
"homo economicus”, yani “ekonomik insan” evrenine dalıyoruz.
instagram: sahibinden ihtiyaçtan
Transkript
İntro
Herkese merhaba.
Bugün aslında bu zamana kadar eğer podcastlerimden bir bölümü bile dinlediyseniz daha önce hiç konuşmadığımız bir alanda konuşacağız.
Konumuz hem biraz ekonomi yine psikoloji ekseninde konuşacağımız bir bölüm tabii ki ama
Ekonomi ilk kez konuşacağımız için acaba hem psikoloji hem de hayatta nasıl bir ilişkisi var?
Ekonomi deyince Allah Allah diyebilirsiniz.
Başta henüz karar vermediğim için başlıkta ekonomi geçiyor mu?
Ona göre mi bu bölüme geldiniz emin değilim ama.
Bugün derin insan ekonomiyi konuşacağız.
Ahlaki duygular teorisini konuşacağız Adam Smith'in.
Hayatımla paralel giden bir konu.
Ben baya heyecanlıyım.
Araştırırken de çok heyecanlandım.
Bu bölümü hazırlarken de oldukça heyecanlandım.
Umarım beğenirsiniz.
Hem Instagram'dan hem Spotify'dan takip etmeyi unutmayın.
Bunu çoğu bölümde söylemeye atladığım için ilk bir dakika içinde söylemenin haklı gururunu yaşıyorum.
Ve hemen şöyle bir geçiş yapıyorum.
Şimdi hayatı anlama çabamızda genelde biz disiplinleri ayırmaya meyilliyiz.
İşte ekonomi bir tarafta soğuk matematiğiyle duruyor.
Psikoloji, felsefe ise insanın bu karmaşık iç dünyasıyla ilgilenen daha sosyal bir bilim.
Oysa gerçek hayatta bu sınırlar tamamen eriyor.
Biz çoğu zaman ekonomi, rasyonel sadece parayla ilgili bir alan sanıyoruz.
Oysa hayatımızda verdiğimiz en basit satın alma kararından, bitirmekte zorlandığımız ilişkilere ya da vazgeçemediğimiz işlerimize kadar her şey aslında insan psikolojisinin ve duygularımızın birer yansıması.
Örneğin bir indirim etiketine baktığımızda, zarar eden bir yatırımı tuttuğumuzda ya da bir başkasının hayatıyla kendimizinkini kıyasladığımızda
aslında sadece ekonomik bir karar vermiyoruz.
Duygularımızı, korkularımızı ve insan olmanın getirdiği o karmaşık mekanizmaları çalıştırıyoruz.
Klasik iktisadın rasyonel insan ezberini bozup Adam Smith'in ahlaki duygular teorisinden davranışsal ekonomiye uzanan bir çerçevede
Kendimizi ve kararlarımızı baştan okuyacağımız bir bölüm olacak.
Adam Smith'in 18. yüzyıldaki unutulmuş felsefesinden modern davranışsal ekonomiye uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz bugün.
Parayı değil, paradan çok daha fazlasını, yani insanı, kararlarımızı ve neden böyle davranıyoruz sorusunu birlikte düşüneceğiz.
Hazırsanız başlayalım.
Öncelikle davranışsal ekonomi aslında çok basit ama devrimsel bir soruyla başlıyor.
İnsan gerçekten nasıl karar verir?
Klasik ekonomide insan rasyonel olarak tanımlanıyor, elindeki seçenekleri tartıyor,
maliyet fayda analizi yapıyor, matematiğini kuruyor ve her zaman da kendi çıkarına en uygun kararı veriyor.
Yani insan etiyle, kemiğiyle var olan bir canlıdan ziyade soğukkanlı bir hesap makinesi.
Fakat gerçek hayatta hiçbirimiz o hesap makinesi gibi davranmıyoruz.
İşte davranışsal ekonomi tam bu noktada devreye giriyor.
