
duyguların izini sürüyoruz: kendi özünden asla vazgeçme
11 Aralık 2025 · 10 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölüm, “özünde olmak” kavramını hem psikoloji hem de spiritüel öğretiler üzerinden ele alıyoruz. Hepimizin içinde zamanı unutan, koşulsuz bir ışık taşıyan bir öz var.
Ama maskeler, roller, korkular ve toplumsal kalıplar bu ışığın üzerine zamanla perde oluyor. Özünde olmanın, içteki çocukla yeniden tanışmanın, kendi sesini bulmanın ve kendine ihanet etmeden yaşamanın ne demek olduğunu birlikte keşfediyoruz. Instagram:sahibinden ihtiyaçtan
Transkript
Herkese merhaba. Üzerine belki de saatlerce konuşulması gereken, ki bence gerçekten gereken ağır toplardan bir varoluş sancısıyla karşınızdayım.
Özünde olmak. Kimine göre spritüel bir kavram gibi gelebilir ama aslında çok basit bir hakikati işaret ediyor.
Kendini bütün maskelerinden, beklentilerinden, rol ve etiketlerinden arındırıp geriye kalan saf halinde olmak.
Günümüzde spritüelliğin yanlış yönlere çekilmesi Ne yazık ki çok sık karşılaştığımız bir durum.
İçi boşaltılan ve suistimalde çok açık tabii ama birçok kavramın, yaşantılarımızdaki birçok sorunun cevabı da bu spritüel dünyada akıp gidiyorsa.
Bu öğretilerin çoğu insanın özünün sonradan oluşan bir şey değil, zaten doğuştan var olan bir çekirdek olarak tanımlıyor.
Ama bu özün görünürlüğü, hatırlanması ve hayatta aktive edilmesi öğretilere göre değişiyor.
Mesela hemen bir doğu felsefesine bakalım.
Budizme göre hepimiz doğuştan birer buda tabiatı taşırız.
Yani uyanma potansiyelimiz zaten içimizdedir.
Sadece zihnimiz hislenmiştir.
Sufilere göre de insanın özü ve insan nefesi rahmanla yani ilahi bir nefesle var olur.
Herkes özle doğar ama dünyaya indikçe nefs perdeleri özün üstünü kapatır.
Doğduğunda içindeki öz tamdır.
Ancak hayat boyunca onu parlatmak ve hatırlamak gerekir.
Sufiler buna kendine dönmek der.
Yani yol yeni bir şey bulmak değil.
Zaten olanı açığa çıkarmak.
Keza baktığımızda modern spritüel öğretiler de bunu söylüyor.
Öz doğuştan tasarlanmıştır.
Yaşam deneyimi onu aktive eder.
Yani ruhumuz bedenlenmeden önce bir plan yapıyor sanki.
Öz de bu planın çekirdeğini oluşturuyor.
Yaşadığımız travmalar, şartlanmalar da özün üzerine katman oluyor aslında.
Öz, sevgi, bilinç, farkındalık, varlık bunların hepsi birer kıvılcım.
Onu ateşleyecek olanlar da bizleriz.
Sonradan yaratılmaz, doğuştan gelir.
Sonradan ancak unutulur.
Ego, korkular, savunmalar, toplumsal roller, travmalar bunların hepsi sonradan geliyor.
O yüzden birçok yol arınma, hatırlama, kişinin merkezine dönmesi, kalbe inme, özüne inme üzerinden gidiyor.
Çünkü tüm amaç öz yaratmak değil sadece perdeleri kaldırmak.
Özüne yolculuk demek kulağa çok büyük bir laf gibi geliyor.
Hep bir ait olduğu yeri arayanların, işte bulundukları yerden başka bir noktaya ulaşmaya çalışanların fantezisi gibi mi oluyor artık bilemiyorum ama...
Hepimizin tekrar tekrar kendimize şunu hatırlatması çok hiç ferahlatıcı.
Ne biliyor musun o? Şu an her neredeyse oraya aitsin.
Olman gereken yer burası değil de orası olsaydı orada olurdum.
