
Erteleme çoğu zaman bir zaman yönetimi problemi değil, bir duygu düzenleme problemi.
Bu bölüm, ertelemenin görünen nedenlerinin ötesine bakıyor. Kaygıyı, belirsizliği, mükemmeliyetçiliği, modern hayatın dikkat tuzaklarını ve kendimizle kurduğumuz ilişkiyi konuşuyoruz.
Transkript
Erteleme part 2 ile devam ediyoruz.
Peki ya yaratıcı erteleme?
İşte burada çok önemli bir ayrım var.
Çünkü her erteleme yıkıcı değil.
Sosyoloji ve felsefe açısından baktığımızda erteleme sadece bireysel bir alışkanlık gibi görünmüyor artık.
Bir çağ belirtisine dönüşüyor.
Bir önceki bölümde de içinde bulunduğumuz loop'tan bahsetmiştim.
Burada birazcık değineceğim.
Çünkü bugün milyonlarca insan aynı anda aynı şeyi yaşıyor.
Yorgun ama dinlenemeyen, isteyen ama başlayamayan, sürekli meşgul olup sürekli geciken insanlar var.
Yani bir nevi zaman parçalanmış durumda.
Dakikalara bölünmüş hayatlar yaşıyoruz.
Bir yandan çalışıyoruz, bir yandan mesajlaşıyoruz, bir yandan içerik tüketiyoruz, üretiyoruz.
kendimizi geliştirmeye çalışıyoruz.
Ama bu multitasking dediğimiz kavram insanın doğasına uygun bir kavram değil.
İnsan bir an içerisinde sadece tek işi yapabilen bir canlı.
Bunu unutmayın. Yani aynı anda beş işi yapamazsınız.
İşte insan zihni sürekli hızlanan bir dünyanın içinde parçalanmaya başladığı için erteleme bu kadar yaygınlaşıyor.
Çünkü insan artık neye yetişmeye çalıştığını bilmiyor.
Bir hedef bitmeden hop yenisi geliyor.
Bir başarı yetmeden Hop yenisi bekleniyor.
Bu yüzden modern insan en büyük duygularından biri eksiklik hissi.
Ne yaparsa yapsın yetmiyormuş gibi hissediyor.
Yani burada çok derin bir kırılma var.
İnsan artık anı yaşayamıyor.
Anda kal felsefesini sonuna kadar savunsam da anı yaşayamadığımızın çok farkındayım.
Çünkü sürekli bir sonraki versiyonuna yetişmeye çalışıyor insan ve bu da bizi varoluşsal bir...
boşluğa götürüyor. Bazı ertelemeler yaratıcı sürecin parçası.
Psikolojide buna Creative Incubation deniyor.
1926'da İngiliz düşünür Graham Wallace Düşünme Sanatı adlı bir kitap yayınlamış.
Ve yaratıcı süreci dört aşamaya ayırmış.
Diğer üç aşamadan bahsetmeyeceğim ama ikinci aşaması kuluçka evresi olarak geçiyor.
Ve temelde zihnin görünürde çalışmıyormuş gibi dururken perde arkasında işlemeye devam etmesi anlamına geliyor bu.
Yani bu sürecin işleyebilmesi için de kendimizi ilham perisine olabildiğince teslim etmek.
Bağlılığımızın yeterince coşkulu olup olmadığını değerlendirecek bir ilham perisinden bahsediyoruz.
Ve eğer ondan onay çıkarsa bize yardım etmeye gelecekmiş.
Yeterince istemezsek ilham perisi kulağımıza hiçbir şey fısıldamayacak.
Bu yeterince istemezse de ki kasıt şu.
Bir iş için tüm varlığınla çaba sarf etmek.
Ama yani oturduğun anda başladın bitti.
Devam ediyor proses.
Öyle düşünebilirsiniz. Mesela örnek vereyim Leonardo da Vinci.
Mona Lisa üzerine yıllarca çalıştı.
Sürekli ara verdiği defalarca değiştirdi.
Hatta çağdaşları onu işlerini bitirmeyen adam olarak adlandırmışlar.
Ama o boşluklarda yani o tuvalin karşısında değilken de zihni çalışıyordu.
Ya da Virginia Woolf uzun yürüyüşler yapmadan yazamayan biri.
Çünkü bazı fikirler...
Masada değil dolaşırken onunla iç içe değilken ortaya çıkıyor.
David Bowie mesela karakterlerini ve şarkılarını yaratırken uzun dönemler kendini geri çekiyormuş.
Bu dışarıdan kopuş gibi görünse de...
İçeride bir dönüşüm devam ediyor.