Ekonomiyi psikolojiyle, sosyolojiyle ve insan odaklı yani human centric dediğimiz o insani gerçeklikle birleştiriyor.
Bize diyor ki insan rasyonel bir denklemden ibaret değil.
İşin içine duygular, kaybetme korkusu girer.
Belki geçmişte verdiğimiz emekler ve millet ne der kaygısı ve adalet duygusu girer.
Kısacası Darwinistal ekonomi idealize edilmiş teorik insanı değil, indirim görünce dayanamayan,
haksızlığa uğrayınca parasından vazgeçen ve arkadaşında görünce aynısını isteyen o kanlı canlı gerçek insanı inceliyor.
Peki bu durum modern dünyanın bir icadı mı yoksa insanı anlamak için ta 18. yüzyıla Adam Smith'e kadar geri mi gitmemiz gerekiyor?
Gelin oradan başlayalım.
Çünkü belli ki bugün insanı yanlış yerden anlamaya çalışıyoruz.
1759 yılında bizi Adam Smith karşılıyor.
Ahlaki duygular teorisi kitabıyla.
Simit bu eserinde insanın soğuk bir hesap makinesi olmadığını, aksine toplumla, vicdanıyla ve empati yetisiyle var olan sosyal bir varlık olduğunu savunuyor.
Modern davranışsal ekonominin insani rasyonellik anlayışının temelleri de tam olarak bu eserde atılıyor.
Peki insan neden sadece kendi çıkarını düşünmüyor?
Mesela başka bir insanın acısını neden önemsiyoruz?
Bir yabancının başına kötü bir şey geldiğinde neden üzülüyoruz?
Başkasının mutluluğundan neden mutlu olabiliyoruz?
Ve belki de en ilginci kimse bizi görmüyorken bile neden bazı davranışları doğru bazılarını yanlış buluyoruz.
Çünkü Simite göre insan yalnızca kendi çıkarının peşinden koşan bir canlı değil.
Aynı zamanda başka insanlarınla birlikte yaşayan sosyal bir varlık.
Ve bence ahlaki duygular teorisinin bütün hikayesini buradan ele alabiliriz.
Kitabın merkezinde yer alan 3 temel kavram var.
Empati ve sempati, tarafsız gözlemci, onaylanma arzusu ve adalet hissi.
Bunları biraz detaylı açıklamak istiyorum aslında ama çok da vakit almayacağım.
Şöyle mesela empati ve sempati yani bunu simpati olarak kavramlaştırmış Adam Smith.
Ve demiş ki hani insan doğası gereği başkalarının duygularına ortak olma yetkisine sahip.
Yolda düşen birini gördüğümüzde canımız fiziken olarak acımıyor ama
zihnimiz anlık olarak onun yerine geçiyor ve yüzümüzü ekşitebiliyoruz ya da
bizi sadece kendi çıkarının peşinde koşan bencil birer varlık olmaktan çıkartan temel dürtü
başkalarının ne hissettiğini zihnimizde canlandırabilme yeteneğimiz diyor.
Bir diğer kavram olan tarafsız gözlemci, impartial spectator ise kitabın en özgün fikri.
Smith her insanın vicdanında tarafsız bir gözlemci taşıdığını belirtiyor ve
Mesela gece yatağa yattığımızda bizi kimse cezalandırmayacak olsa bile kendimizi sorgularız diyor.
Hani ben bunu yaptım bugün ama bu adil bir karar mıydı acaba diye sorduran şey yani.
Kendi eylemlerimizi dışarıdan bakan üçüncü bir göz gibi değerlendirir.
Eylemlerimizin toplum ve kendi iç vicdanımız nezdindeki kabulünü tartmaya yeteneği olarak düşünebiliriz bence bunu.
Son olarak da onaylanma ve adalet hissi.
Yani insan sadece sevilmek isteyen bir varlık değil, aynı zamanda sevilmeye değer biri olmak istiyor.
Yani başkalarının takdirini kazanma arzusu toplumsal düzenin bir temel çimentosu gibi düşünebilirsiniz.
