
ve Geçtan devam ediyor:
“Fark edemiyorsak, zaten bizim için içinden çıkılması gereken bir durum da yok.” Yani bazen kendi acımızın bile farkında değiliz. Kendimize bir hikâye yazmışız, içinde yaşayıp gidiyoruz. Dışarıdan bakıldığında 'iyi' gözüküyoruz, ama içeride bir yankı var. Boş bir odada kendi ayak seslerini duymak gibi.
Transkript
Merhaba, bugün sana bir teşekkürle başlamak istiyorum.
Aslında Engin Gençtan'a.
Ama onunla yolları kesişmiş, hayata kendi gözlüğüyle bakmayı cesaret etmiş herkesin adına da.
Engin Gençtan
'ı ilk kez 2016 yılında tanıdım.
İnsan olmak kitabıyla başladı her şey.
Okudukça öyle bir şey oldu ki sanki yıllardır içimde susan bir ses konuşmaya başladı.
Psikoloji eğitimimin de ikinci senesindeydim.
Şu an ilk okuduğum kitap yanımda ve sayfaları karıştırdığımda görüyorum ki o yaz tatilinde altını çizdiğim cümleler o dönemki ihtiyaçlarım, sorularım ve şimdi bu zamana kadar
bulabildiğim cevaplara dair bu podcast'e hazırlarken bir harita oluyor bana.
Çünkü kitap sadece bilgi vermiyor, beni bana gösteriyor ama bunu yargılamadan, suçlamadan, incitmeden yapıyor.
İnsanı kırmadan sarsmak.
Belki de onun en güçlü tarafı buydu.
Sonra peş peşe okumaya başladım.
Bir cümlesini bitirmeden diğerini merak ettiğim yazarlar çok azdır ama Engin Geçtan öyle biri benim için.
Sanki yıllardır kafamda dönüp duran ama adını koyamadığım şeyleri onun cümlelerinde ilk kez gerçek gibi gördüm hep.
O zamanlar üniversitedeydim ve çok sevdiğim bir hocam vardı Çiğdem Hoca.
Beni ve iç dünyamı çok iyi okuyan biriydi.
Engin Geçtan'la kurduğum bağı o da fark etmişti.
Bir sabah derse giderken vefat haberini almıştım Engin Geçtan'ın.
O an garip bir şekilde içimde bir şey kıpırdamadı.
Belki de kabul etmek istemedim.
Bir yazar, hele ki içimdeki bazı duyguları dile getirmiş biri öldüğünde sanki içimizde de bir şey susar ya.
Bana o sessizlik hemen gelmemişti.
Aynı gün içinde Çiğdem Hoca ile stüdyoda karşılaştığımızda Engin Geçtan'ı kaybettik dedi bana.
İşte o an sanki ölüm haberi onun ağzından duyulunca meşrulaştı bende.
Artık inkar edemezdim.
O tanıdık ses acıyı onaylamıştı.
Bana ait kılmıştı.
İlk bu anları hatırlıyorum Engin Geçtan'dan bahsedilince.
Ve o andan sonra Engin Geçtan benim için sadece bir yazar değil, içimdeki bazı soruların cevapsız kalmayacağını gösteren biri oldu.
Bir tür içsel yol arkadaşı gibi.
Benim için o yol haritasının, o iç yürüyüşün seslerinden biri oldu.
Bugün seninle bu sesi kırılgan ve sahici haliyle duymaya çalışacağız.
Engin Geçtan hayat kitabının ilk sayfalarında şöyle der.
Kendimizi kalabalıklarda kaybetmemizin nedeni kendi yalnızlığımızdan korkmamızdır.
O ana kadar yalnızlığı bir eksiklik, dışlanmışlık gibi görmüşken belki de en çok orada kendimle karşılaştığımı fark ettim.
Geçten hayatın sadece dışarıdaki olaylardan ibaret olmadığını, asıl olarak o olaylara nasıl anlam verdiğimizin hayatı şekillendirdiğini söyleyen biri.
Yani senin hikayeni anlatan şey başına gelenler değil.
Onlarla kurduğun ilişki.
Bunu günümüzde sıklıkla duyabiliyoruz artık.
Daha çok fark edilen bir öğreti gibi yansıtılıyor ama bundan 10 yıl önce 20'li yaşların başında biri olarak bunu okumak bana vay be delirtmişti.
Engin Geçtan'ın anlatım dilinin de bunda payı büyük.
Çünkü o bunu anlatırken hiçbir konuyu dikte etmiyor.
Yüksekten bakmıyor.
Seninle aynı seviyede yan yana yürür gibi konuşuyor.
Şunu fısıldıyor gibi.
Ben de çok insan tanıdım.
Çok hikaye duydum.
Ama en çok kendini duymayan insanlara rastladım.
