
dikkat ekonomisi: kaybolan odağımız nasıl geri gelir?
26 Mart 2026 · 19 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Her gün, fark etmeden bir bahçe ekiyorsun.
Dikkatinle. Seçimlerinle.
Her cümle bir filiz. Her düşünce bir tohum. Her yazı… o toprağın kendisi.
Ve zamanla, neye baktıysan neye odaklandıysan hayatın da ona dönüşüyor.
Bölüm sonu kendimize soracağımız o soruyu duymaya hazır mısın?
Transkript
Günler geçip giderken, saçımdaki beyazlar birer birer artarken selam, selam, selam.
Bugün üçledim selamlamayı.
Umarım herkesin keyfi yerindedir.
Nisan ayının içerisindeyiz.
Yazı bekleme heyecanı, işte havaların ısınması, güzellemelerine henüz girmiyorum.
Bu konudaki heyecanımı diri tutmaya çalışıyorum.
Özellikle Edün...
Böyle balkona çıktım ve kuş seslerini duymak inanılmaz iyi.
Yani çok klişe gibi gelebilir işte hani doğada kendimi iyi hissediyorum.
Yeşilin ve mavinin birleştiği noktalarda huzura doluyorum falan gibi.
Buralara girmeyeceğim ama şöyle bir dün balkonda otururken aklıma böyle konan bir cümleyi seninle paylaşmazsam olmaz.
Böyle kuş seslerini çok çok çok...
Canlı duymaya başladım balkonda otururken ve inanılmaz böyle hani iyi hissettim kendimi.
Ve hani birkaç dakikalarına da olsa romantize ettim sanki hayatı.
Ama şöyle bir şey geldi sonra aklıma.
Yani bu kuş seslerini duymak çok güzel, evet.
Ama bundan daha güzel olan bir şey daha var.
O kuş seslerini duyacağını bilerek uyumak ve uyanmak.
Bence... Bunu umut ederek yaşamak, o kuş seslerini duymaya cesaret ederek hayata devam edebilmek ve hepimiz için özellikle
bu günlerde, bu zor günlerde geçecek diyebilmek güzel, iyi hissettiriyor.
Bunu başarabiliyorsak tabii ki.
Ben de her zaman başaramıyorum.
Ama o dün yaşadığım birkaç dakikalık an bana umut etmekten vazgeçme dedirtti yine.
Tabii ki sadece umut ederek.
Ama ne demişler?
Derdi dünya olanın dünya kadar derdi olurmuş.
Biz de dertlenmeye geldik yine bu bölümde.
Yok yok. Vallahi dertlenmeyeceğiz.
Ama yoğun bir bölüm bence.
Farklı farklı gündemlerden asıl konuşmamız gerekenleri konuşamadığımız bir sistemde olduğumuz için bu taraflara da dikkat çekmek istiyorum.
Çünkü Türkiye'de sürekli değişen ekonomik koşullar, geçim kaygısı ve belirsizlik zihni zaten yorgun bırakıyor.
Zihinsel olarak yorulan beyinlerimiz de haliyle kaçış arıyor.
En kolay kaçış da çoğumuz için ekrana bakmak.
Ve işte tam burada bu kaçış ihtiyacı bizi fark etmeden daha derin bir dijital bağımlılığın içine çekiyor.
Hazırsan başlayalım.
Bu bölüm odaklanmayı ve dikkat ekonomisini konuşuyoruz.
Hiç tek bir bildirimi kontrol etmeyi planlayıp farkında olmadan hadi diyelim 40 dakika sonsuz bir kaydırma döngüsüne girdiğin oldu mu?
Benim buna cevabım uzun zamandır girmedim ama girmişliğim var.
Bir soru daha. Bir sonraki seçimin gerçekten sana mı ait yoksa bir dijital ikiz bunu senin için çoktan mı yaptı?
2026'da gizlilik artık sadece verilerinle ilgili değil, düşünce sürecinle ilgili.
Çok uluslu teknoloji şirketleri sürekli birbirleriyle rekabet halinde.
Ne için? Tabii ki daha bağımlılık yaratan sistemler tasarlamak için.
Bu rekabette sadece kar veya pazar payı için değil, çok daha sınırlı ve değerli bir kaynak için yarışıyorlar.