Adalet ise Simitegoya toplumun mimarisine ayakta tutan ana bir sütun.
Bir inşaat gibi düşünelim bu kavramı.
İnsanlar sırf kendi çıkarları için değil, bu içsel adalet duygusu ve tarafsız gözlemcinin baskısıyla kurallara uyuyor.
Buradan darvanistal ekonomiye nasıl geliyoruz peki?
Şimdi klasik ekonomi insanı çoğu zaman rasyonel bir karar verici olarak modelliyor.
İnsanın elinde seçenekler var ve her seçeneğin bir maliyeti ve faydası var.
Ve sen bunları değerlendiriyorsun.
Günün sonunda da benim için en faydalı olan hangisi diye karar veriyorsun.
Teoride tabii ki çok güzel, kusursuz işliyormuş gibi görünebilir ama bir problem var.
Gerçek hayatta bunu yapan insan kim?
Çünkü gerçek hayatta insan pek de öyle karar vermiyor.
Yani şöyle karar veriyor daha çok.
Bunu kaybetmek istemiyorum.
Bana haksızlık yapıldı.
Millet ne düşünür?
Ben zaten buraya bu kadar yatırım yaptım ya şimdi yani falan.
Şimdi almazsam bir daha bulamam.
Ya normalde 5000 liraydı şimdi 2500 olmuş falan.
Ya da işte herkes bunu yapıyor.
Ya onda da var falan diye alışveriş yapabiliyorsunuz bazen.
Yani yalnızca para hesabı yapmıyoruz bir şeyleri satın alma kararını verirken.
Duygularımız, geçmiş deneyimlerimiz, korkularımız, alışkanlıklarımız.
Yani başkaları toplum var ve bütün bunlar ekonomik kararlarımızın içinde.
Davranışsal ekonomi de tam olarak bunu anlamaya çalışıyor.
Ve bize şunu soruyor.
İnsan gerçekten nasıl karar veriyor?
Yani nasıl karar vermesi gerekir sorusunu değil.
Gerçekte nasıl karar verdiğini.
Bunu kendi hayatımıza bir çevirelim.
Çünkü bence darvanışsal ekonominin en güzel tarafı burada.
Bu konu sadece borsa, piyasa ve ekonomi politikalarıyla ilgili de değil.
Bütün gün bizimle birlikte.
Yani sabah telefonumuza gelen bir bildirimden, bir alışveriş sepetine, bir restoranda ne sipariş ettiğimize, bir işe devam edip etmememize hatta bazen bir ilişkide neden kaldığımıza kadar hep günümüzün içinde.
Mesela alışverişi düşünelim.
Bir internet sitesine giriyorsunuz.
Bir ürün beğendiniz ve yanında yazıyor işte son iki ürün.
Bir de bu fiyat için son üç saat falan gibi.
Bunu özellikle burada marka ismi vermem doğru mu emin değilim.
Ama son ürünler az sayıda ürün ifadesini çok görmeye başladınız.
Özellikle yeni sezonda yeni gelmiş bir ürün olsa bile tükeniyor.
Bakın insanlar bunu talep ediyor.
Ve hani sende yok şu an dürtüsünü harekete geçiren ifadeler koyuyorlar ürünlerin yanına.
Bunu zaten ürünün kendisinden çok onu kaçırma ihtimaliyle ilgilenmeye yönlendiriyor sizi.
Çünkü zihnimiz kıt olan şeyi daha değerli algılamaya eğilimli.
Bir de ürünün eski fiyatını görüyor musunuz?
Hani önce bindirip sonra indiriyorlar.
Çok kullandığımız bir ifade indirim dönemlerinde özellikle.
özellikle. E yani bakıyorsunuz
5000 iken 2500 olmuş
ve artık 2500
lirayı tek başına değerlendirmiyorsunuz.