Belki en çarpıcı örneklerden biri Jung.
Çünkü kendisi bazen üretmek yerine uzun sessizlik dönemlerine giren biri.
Ve zihnin yalnızca bilgiye değil boşluğa da ihtiyacı olduğunu söylüyor.
Bir önceki bölümde dediğim gibi beyin kısa vadeli rahatlamayı uzun vadeli iyilik halinden daha değerli gören bir organizma.
Organizma mı? Organ.
Çünkü... Beynin ilkel tarafı için şimdi rahat hissetmek, gelecekte iyi olmaktan daha öncelikli.
Burada ilkel taraf neydi?
Limbik sistem. Gelecekte iyi olmayı, bize geleceğe dair yatırım yapmamız gerektiğini öneren tarafımız da profrontal korteks.
Hatırlatmakta fayda var.
İşte bu yüzden erteleme dediğimiz şey anlık bir ağrı kesici gibi çalışıyor.
O işi yapmadığında...
Kısa süreliğine rahatlıyorsun.
O baskı hissi gidiyor.
Ama erteleme davranışında ilginç olan şey şu.
İnsan gelecekteki kendisini gerçek biri gibi hissetmiyor.
Bugünkü senle yarınki sen arasında oluşan bir psikolojik kopukluk var.
Gece üçte pizza söyleyen bir insan aslında yarın sabahki bedenine empati duymuyor.
Böyle örneklendirmek hoşuma gitti.
Ya da teslim tarihini erteleyen bir kişi gelecekte yaşayacağı stresi zihinsel olarak...
Gerçek hissetmiyor. Çünkü hayatı kaçırmak böyle onlar için büyük dramatik anlarla olmuyor.
Küçük küçük oluyor. Bunlar aslında ertelemenin küçük adımları.
Yani atarım sonra, başlarım bir ara.
Aman hazır hissedince yaparım.
Ama kimseye söyleyemediğimiz bir gerçek var ki ben söyleyeceğim.
İnsan çoğu şeyi hazır hissederek başlamıyor.
Başlayarak hazır hale geliyor.
Ve zaman konusu burada çok kritik.
Erteleme bazen... potansiyeli koruma yöntemi olarak adlandırılıyor.
Ama bence o potansiyel yaşanmayan bir hayatın en romantik hapishanesi.
İnsan zamanla şunu fark edebilir.
Hayatı mahveden şey bazen yanlış kararlar değil, sürekli ertelenmiş doğru kararlar.
Bu yüzden mesele nasıl daha disiplinli olurum gibi bir soru değil sadece.
Soru şu olabilir. Ben neden kendi hayatımı sürekli beklemeye alıyorum?
Neden başlamak benim için bu kadar duygusal bir risk taşıyor?
Yani insan tehdit altında öğrenemiyor.
Yani sadece hayatta kalmaya çalışan bir varlık.
Kendini sürekli aşağılamak, harekete geçirmiyor.
Daha da böyle insanı kitliyor.
Kendine düşmanın gibi davranmayı bırakman lazım eğer öyle yapıyorsan.
Çünkü... İnsan hayatını bir günde değiştirmiyor.
Tamam hani şipşak değişir her şey diye söylüyoruz bazen hani.
Ama erteleme seçim yapmamanın bir konforu olmamalı.
Karar vermediğin sürece ihtimaller ölmez.
Ama hayat da başlamaz.
Bence potansiyeli çok yüksek ama içsel hareket enerjisi çok düşük bir nesil var.
Yani her şeyi bilen ama başlayamayan.
Çünkü bilgi arttı ama anlam azaldı ve insan anlam hissetmediği yerde harekete geçmekte.
Yani Viktor Frankl'ın dediği gibi insanın temel motivasyonu haz değil anlam.
Ve bence bugün birçok insanın tükenmiş hissetmesinin nedeni tam da bu.
Çok şey yapıyor olabiliriz ama neden yaptığımızı bilmeden yapıyoruz ya da neden yaptığımızı unutuyoruz.
Bu yüzden erteleme bazen insanın ruhunun sessiz bir protestosu gibi.
Ve bir şey daha fark ettim yıllar içinde.
İnsan hayatını bir anda da kaçırmıyor.
Hani yavaş yavaş kaçırıyor.
Yani işte sonra yaparım aman daha zamanı var biraz daha hazır olayım falan diyor.
Ve hani günün birinde hani o gün geldiğinde dönüp baktığında beklediği şeyin doğru zaman olmadığını anlıyor.
Çünkü doğru zaman hiç gelmemiş.
Hayat kapıyı çalıp içeri girmemiş.