Dikkatin! Günümüzde dikkat, akıllı telefonlar, sosyal medya ve dijital platformların kullanıcı deneyimini şekillendirme biçimleri nedeniyle toplumsal tartışmaların merkezine yerleşmiş durumda.
2003 yılında ortalama dikkat süremiz 2,5 dakikayken şu anda sadece 40 saniye desem.
Bu kadar uzun süre odaklanabiliyor muyum ya diye geçirdin mi içinden?
40 saniye yani inanılmaz bir düşüş.
Bu bilgiyi Associated Press'ten aldım bu arada.
Herhangi bir videoda duyduğum yalan yanlış bir bilgi.
Dikkat süresi dengeyi, mutluluğu ve verimliliğini yeniden sağlamanın çığır açan bir yolu adlı bir kitap varmış.
Ben henüz okumadım. Yazarı Gloria Mark diyor ki dikkat genel olarak zihni belirli bir göreve yönlendirme yeteneğidir.
Ama sana acı bir cümlem var.
Dikkatin artık sana ait değil.
Bu sadece bir teknoloji meselesi de değil.
Etik mesele diyorlar artık.
Peki sence insanların dikkatini manipüle etmek ne derece doğru?
Ne kadar yanlış. Çok tanıdık gelen şeyler söylemeyeceğim bugün sana.
Sadece farkında olmayı, nasıl bir döngüde olduğumuzu anlayalım istiyorum.
Bugün yaşadığın odaklanamama hali bir irade problemi değil.
Bir disiplin eksikliği de değil.
Tasarlanmış bir sistem sonucu.
Senin dikkatin, zamanın, darbanışların artık bir ürün halinde.
Eğer bir ürün ücretsizse, ürün sensin.
Üzgünüm. Dikkat ölçülebilir, satılabilir ve yönlendirilebilir bir kaynak artık.
Platformlar senin davranışlarını analiz ederek dikkatini yakalamak ve bu süreyi uzatmak için tasarlanıyor.
Yani sana hizmet etmektense seni reklam verenlere satıyormuş gibi.
Akademik literatürde bu attention economy olarak geçiyor.
Bu terim ilk olarak Herbert A.
Simon tarafından temellendirilmiş.
İnsan dikkatinin kıt bir kaynak olduğu ve hani bu kaynağı şirketler tarafından rekabetle ele geçirildiği sistem.
Yani hani senin dikkatin artık sana ait bir şey değil dedim ya az önce.
Rekabet edilen bir kaynak.
Ve çok kritik bir cümlesi var.
Yani bilgi arttıkça dikkat azalır.
Algoritma neye ne kadar bakacağını ve neye bağımlı olacağını belirliyor.
Sonuç mu? Sonuç kaçınılmaz.
Zihinsel parçalanma.
Nedir bu parçalanma?
Yani dikkat süren kısalıyor, derin düşünme azalıyor ve sürekli bölünmüş bir zihin oluşuyor.
Buna bazı araştırmalarda attention fragmentation da deniyor.
Bunu odaklanamamam.
Ve dikkat konusunda ne varmış, kim ne söylemiş diye baktığında en popüler şekilde anlatanlardan biri Johan Hari ile karşılaştım.
Eğer bu konuda daha fazla bilgi edinmek istiyorsan bu bölümü dinlenmenin ardından sen de karşılaşacaksın kendisiyle.
Odaklanamama, dikkat dağınıklığı ile ilgili videolar da oldukça fazla.
Ama biz bugün seninle daha çok teknolojiyi insanın psikolojisine zarar vermeyecek şekilde yeniden tasarlanmasını kurcalıyoruz.
Harry'nin temel iddiası şu, odaklanamıyoruz çünkü dikkatimiz sürekli olarak bölünüyor ve manipüle ediliyor.
Harry'nin en ünlü kitabı da zaten Çalınan Dikkat.
Yanılmıyorsam 2022 yılının sonlarına doğru yayınlanmıştı.
Oldukça besleyici ve sanırım 50-60 sayfa böyle bir kaynakçısı olan bir kitap.
O yüzden ekstra bilgi edinmek istersen okumanı çok çok tavsiye ederim.
Temelde meselenin senin zayıf olman olmadığını, Sistemin senin dikkatini paraya çevirmesinin temel problemi olduğunu söylüyor.
Yani ekran süremizi maksimize etmek kullanıcı etkileşimini artırma hedefiyle ilerliyor tüm bu algoritmik yapılar.
Peki etkileşim dediğimiz ne?