Yani zihninizde hani o 5000
lira oluyor ve 5000 sizin
referans noktanız oluyor. Bu da hani
çapa etkisi deniyor. Hani
bir anda 2500 of çok para
ya demiyorsunuz da hani
5000 yerine 2500'e düşmüş.
Hani
yani kararımızı değiştiren ve
ürünün zihnimizdeki hikayesini
değiştiren nokta burada ve
darwinistal ekonomi bize bazen şunu gösteriyor.
Biz fiyatları değil yani fiyatların birbirine göre anlamını değerlendiriyoruz.
Günümüz teknolojisinde zaten baktığımız zaman
insandaki kaybetme korkusunu
bu literatürde loss aversion olarak geçiyor
ve harika bir ticari modele dönüşmüş durumda.
Zaten yapay zeka ile her saniye üzerimize boca edilen
kitlesel içerik çöplüğü olarak adlandırdığımız
AI slope içinde.
Teknoloji bize sürekli aynı şeyi fısıldıyor. Geç kalıyorsun, eksik kalıyorsun, trendi kaçırıyorsun. Zihnimiz geçmişte verdiğimiz parayı bugünkü karara dahil ediyor adeta. Kayıp bize kazançtan daha ağır geliyor.
Ama bunun daha ilginç bir tarafı da var.
Yani bu sadece yatırımda olmuyor.
Bir işe yıllarımızı verdiğimiz için ayrılamayabiliyoruz.
Bir projeye çok emek verdiğimiz için devam ediyoruz.
Tırnak içinde her şeye rağmen.
Bir şeyi satın aldığımız için kullanmasak bile saklıyoruz.
Ya da bir ilişkiye çok zaman verdiğimiz için orada kalmaya devam ediyoruz.
Şimdi bunca şeyden sonra nasıl bitirecek falan diye düşünüyoruz yani.
bazen bir şeyi sürdürmemizin nedeni sadece iyi olması değil.
Bırakırsak geçmişte yaptığımız yatırımın boşa gideceğini düşünmemiz.
İşte burada ekonomiyle hayat birbiriyle iç içe giriyor.
Peki ne yapmalıyız yani bu gürültüyü kesmek ve olduğumuz insanın dönmek için?
Yani algoritmanın her adımı tahmin ettiği, ölçümlediği ve dijital yorgunluğun tavan yaptığı bu çağda nasıl ayakta kalacağız?
Cevap yine Adam Smith'in söylediği o sadelikte gizli.
İnsan olmakta ve şeffaf kalmakta.
Israr edeceğiz.
Konuyu kurumsal jargonlardan çıkarıp tam olarak kendi cüzdanımıza, kendi günlük kaygılarımıza bir getirelim.
Geçmişte ekonomi eğitimi alan birine tasarruf ne diye sorsak bize muhtemelen rasyonel bir denklem sunardı.
Gelir eksi tüketim eşittir birikim gibi.
Ama bugün Türkiye'de yaşayan biri için o denklem tamamen bozulmuş durumda.
zaten geleceğin belirsizleştiği, birikim yapmanın veya ev, araba gibi büyük varlıklara ulaşmanın zorlaştığı bir ortamda
insanın finansal psikolojisi çok ilginç bir savunma mekanizması geliştiriyor.
Buna yolay efekt deniyor.
Peki ne oluyor burada?
İnsan zihni diyor ki ileride ne olacağı belirsiz, biriktirdiğim paranın alım gücü eriyor.
O halde yarını beklemek yerine bugünün deneyimine tutunayım.
İşte bu yüzden hafta sonu dışarı çıktığımızda dolup taşan mekanlar, anında tükenen konser biletleri veya bu fırsat bir daha gelmez diyerek alınan o mikro lüks harcamalar çokça önümüze çıkıyor.
Karşılaşıyoruz.
Bu bir şımarıklık ya da hesabını bilmemek değil de yüksek enflasyon ve belirsizlik altında ezilen bireyin geliştirdiği psikolojik bir anlık varolma refleksi.
Yani finansal bir kararın arkasında tamamen varoluşsal bir korunma çabası yatıyor.