Ayşe Arman'la yaptığı 2003 yılına ait bir mülakatta sorulmuş geçtana.
Farkında olmadan da maskeli depresyon yaşıyor olabilir miyiz?
Bakımından 22 sene önce yapılan bir mülakattan alıntı yapıyorum.
O da şöyle diyor.
Elbette işler yolundaymış gibi yaşayanlar.
Mış gibi yapanlar.
Evde yalnız kalamayanlar.
Sürekli çalışanlar.
Durmaksızın koşturanlar.
Yani uyuşturucusu hız olanlar.
İçimizdeki boşluğu bir şeylerle doldurmaya çalışanlar.
O kadar tanıdık ki bu liste.
Hatta belki o kadar içimizi silmiş ki boşluk dediği şeyin farkına bile varmıyoruz.
Geçten şöyle devam ediyor.
Fark edemiyorsak zaten...
bizim için içinden çıkılması gereken bir durum da yok.
Yani bazen kendi acımızın bile farkında değiliz.
Kendimize bir hikaye yazmışız.
İçinde yaşayıp gidiyoruz.
Dışarıdan bakıldığında iyi gözüküyoruz ama içeride bir yankı var.
Boş bir odada kendi ayak seslerini duymak gibi.
Rastgele ben kitabındaysa şöyle diyor Engin Yaştan.
İnsan kendini ararken çoğu zaman başkalarının biçtiği rollerde kaybolur.
Bu cümle bana çok şey düşündürdü.
Belki de hepimizin hayatında rastgele benler var değil mi?
İçine girdiğimiz kimlikler, sırf uyum sağlamak için taktığımız maskeler, iyi çocuk, başarılı kariyer sahibi, mutlu çift, hepsi bazen sahici benliğimizi gölgeleyen kalıplar
oluyor. Geçten diyor ki kendi benliğine ulaşmak için önce kim olmadığını anlaman gerekir.
Bu kolay değil ama belki de en büyük cesaretlerden biri.
Kendini gözden düşürmeden gözden geçirmek.
O yüzden bu hayatta ya da hayattan ne istiyorsun diye sorulduğunda ne istemediğini bilmek de cevabın yüzde 60'ını kapsıyor bence.
Çünkü kendimden beklentimin çok yüksek olduğunu fark ettiğim bir an hatırlıyorum.
Kendimden beklentim o kadar yüksekti ki beklentilerimi somutlaştırmamışım hiç ama bir standart yaratmışım kendi içimde ve onlara yaklaşamama veya onların benim olmama ihtimalleri
de belirdiği zamanlarda büyük düşüşler yaşadığımı anladım.
O yüzden ne istemediğini anlayabilmek de bir o kadar kıymetli ve mühim bence.
Bir yazısında da şöyle diyor Engingeç'ten.
Bazen dışarıdaki ses o kadar fazla oluyor ki insan kendi iç sesini duyamıyor.
Hoş geldiniz günümüzün mega sorunu hız çağı ve otopilotta yaşanan hayatlarımıza.
Ne kadar tanıdık değil mi?
Bildirimler, zil sesleri, susmayan telefonlar ve bu kadar çok iletişimin içinde bazen birbirimize anlatacak hiçbir hikayemizin olmayışı.
Çünkü o hikayeyi kendimize bile anlatmıyoruz.
Ayşe Arman'la mülakatına ufacık geri dönüyorum.
Orada Dalaylama'yı anımsatıyor bu konuyla ilgili cevaplarından birinde.
Günde bir süre yalnız kalın demiş Dalaylama.
Ama engin geçten bu çağda yalnız kalamayan insanların giderek çoğaldığını, security check dediği sürekli kontrol halinin bizi ilişkilerde dahi özgür bırakmadığını söylüyor.
Biraz önce bahsettiğim mülakatındaki soru maskeli depresyon yaşayıp yaşamadığımıza dairdi.
Orada bunun tabii ki elbette olarak yanıtlarken belirtilerini birazcık anlattım.
Ama cevabı tam olarak aktarmak istiyorum.
Çünkü beni sonunda güldüren bir şey anlatıyor.
Çok da tekrar düşmek istemiyorum ama cevap tam olarak şu şekilde.
Saymakla bitmez.
İşler yolundaymış gibi yaşayanlar, yani mış gibi yapanlar, evinde yalnız kalamayanlar, sürekli çalışanlar, durmaksızın koşturanlar, uyuşurcusu hız olanlar, içimizdeki
boşluk sözünü ettiğim, bir şeylerle sürekli doldurmaya çalışıyoruz.
Viktor Frank bu olguyu nojenik nevroz olarak adlandırmıştı.
Varoluş ve Psikiyatri adlı kitabımda ben ancak 3 sayfada anlatabildim.
Sonra bir gün balık pazarına alışverişe gittiğimde bir duvar yazısı gördüm.