Dikkat, merak, bağlılık ve tekrar geri gelme isteği.
Bugün kullandığımız sosyal medya platformları bize ücretsiz gibi görünüyor değil mi?
Ama bizi birbirimize bağlıyor, yeni şeyler öğrenmemizi sağlıyor ve bilgiye ulaşmamızı kolaylaştırıyor.
Pembe gözlüklerle baktığımızda hikayeyi bu şekilde okuyabiliriz.
Peki algoritma ne yapıyordu?
Tekrar edelim. Darwin işlerimizi analiz ediyor, verilerimizi topluyor ve bunları kullanarak dikkatimizi istediğimizden daha fazla çekmeye çalışıyor.
Sonra da bu dikkati ve darbanışlarımızdaki değişimi reklam verenlere satıyor.
Peki, silikon vacisinde insan merkezde hareket kurulduğunu biliyor muydun?
Evet, hani teknolojiye karşı insan odaklı bir yaklaşım geliştirmek için kurulan bir yapı var.
Center for Human Technology.
Daha az bağımlılık, daha az manipülasyon, daha fazla bilinçli kullanımla teknolojiyi yeniden inşa etmek için organize edilmiş.
Tristan Harris, kendisi Google'ın eski çalışanı ve önemli bir cümlesi var.
Problem kullanıcılar değil, sistem diyor.
Çünkü silikon vadisine çalışan birçok kişi de artık şunun farkında.
Ürettikleri şeyler insanları bağımlı yapıyor, dikkatlerini parçalıyor ve psikolojilerini etkiliyor.
Bu merkezde... Şimdi çalışmalar insan zayıflıklarını sömürmemek, dikkati manipüle etmemek, bağımlılık yaratmamak üzerine.
Human Technology Yani insancıl teknoloji bayrağı devralmalı diyorlar.
Bunu derken de teknoloji tasarımını değiştirmek, algoritmaları etik hale getirmek, regulasyon çaresi yapmak ve farkındalık yaratmak üstüne yoğunlaşıyorlar.
Ama bu sistem o kadar güçlü ki onu kuranlar bile şimdi değiştirmeye çalışıyor.
Silikon validesindekiler bunu yapa dursun biz teknolojiyi değil.
Onu nasıl tasarladığımızı sorgulamalıyız.
Modern dikkat ekonomisinde insan dikkati değerli bir metaya dönüştü.
Bunu biliyoruz.
Ve sistem tamamen dopamine oynuyor.
Dopaminin biyolojik temelleri hayatta kalma için evrimleşmiş olsa da modern teknoloji bu sistemi paraya çevirmek için kullanıyor.
Algoritma bizi izliyor, öğreniyor ve Bizi bize karşı kullanıyor.
Dopamin genellikle haz kimyası olarak bilinir.
Ancak bu açıklama biraz yanıltıcı bence.
Gerçekte dopamin motivasyon kimyası.
Haz deneyimlendiğinde değil de haz beklendiğinde salgılanıyor.
Nörobilimciler dopaminin gerçekten keyif almak yerine beklenti ve arzu ile daha güçlü ilişkide olduğunu söylüyor.
Şimdi kendine dürüstçe sor.
Son bir saatte yaptığın şeylerin kaçı gerçekten senin seçimindi?
Dikkat ekonomisinde çatışmanın makine tarafı insan davranışını ölçülebilir ve sömürülebilir bir veri akışına dönüştüren gelişmiş makine öğrenmesi yani geri bildirim döngüleri tarafından
besleniyor. Teknik kısma biraz girmem lazım çünkü herkesin dillendirdiği şeyler değil bunlar.
Teknikle hiç ilgilenmiyorum.
Üff ne saçmalıyor bu ya diyorsan eğer yaklaşık böyle bir dakika falan ileriye atlayıp dinlemeye devam et sakın çıkma.
Şimdi teknik kısımda değişken ödül programları.
Variable reward schedules.
Modern öneri motorları yani multi armed bandit algoritmalarıyla iki tane kavram var.
Bir tanesi keşif yani yeni içerik gösterme exploration.
Bir de sömürme anlamına gelen exploitation.
Yani kullanıcı zaten bağımlı olduğu içeriği gösterme arasındaki dengeyi yöneten iki tane yöntem var.
AI yüksek değer viral paylaşımların arasına Stratejik olarak ne tür içerikler?