Yani biz sadece fiyatları tüketmiyoruz.
Fiyatların bize hissettirdiği hikayeyi de tüketiyoruz.
O pahalı kahveyi lezzeti için değil, ben kendime değer veriyorum hikayesi için alıyoruz.
Ya da o pop-up deneyime veya bir festivale bilet alırken aslında bir etkinliğe değil,
ben bu topluluğun bir parçasıyım aileyetine yatırım yapıyormuşuz gibi geliyor.
Bu yolo efekt dediğimiz yani dünyaya bir kez geliyoruz refleksiyle harcama yaparken
aslında ekonomik belirsizlikler karşısında anlık bir kontrol ve
sanki bir hisse senedi gibi bir yaşam hakkı satın alıyoruz gibi geliyor bana.
Peki sadece harcarken mi irasyonel davranıyoruz?
Hayır, parayı elde tutarken veya yatırım yaparken de öyle davranmaya çok eğilimli bir türüz.
Mesela kendi hayatlarımızdan bir örnekle gidelim.
Bir hisse senedi veya kripto varlık aldınız, fiyat düşmeye başladı.
Normalde rasyonel bir analiz yapıp bu enstrüman değer kaybetmeye devam edecek zararı kesip çıkayım demeniz gerekir.
Değil mi?
Ama yapmıyorsunuz.
Biraz daha bekleyeyim elbet çıkar diyorsunuz.
Neden?
Çünkü satarsanız zararı resmileştirmiş olacaksınız.
Ama zihnimiz kaybetmeyi çok kabul etmeyi seven bir yapıda değil.
Davranışsal ekonomide de buna kayıptan kaçınma deniyor.
Biraz önce de değindiğimiz gibi.
Yani bir şeyi kaybetmenin yarattığı acı aynı miktarda bir şeyi kazanmanın yarattığı hazdan neredeyse iki kat daha güçlü.
Ve daha da tehlikelisi var yani bu sunk cost fallacy olarak geçiyor.
Batık maliyet yanılgısı.
Şimdi ben buraya zaten 100 bin lira yatırdım şimdi nasıl çıkarım?
Bunu sosyal yaşamımızda da görüyoruz.
Mesela ben bu ilişkiye bu işe zaten yıllarımı verdim.
Şimdi nasıl bırakırım?
Finansal piyasalarda yaptığımız hatanın birebir aynısını ikili ilişkilerimizde ve kariyerimizde de yapmamız çok mümkün.
Geçmişte harcadığımız parayı, zamanı veya emeği kurtarmak adına gelecekteki huzurumuzdan ve paramızdan kaybetmeye devam ediyoruz.
Buna konfor alanından çıkma korkusu da diyebiliriz ama bu başka bir bölümün konusu olsun.
Çünkü daha önemli bir konuya geliyoruz, daha vurucu bir tarafına geliyoruz.
Son başlığımız kıyaslama.
Başkalarına bakıyoruz yani ihtiyaçlarımız değişmediği halde referans noktamız hızlıca değişebiliyor.
İnsan kendisini yalnızca kendi hayatına bakarak değerlendirmiyor çünkü.
Başkalarına bakarak da değerlendiriyor ve buna sosyal karşılaştırma diyoruz.
Burada Adam Smith'in tarafsız gözlemcisi yeniden karşımıza çıkıyor.
Çünkü mesele artık sadece ben ne istiyorum değil bir de başkaları benim hakkımda ne düşünüyor sorusu.
Artık tüketim nesnesi ürünün kendisi değil.
O ürünün kullandığımız platformların akışında veya topluluktaki yansımamıza nasıl durduğu.
Burada ekonominin en ilginç taraflarından biri ortaya çıkıyor.
Neden pahalı bir araba istiyoruz?
Sadece bizi A noktasından B noktasına götürdüğü için mi?
Neden bazı markalara daha fazla para ödüyoruz?
Sadece daha kaliteli oldukları için mi?