Yazdıklarımı bir cümlede bu kadar iyi anlatacak başka bir laf yoktu.
Şaşırdım. Şöyle yazıyordu.
Hayat boştur ama içine sıçınca dolar.
Bugün burada Engin Genç'ten andık.
Aslında kendimize baktık.
Benim için çok önemli bir bölüm.
Sana onun cümleleriyle birkaç soru bırakmak istiyorum.
Belki sen de kendinle baş başa kalınca düşünürsün.
Hangi duyguyu yaşıyormuş gibi yapıyorum?
Kendi hayatımda başrol müyüm yoksa yazılmış bir senaryoyu mu oynuyorum?
Ve içimdeki boşluğu neyle doldurmaya çalışıyorum?
Kapatmadan önce çok da haddim olmayarak neden Engin Geç'ten okumalıyız, okutmalıyız diye sorup cevaplamak istiyorum.
Kimler okumalı diye ayrım yapmayacağım çünkü o kolektif bir anlat dili benimsiyor.
Herkes, her kafa karışıklığı kendi cevaplarını bulabiliyor.
Çünkü onun kitapları sana başkalarının sesiyle değil, kendi iç sesinle konuşuyor.
İnsan davranışlarını sadece dışarıdan izleyen biri gibi değil, onların arkasındaki kökleri görebilen bir gözle anlatıyor.
Ve o köklerin çoğu çocuklukta.
Ve biz yıllar geçmiş olmasına rağmen hala o eski oyunların, o görülmeyen ihtiyaçların, O bastırılmış duyguların içinde yaşamaya devam ediyoruz.
Geçten sana doğrudan söylemiyor ama seni öyle bir aynayla tanıştırıyor ki kendinle karşılaştığında bazı şeyler zaten dönüşmeye başlıyor.
Çoğu zaman bu benim huyum dediğimiz şeyin aslında bir korunma biçimi olduğunu, ben hep böyleyim dediğimiz yerlerin birer savunma olduğunu o sakin, anlaşılır diliyle
fark ettiriyor. Ve bir yerden sonra şunu anlamaya başlıyorsun.
Aslında hep sevgiye ulaşmaya çalışmışız.
Ama yolumuzu bazen korkuyla, bazen öfkeyle, bazen de unutarak çizmişiz.
Eğer insan olmayı gerçekten anlamak, bazı duygulara isim verebilmek, kendini tanımaya küçük bir adım atmak istiyorsan Engin gençten okunmalı.
Yani eğer ben neden böyleyim veya bu duygular neden beni yoruyor?
diye bir gün dahi kendine sorduysan, inan bana bu kitaplar o soruya verilen en sade, en yerli cevapları barındırıyor.
Duygularla kalabilmek, onları kontrol etmek değil tanınmaya cesaret etmektir.
Tüm bu sorular duyguları düzenleyebilmek yetisinden geçiyor.
Ve yüzyılın önemli konularından biri duygu düzenlemesi.
Varoluşumuzda hepimiz hayatta kalma mücadelesi veriyoruz.
Merkezi sinir sistemimiz bize bunu söylüyor.
Tehdit modunda olduğumuz için bazen ne hissettiğimizi bile bilmeden bir şeyler yapıyoruz.
Kalbimiz sıkışıyor ama sebebini açıklayamıyoruz bazen.
İşte bu duyguların geldiği ama düzenlenmediği yer.
Yani ne olduklarını tanımadığınız.
Sadece yaşandığı ama anlaşılmadığı o anlar.
Hiçbir davranış boşuna değil ve çoğu davranışımız çocuklukta bir yerlerde yazılmış bir senaryonun devamı.
Belki de müfredatlarda, iş yerlerinde insan olmayı öğretmemiz gerekiyor.
En zorlayıcı zamanlardaki duygularımla nasıl kalabilirim diye tepkilerimize, sıkıntılarımıza içgörü kazandırabilsek tüm bu konuştuğumuz ilişki ve iletişim sorunlarının büyük
bölümünün cevaplarını bulabileceğimize inanıyorum.
Birbiriyle çok bağlantılı olduğu için Rastgele Ben kitabında geçen bir cümleyi okuyacağım.
Kendine yabancılaşmak, çocuklukta kurulan savunmaların yetişkin hayatta otomatik hale gelmesidir.
Özet bir cümle oldu.
İşte Engin Geçtan kimi zaman sarsıcı ama hep şefkatli bir dille özünde insan olmayı anlatıyor.
Değişmeye zorlamadan tam bir neden, sorun o soruna spesifik bir cevap olmadan yaşamanın mümkün olduğunu gösteriyor.
Değişim de hesabını tutmadan başını sonunu kestiremediğinde gerçekleşiyor.
Ve Engin Geçtan işte tam orada sana elini uzatıyor.
Kendine çok iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