Kapıyı açmaya cesaret ettiğimiz an başlıyor aslında hayat.
O yüzden ertelemenin asıl bedeli başarısız olmak değil de kendi hikayene geç kalmak gibi.
Ve belki bugün kendimize verebileceğimiz en büyük hediye kendimize savaşı bırakmak.
Kendimizi zorlayarak değil kendimize yaklaşarak hareket etmek.
Erteleme ile mücadelede öz şefkati kullanmaya yönelik ön çalışmalar yapan bir sürü akademisyen var.
Ama en azından insanların görevi yerine getirme ve ertelememe niyetlerini arttırdığını gösteren, Veriler olması beni aşırı mutlu etti.
İnsanlara erteledikleri bir zamanı hatırlamalarını söyleyip bu deneyimi öz şefkatli bir şekilde yeniden çerçeveleyen bir senaryo verdiğimizde temelde erteleyen ilk kişi sen değilsin.
Son kişi de sen olmayacaksın.
Öyleyse bunu atlat, işe koyun ve ilerle demek.
Bu ertelemeyi bırakma ve işleri bitirme yetenekleri üzerinde gerçek bir etkiye sahipmiş.
Ve bence çok iyi bir tavsiye.
Yaptığınızı düşündüğünüzden çok daha iyi hissedeceksiniz.
APA'de yayınlanan makalede oldukça düzenli olarak erteleyen, neredeyse kişiliğinin bir parçası haline gelen ve üniversite ve yüksekokul öğrencilerinin nüfusunun yaklaşık %50'sinin
kronik olarak ertelediği tahmin ediliyormuş.
Buna karşılık %80 ile %95'i bu işte aralık olarak düşünebilirsiniz.
80 ila 95 arasında en az bir veya daha fazla kez erteleme yapıyormuş bu öğrenciler.
Yani üniversite ve yüksekokul örneklemlerinde çok yüksek orana sahipken iş gücünde yer alan işte üniversite diploması almış hayatlarına devam eden yetişkinlere baktığımızda da kronik erteleme
oranı çok yüksek.
Tahminler %15 ile %25 arasında değişiyor.
Bu da Bize ne gösteriyor?
Yapmak istemedikleri işlerle başa çıkmanın oldukça düzenli bir yolu olarak ertelemeyi kullanan oldukça fazla sayıda insan var.
Yani bütün bölüm boyunca konuştuğumuz şeyin özü şu.
Erteleme bazen düşündüğümüz kadar bir karakter meselesi değil, bir cesaret meselesi.
Çünkü insan kendini güvende hissetmediği yere gitmek istemiyor.
Yani psikologlar yıllardır bize motivasyonun önemini anlatırken son yıllarda başka bir şey daha görmeye başladılar.
O da öz şefkat. Yani insanın kendine bir düşman gibi değil bir dost gibi davranabilmesi.
Erteleme üzerine çalışan araştırmacıların fark ettiği üzere insanlar kendilerini acımasızca eleştirdiklerinde daha çok harekete geçmiyorlar.
Daha çok erteliyorlar.
Çünkü insan yıllardır kendine ne söylese işe yaramıyor.
Ne kadar tembelsin neden hala yapmadın?
Sen zaten hiçbir şeyi bitiremiyorsun.
Belki sorun yeterince sert olmaman değil.
Kendine fazla sert davranman.
Yani çözüm kendimizi daha kötü hissettirmek olamaz.
Çözüm şu. Evet yine erteledim.
Evet zorlanıyorum. Ama erteleyen ilk insan ben değilim.
Ve bu başlayamayacağım anlamına gelmiyor.
Çünkü insan hayatını değiştiren şey çoğu zaman mükemmel bir plan değil.
Kendisiyle kurduğu yepyeni bir ilişki.
Bugün senden istenen şey büyük bir dönüşüm değil.
Hayatını baştan yazman da değil.
Sadece kendine biraz daha yumuşak davranabilmek.
Çünkü bazen hareket etmemizi sağlayan şey baskı değil.
Bazen değil hiçbir zaman.
Sadece güven. Yani uzun zamandır bekleyen o hayat sen kendinle savaşmayı bıraktığında başlayacak.
Bir anda... Değişim olmayacak tabii ki bir telefonla, bir cümleyle, bir adımla, bir başlangıçla değişecek her şey.
Ve belki şu an dinlediğin bu kayıt bittiğinde kendine sorman gereken bir soru var.
Ben bugün neyi bitireceğim?
Değil. Ben bugün neye başlayacağım?
Çünkü yeni bir hayatın başlangıcı yalnızca ertelenmeyen tek bir adım kadar uzakta.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