Ya da neden bir iş ünvanı bizim için önemli?
Sadece maaşından dolayı mı?
Çoğu zaman hayır.
Çünkü para sadece satın alma gücü değil.
Aynı zamanda statü, itibar, aile, başkalarının gözündeki yerimiz.
Yani satın aldığımız şey ürünün kendisi değil, o ürünün bize söylediği hikaye.
Yerimden aynı noktaya geliyoruz.
Ben başarılıyım, ben bu gruba aitim, ben bunu karşılayabiliyorum, ben geride değilim.
Bunu inanılmaz büyüten tek bir şey var hayatımızda, sosyal medya.
Çünkü artık kendimizi karşılaştırdığımız insanların sayısı birkaç arkadaşımızla sınırlı değil.
Binlerce insan var ve onların hayatlarına seçilmiş, filtrelenmiş en iyi anları sürekli parmaklarımızın ucunda.
Dolayısıyla kendi hayatımızı değerlendirirken referans noktamızda sürekli hareket ediyor.
Bu mekanizma insan zihni için son derece insani ama bir o kadar da sessiz bir psikolojik tuzak.
kendimize sürekli hareket eden, filtrelenmiş bir referans noktasıyla kıyaslamak tamamlanması imkansız bir koşu bandına,
buna hedonik uyum döngüsü de diyebiliriz, ona alım atıp bir daha inememek gibi bir şey.
Ve tehlikeli çünkü dijital dünyada kendimizi kıyasladığımız insanlar o başarılı, şık ve kusursuz hayatların tamamını yaşamıyor,
sadece en iyi %1'lik anlarını vitrine koyuyor.
Gerçek olmayan bir ortalamayla kendi gerçekliğimizi kıyaslamak kaçınılmaz bir yetersizlik hissi üretiyor.
Ve statü satın alma çabası asla bitmiyor.
Bu da bizi tüketim kölesi yapıyor.
Bir üst modele, bir üst unvanı ulaştığınız an referans noktanızı bir üst seviyeye kayıyor.
Bu durum paranızı ve zamanınızı gerçekten ne istediğiniz için değil de başkalarına ne kanıtlamak istediğiniz için harcamanıza neden oluyor.
Bir ürünün veya işin içsel değeri bize hissettir diye huzur ve sağlığı kolaylıktan bahsediyorum.
O unutuluyor ve yerini tamamen o dışsal değere yani başkalarının gözündeki karşılığa bırakıyor.
Üsttekine bakıp mutsuz, alttakine bakıp mutlu olmak çok da doğru değil.
Yani sosyo-psikolojide buna yukarı doğru ve aşağı doğru sosyal karşılaştırma deniyor ve ikisi de tek başına sağlıklı bir değerlendirme zemini oluşturmuyor.
E bakıyorsunuz şimdi alttakine doğru karşılaştırmada geçici bir rahatlama veya sahte bir şükür hissi gelebiliyor ama
bu duygu içsel bir tatminden değil yani bir başkasının eksikliğinden beslendiği için çok çok kırılgan ve kişiyi pasifleştiren bir halde.
Üsttekine yani o yukarı doğru karşılaştırmaya baktığımız zaman da kişiyi ilham almak yerine kıskançlık, öfke ve tükenmişliğe sürüklüyor.
Çünkü o insanın hangi bedelleri ödediğini, hangi ayrıcalıklarla oraya geldiğini veya arka planda neler yaşadığını, o arka bahçede neler olduğunu asla bilmiyoruz.
Referans noktaları nasıl sağlıklı belirlenmeli diyecek olursanız da bunun için bir takım öneriler var tabii ki.
Öncelikli olarak dışsal referansı içsel referansa dönüştürmeliyiz.
Yani kıyaslamayı başkalarıyla değil kendi geçmişimizle yapmalıyız.
Mesela ben 3 yıl önce neredeydim, bugün neredeyim?
Hangi değerlerime sadık kaldım sorusu dışarıdan bağımsız, manipüle edilemez tek gerçek referans noktası oluyor.
