan bir çağ yaşanmamış.
Adam Phillips çok sevdiğimi biliyorsunuz.
Bir yerde şöyle diyor, erteleme bazen insanın hayatıyla pazarlık etme biçimi.
Bugün bence kendimize şu soruyu sormak lazım.
Ben gerçekten yorgun muyum yoksa yıllardır taşıdığım görünmez baskılardan mı kaçıyorum?
Ya gerçekten denersem ve yeterli olmazsam?
İşte o zaman insan başlamamaya gidiyor.
Çünkü başlamamak garip bir güvenlik alanı yaratıyor.
Denemezsen, şimdi düz mantık, başarısız olmazsın.
Açılmazsan reddedilmezsin.
Yazmazsan kötü bulunmazsın.
Ama bunun çok çok ağır bir bedeli olduğunu fark etmemiz lazım.
Eğer eyleme geçmezsek insan zamanla kendi hayatının seyircisine dönüşüyor.
Ertelemenin en trajik tarafı bu.
Belki... Türkiye'de erteleme davranışını konuşurken yalnızca bireyin psikolojisine bakmak yetmiyor.
Ertelemenin önüne geçebileceğimiz en büyük şey istikrar diye düşünüyorum.
İstikrar bizi hangi yolu hayal ediyorsak oraya kavuşturacak.
Elimizdeki en önemli disiplin.
Önümüzdeki haftaya spoiler olsun diyorum.
Belki de Türkiye'de erteleme davranışını konuşurken yalnızca bireyin psikolojisine bakmak yetmiyor.
Çünkü bazen insan bir işi sadece erteliyor gibi görünürken ertelenen şey yalnızca bir görev değil, gelecekle kurulan ilişki de olabiliyor.
Eğer yarın nasıl bir ülkede yaşayacağını, iş bulup bulamayacağını, alım gücünün ne olacağını kestiremiyorsan beyin uzun vadeli plan yapmayı da bırakabiliyor.
Bu noktada gençlerin gelecek kaygısı üzerine yapılan çalışmalarda umut ve umutsuzluk arasına gidip gelen bir ruh haline işaret ediyor.
Araştırmalarda ekonomik koşullar kaygıyı arttırırken bireysel kapasiteye ve gelişime duyulan inanç umudu beslen önemli bir unsur olarak Belki de bugün Türkiye'de birçok insanın sorunu zaman yönetimi
değil, zamanla kurduğu güven ilişkisi.
Çünkü insan geleceğe güvendiğinde plan yapar.
Belirsizlik arttığında ise beklemeye başlar.
Ve bazen erteleme dediğimiz şey tembellikten çok belirsizliğin psikolojik gölgesidir.
Kendi hikayemize geç kalmayacağımız ve güven duyacağımız bir hayat diliyorum hepimize.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