Bunu kendime hatırlattıkça hem kendimle hem de çevremle olan ilişkimin pozitif yönde değiştiğini söyleyebilirim.
Jung'un maskelerimizin ardında kalan gerçek yüzümüzü tanımak cesaret isterdiği işini hatırlıyorum.
Biz çoğu zaman ideal benliğimizle dolaşıyoruz.
Başkalarının görmek istediği halimizle, topluma uyan tarafımızla.
Birçok kaynak doğuştan getirdiğimiz özümüze otantik self diyor.
Bu kavram cebimizde bir dursun.
Özünde olmak, kendini sürekli kusursuz ve tam hissetmek olmamalı bence.
Bir düşün, sen hangi maskeleri en sık takıyorsun?
İşteki güçlü halin mi?
Arkadaşlarının yanındaki komik tarafın mı?
Yoksa sosyal medyada filtrelenmiş versiyonun mu?
En sık hangisi senle?
Peki bu maskelerin ardında kalan sen kimsin?
Bazen çok basit bir anda fark ediyorsun özünde olup olmadığını.
Bir kahve içiyorsun mesela.
En basitinden o kahvenin tadını gerçekten alabiliyor musun?
O kahveyi içtiğin anda sadece kahveyle kalabiliyor musun?
Yoksa kafanın içinde geleceğe dair bin tane hesap mı var?
İşte özünde olmak.
O kahveyi içtiğin anın içinde kalabilmek.
Kendinle barışık olmak gibi düşünmeliyiz bunu acaba dedim ama barışmak da pasif bir şey değil.
Tam tersine sürekli kaçtığın, görmezden geldiğin şeylerin yanına oturmak.
Acının yanına, öfkenin yanına, belki hayal kırıklığının yanına.
Onları yok saymadan ama onları senin yönetmesine izin vermeden.
Ben hüzünde olmayı biraz da şöyle görüyorum.
İçindeki çocukla yeniden tanışmak.
Onun kadar hesapsız, onun güldüğü kadar gerçek kalabilmek.
Yani hayatın sana dayattığı bütün rolleri bir kenara bırakıp benim özümde kim var diye sorabilmeye cesaret etmek.
Bir kere bulunup da ha buldum bitti diyeceğin ve cebine atacağın bir şey değil.
Her gün yeniden, her kararın içinde, her bakışında seçtiğin neyse o.
Yani bu ömür boyu sürecek bir yolculuk.
Özünde olmak, kendi hikayeni başkasının gözünden değil, kendi gözünden görmeye çalışmak.
İçine yerleşmiş olan kalıpların, farkında olarak başkasının sana biçtiği rolleri değil, kendi sesini duymak.
Doğan Cüceloğlu, çok çok sevgili Doğan hocamız, içimize işleyen bu kalıpları, büründüğümüz rollerin sonucundaki halimizi kültür robotu olarak adlandırıyor.
Daha önceki bölümlerde de boşluk hissi üzerine konuşurken şöyle bir soru sormuştum, hatırlayanlar olur belki.
Herkesin gerçekliğine razı gelip seninkini unuttun mu?
Benim içime oturan bir taştır bu soru mesela.
İçinde bulunduğum döneme ve ruh halime göre değişiyor cevabı.
Ama ara ara bu soruyu hatırlayıp kendimize sorsak hangi gerçekliğin içinde olduğumuzu düşünüp farkına varır mıyız sence?
Çünkü çoğu zaman başkasının gözünden yaşıyoruz hayatı.
Beni nasıl görüyorlar, ne düşünüyorlar, ay doğru muyum, yanlış mıyım derken kendi özümüzü unutuyoruz.
Peki insanın gözünden kendini tanımlaması mümkün mü?
Eksikleriyle, fazlalıklarıyla, sesiyle, tuskunluğuyla, kendini içeriden izleyen, gözlemleyen ve bu soruların cevabını arayanlarız biz.
Doğan Hoca'dan tekrar referans almam lazım.
Çünkü bunu onun kadar temiz bir yerden anlatan kimse yok bence.
O bunu gözlemleyen bilinç diyor.
Farkında olan bilinç yolculuk yapıyor ve hayattaki roller değiştikçe bunları takip ediyor.