Sıkıştırarak bir slot makinesi.
Mantığını saklit ediyor gibi düşünebilirsin.
Kullanıcı olarak bizler bir sonraki depomin patlamasının hangi kaydırmada geleceğini asla tam olarak bilemediğimiz için sürekli bir beklenti ve arayış halinde oluyoruz.
Şimdi eminim çok tanıdık bir şey anlatacağım.
Diyelim bir işe dalmışsın ama gerçekten odaklanmışsın.
Hani belki bir yazı yazıyorsun, bir araştırma yapıyorsun, bir şey okuyorsun.
Tam o noktada telefonuna...
bir bildirim geliyor. Sadece bak saniyelik bakıyorsun.
Önemli bir şey değilmiş ya diyorsun ve geri dönüyorsun çalışmaya.
Ama aslında geri dönemiyorsun.
Burada çok kritik bir kavramımız var.
Attention residue. Türkçesiyle dikkat kalıntısı.
Bölünen işlerin gün içerisinde yaklaşık %82'si tekrar başlatılıyormuş.
Ve bir işe geri dönüp tekrar odaklanmak inanılmaz bir şey bu.
23 dakika 15 saniye sürüyormuş.
Bu bulgu The Cost of Interrupted Work çalışmasının lideri Gloria Mark tarafından ortaya konan bir veri.
Şöyle düşün. Zihnin tek bir oda değil.
Bir sahne gibi mesela.
Ve o sahnede bir oyun oynanıyor.
Sen bir iş yaparken bütün ışıklar o oyunun üzerinde.
Ama sonra bir bildirim geliyor.
Sahne birden değişiyor.
Pat yeni bir oyun başlıyor.
Ve... Sen tekrar eski oyuna dönmeye çalıştığında ışıklar tam olarak böyle bir geri gelmiyor.
Bir loş yani ortam.
Çünkü zihninin bir parçası hala o diğer sahnede kalıyor.
Biraz daha somutlaştıralım istersen.
Telefonunda çok fazla uygulama açıkken ne oluyor?
Hani hiçbirini kullanmasan bile telefonda bir yavaşlama oluyor değil mi?
Batarya daha hızlı bitiyor.
E beyin de aynı şekilde çalışıyor.
Her yarım kalan konuşma, her yarım kalan bildirim.
Her yarım bırakılmış düşünce hep böyle arka planda açık kalıyor ve sen fark etmesen bile zihinsel enerjini tüketiyor.
Hadi gel şimdi bunu dikkat ekonomisiyle bağlayalım.
Platformlar senin dikkatini sadece çekmek istemiyor.
Bunu anladık artık. Onu bam bam bam parçalamak istiyor.
Çünkü parçalanmış bir zihin daha fazla kaydırıyor, daha hızlı sıkılıyor ve çok daha kolay yönlendiriliyor.
Yani mesele sadece zamanını ve dikkatini çalmak değil.
Zihnin bütünlüğünü bozmak.
Peki biz nasıl kurtulacağız bu bütünlüğün bozulmuş, dağılmışlığından?
1- Zihinsel yükünü haritalayabilirsin.
Yaptığın işlerin zihinsel ağırlığını haritalandırarak beyin gücünü stratejik şekilde dağıtabilirsin.
Örnek veriyorum. Zihinsel olarak en ağır işleri en uyanık ve odaklı olduğun en verimli saatlerine buna genius hours diyorlar.
Bu dönemlerde yap. Daha hafif işleri ise enerjinin düşük olduğu zamanlara bırak.
Kendimden örnek vereyim.
Ben aşırı... sabah insanıyım ve asıl odaklanmam gereken işleri hep sabaha bırakıp daha böyle zihnimi yormayacak ya da daha rutine binmiş görevlerimi diyeyim sorumluluklarımı
öğleden sonra akşam saatlerine doğru bırakıyorum ki hani bunu farklı farklı kurumsal şirketlerin araştırmalarında da görüyoruz.
Önemli toplantılarınızı sabah saatlerinde, özellikle saat 10-11 arasında yapın diye böyle şeyler var, bulgular var.
Ve çalışma ortamı kültürüne geçmem gerekiyor burada kurumsala referansı vermişken.
Çünkü ıssız bir adada çalışmıyoruz değil mi?
Çalışma ortamının bir atmosferi var.