Ve yeterlilik sınırını tanımlamak da oldukça önemli.
Çünkü kendi yeterli tanımımızı baştan koymamız gereken bir noktadayız artık.
Benim için yeterli konfor, yeterli gelir ve yeterli itibar diyelim nedir?
Yani bunların tanımını, sınırlarını başkalarının harcama alışkanlıklarına göre değil de kendi ihtiyaçlarımıza göre yapmak bizi daha sağlıklı bir ruh halinde tutacak.
Ve tabii ki bir şeyi alırken veya bir karar verirken kendimize şöyle bir soru sorabiliriz.
Bunu kimse bilmeseydi, sosyal medyada paylaşamasaydım ve kimseye anlatamasaydım yine de ister miydim?
Cevap hayırsa satın almaya çalıştığımız şey ürün değil, başkalarının onayıdır.
Bu konu çok net.
Ve fitelenmiş dünyayı bilinçli sınırlandırmak yani buna digital well-being diyoruz.
Kıyaslama mekanizması maruz kalma sıklığıyla büyür.
Sürekli bir yetersizlik ve geride kaldığım hissi pompalayan hesapları, mecraları ve insanları
fitrenizden çıkarmak zihinsel referans noktanızı kendi doğal seviyesine çeker.
Ve günün sonunda hayatı başkalarının vitrine göre yaşamak, başkasının senaryosunda figüran olmak.
Sağlıklı bir değerlendirme, bakış yönünü dışarıdaki kalabalıktan kendi iç değerimize çevirdiğimizde başlıyor.
Tüm bu tabloya baktığımızda ekonomi grafiklerden, faiz kararlarından ya da şirket plançolarından ibaret sanmanın ne kadar büyük bir eksiklik olduğunu anlıyoruz.
Bizler para harcarken, yatırım yaparken ya da birikim hedeflerimizi ertelerken sadece sayılarla işlem yapmıyoruz.
Korkularımızı, geçmiş dramalarımızı, onaylanma arzularımızı ve adalet beklentimizi o finansal kararların içine koyuyoruz.
Günün sonunda Adam Smith'in 1759'da kurduğu o cümle tekrar karşımıza çıkıyor.
İnsan soğuk bir hesap makinesi değil.
Finansal özgürlük ya da doğru kararlar vermek sadece matematiği iyi bilmekten geçmiyor.
Önce kendi psikolojimizi, zihnimizin bize kurduğu o tatlı indirim tuzaklarını ve başkaları ne der baskısını fark etmekten geçiyor.
Çünkü paramızı yönetmeye başladığımız an aslında kendi hayatımızı ve duygularımızı da yönetmeye başlayabiliyoruz.
Biz duygularımızla, geçmişimizle, korkularımızla, alışkanlıklarımızla ve başkalarıyla olan ilişkilerimizle
yani içinde bulunduğumuz sosyal çevreyle birlikte karar veriyoruz çoğu zaman.
Bir indirim gördüğümüzde, bir yatırım düşündüğümüzde sadece parayı hesaplamıyoruz ya da o fiyatı değerlendirmiyoruz.
Ve belki bütün bu bölümün sonunda kendimize sormamız gereken soru şu.
Biz gerçekten para harcıyor, yatırım yapıyor, iş seçiyor ve alışveriş yapıyor muyuz?
Yoksa bu yüksek enflasyonun, dijital gürültünün ve başkaları ne der baskısının ortasında kendi vicdanımıza ve geleceğimizi anlatacak geçerli bir hikaye mi arıyoruz?
Belki de ekonomi hiçbir zaman sandığımız kadar parayla ilgili olmadı.
Şimdi o kartların iplerini tutarken kendimize sormamız gereken asıl soru şu.
Gerçekten kendi hikayemizi mi yazıyoruz yoksa başkalarının vitrinine bakarak yazılmış hazır bir senaryoyu mu oynuyoruz?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