Gözlemleyen bilinci keşfettiğimizde hayat yolculuğuna çıkıyoruz.
Duygular, duygularımızın farkında olmak öylesine kıymetli ki kendini kendin olarak yaşamaya hissettiğin her duygunun farkında olarak başlıyorsun.
Duygularımızın izini sürelim olur mu ya?
Bunu çok çok çok önemsemeliyiz.
Öfkenin, hüznün, kaygının, özellikle de olumsuz duyguların nereden geldiğini anlamak için kendimize izin verebildiğimizde kendimizin farkına daha çok varıyoruz.
Özünde olmak sadece büyük felsefi bir ideal mi?
Bence hayır. Şimdi bunu günlük hayatta nasıl pratik edebiliriz?
Üç basit örnek vereceğim.
Çok küçük anlarda bunu yapmak mümkün.
Mesela sabah yanınca hemen telefona bakmak yerine bir nefes almak.
Birine iyiyim derken eğer sana nasılsın diye soruyorsa öylesine olmadan.
Gerçekten öyle olup olmadığını fark etmek.
Kendini yargılamadan günün sonunda bugün ne hissettim diye sormak.
Özetle özünde olmak demek, farkında olmak, duygularını tanımak, gelişime açık kalmak.
İnan bana özünde yaşayan bir insan çevresine de ışık oluyor.
Çünkü sahicilik bulaşıcı bir şey.
Birinin özüyle duruşunu gördüğünde sen de cesaret alırsın.
O yüzden özünde kalıp kendine ihanet etmemelisin.
Duygunu bildikçe kendini de biliyorsun.
Kendini bilmek zaten insanlık tarihi kadar eski.
Antik günahındaki Delphi Tapınağı'nın girişinde de yazar, bilirsin.
Kendini bil. Kendini bilmek, ben buyum ve hep böyle kalacağım demek değil.
Kendini bilmek, akış içinde değiştiğini fark etmek ama özündeki çekirdeği kaybetmemek.
Yorulduğunda, sustuğunda, kırıldığında, içinde hala seninle konuşan bir ses var.
İşte o ses özün.
Umarım onu duyabiliyorsundur.
Bugün sana şunu hatırlatmak istiyorum.
Kendini bilmek mükemmel olmak değil.
Kendini bilmek, kendi hikayeni duymak.
Çünkü senin hikayen, senin özünden yazılıyor.
Bilge'nin çok güzel iki cümlesi var.
Tam da bununla ilgili.
İçine dön, hayatının cevabı orada.
Bence özünde olmak da biraz böyle bir pratik.
Her gün biraz daha kendine dönmek.
Bugün Doğan Hoca'yı andığım için onunla bitirmek istiyorum.
Yaşam sizin sahip olduğunuz şeylerle değil.
Sizin varoluşunuzla, farkında olduğunuz şeylerle.
İnanç ve değerlerinizle anlamını bulur demiş.
Özünü bulmak, kendini bulmak bir keşif dedik ya hani bu yolculukta kendini bul, kendinle uğraş ama hep kendin, hep kendin dedikçe bu bazen daha üstancıl yerden anlaşılabilir.
Ama hayır, bu evrende hepimiz birbirimize anlam veriyoruz.
Özlerimiz birbirinden üstün değil.
Aslında hepimiz öyle etkileşim içindeyiz ki yol ve yolculuk bireye ait.
Ne yapıyorsan kendine yapıyorsun, evet.
Ama kendi farkındalığımızla yarattığımız kolektif bütünlüğe de fayda oluyor.
Bu anlam ve yarattığın faydanın içinde o zaman sen de içindeki zenginlik kadar zengin olduğunun farkına varmaya başlıyorsun.
İçindeki zenginliği oluşturabildiğin zaman tüm yaşamla bir oluyorsun.
En azından bendeki duygu ve yaşamla benim dansım bu.
Yeni bölümler her Perşembe sabahı yayında Spotify ve Apple Podcast'ta takip edebilirsin.
Instagram'da takip etmek için de sahibindenihtiyaçtan.podcast hesabında seni bekliyorum.
Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