İster kalabalık açık ofis olsun, ister sürekli zoom toplantılarınla dolu bir ekranda ol.
boyu, bağlam değiştirme performansını ciddi şekilde etkiliyor.
Derin çalışmaya saygı duyan ve bir saniyen var mı ya tarzı kesintileri minimumda tutan bir kültür gerçekten oyunun kurallarını değiştirebiliyor.
Bu da şu demek, ne zaman işte nereden konuşuyorsun artık?
Chatten mi? Whatsapp'tan mı?
Slack ya da Teams'ten de olabilir.
Bunun ne zaman yazacağını bilmen lazım.
Ne zaman e-posta atacağını, ne zaman yüz yüze konuşman gerektiğini bil ve lütfen ulaşmak istediğiniz birinin statüsünde do not disturb yani rahatsız etmeyin yazıyorsa ona
saygı göster. Bu sadece bir tercih değil.
Odaklanmak için bir hayat hattı bence.
Peki 80'e 20 kuralını biliyor musun?
Yani buna Pareto prensibi diyorlar.
Bu prensibe göre sonuçların %80'i çabaların %20'sinden geliyor.
Ama ya bunu tersine çevirseydik?
İş yükünü sadece %20'sini azaltabilseydin ne olurdu?
Bu küçük değişim bile stresin ve genel mutluluğun üzerinde oyun değiştirici bir etki yaratabileceğini söylemem çok daha...
Yanlış olmaz sanırım.
Şimdi modern iş anlayışı psikoloji temelli bir ürünün temel faydasından çok kullanıcı katılımına odaklanıyor.
Her bildirim, sonsuz kaydırma ve algoritmik seçilmiş paylaşımlar bizleri platforma bağlamak için hassas şekilde tasarlanıyor ya işte bu biyodijital döngüyü
anlamak sürekli dikkatimizin dağılmasına sebep olan bir dünyada özgürlüğümüzü geri kazanmak için Temel bir gereklilik.
Bekleyerek geçiyor günlerimiz.
Haklarımızı, özgürlükleri, adaleti, kadınların, çocukların, hayvanların ve doğadaki tüm canlıların güven içinde eşitçe yaşayabileceği bir dünyayı hayal etmeyi, aç kalmamak,
hayal kurabilmek için bir umut bekliyoruz.
Ama belirsizlik uzadıkça...
İçimizde bir gerilim birikiyor.
Kutuplaşmalar derinleşiyor.
Herkes kendi mahallesinin yankı odasında yaşıyor ve çoğu zaman ne söylendiğini bile duyamıyor.
İçinde umut ettiklerimizin gerçekleşmesini bekliyoruz.
Sımsıkı sarılıyoruz umuda.
Bazen o umut belirsizlik içinde kaybolsa da soluklaşabiliyor.
Zamanın... hayatın elimizden kayıp gittiğini fark edemediğimiz bir boşlukta hissediyoruz.
Bazen karanlık duygular benim de bir türlü peşimi bırakmıyor.
Burada seninle karanlığın içinde bile bir parça ışığı, bir umut kırıntısını görme çabasında olmak devam etsin istiyorum.
Umutsuzken bile o karanlığın içinde bir ışık bulma çabası hayatta kalma içgüdüsünün bir sonucu hepimiz için.
Fazlasayın bir sözü var, bahçemizi yetiştirmek gerek.
Bu cümle umudu canlı tutmayı, direnmeyi ve sürekli çaba göstermeyi hatırlatıyor bana.
Ben de her gün kendi bahçemi yeniden canlandırmaya, filizlendirmeye çalışıyorum.
Bu sadece ellerimizle yapılan bir iş değil.
Aynı zamanda içimizdeki direncin...
mücadelenin ve umudun sürekli yeniden yaşarması demek.
Her gün kendi bahçene emek vermek, hayatın zorlukları karşısında umudu korumanın bir yolu.
Küçük detaylara, günlük çabalara tutunarak büyümek, hayatta ayakta kalabilmenin bir yöntemi.
Dikkatini tamamen geri kazanmak değil.
Çünkü dürüst olalım bu sistemin tamamen dışına çıkmak kolay değil.
Ama şunu yapabilirsin.
Dikkatinin nerede kaybettiğini fark etmek ve her anın senin seçiminden ibaret olduğunu unutmaman.
Bir sonraki bölüme kadar dikkatini kendi bahçene verebilmen ve onu yeşertebilmen dileğiyle.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
