
Bir fener arıyoruz ama ya fener içerideyse? Ya “yol” dediğimiz şey, başkalarının yürüdüğü çizgilerden değil de, kendi kalbimizin çatallı patikalarından geçiyorsa?
Transkript
Selamlar. Bugün kendimle gurur duyduğum bir gün.
Çünkü Nisan ayının başında bu ayın sonuna kadar 4 bölüm podcast yayınlayacağımı haftalık olarak planlamıştım.
Ve hayat bu planların dışında ilerledi.
Ama ona rağmen ay sonuna kadar 4.
bölümün yayınlanacağı yeni bir takvim oluşturdum.
Bu sabah sahilde yürürken...
Bir cümleyle yola çıktım.
Bugün bu kaydada sizinle beraber aynı cümleyle başlamak istiyorum.
Böyle bir yol alalım istiyorum bugün.
Bu soru umarım hepimiz de içimizde bir yere dokunabilir.
Yola çıkacağımız soru deniz fenerim ne?
Hayatın yoğun sisinde, rotamızı kaybettiğimizde, gözlerimizle değil, kalbimizle aradığımız bir işaret bu.
Ama bazen o fener de görünmez oluyor işte.
Çünkü fark ediyoruz ki bazen de gerçeğin rengi gri.
Ne tamamen beyaz ne tamamen siyah.
Hepimizin kendimize şu konforu sağlaması gerekiyor.
Yolumu kaybedebilirim ama sonra tekrar bulabilirim.
Beklentilerimi yeniden belirleyebilirim.
Bu çok doğal.
Çünkü... Hayat bazen sadece kendi önümüzden, çekilmemiz gereken bir yerden yaşatıyor kendini.
Geçenlerde Twitter'da dolanırken bir kesit gördüm.
Malum gündemi takip ederken çok fazla politik, ülke gündeminden sıyrılamadığımız paylaşımlara maruz kalıyoruz ama özellikle bazı hesaplara girip önceden senelerdir
takip ettiğim oradaki daha felsefi ve edebi paylaşımlara göz gezdirme ihtiyacı duyuyorum.
Orada kamu'nun bir kesidi vardı ve kamu...
Yani tek gerçek felsefi sorunun intihar olduğunu söyleyen bir adamdı ve başka bir şey soruyordu o kesitte.
Hayat gerçekten yaşamaya değer mi?
Olay yalnızca var olmak değil.
Anlamla var olmak.
Bunu geçen bölümde de konuşmuştuk.
Ya Sponville başka bir yerden bakıyor bu soruya.
Hayat sevilesi olduğu için değil.
Onu sevdiğimiz ölçüde sevilesi.
Yani burada mesele arzu.
Mesele ilişki kurduğumuz şekilde gerçekliğe anlam vermemiz.
Peki ya berbat bir hayat yaşayan biri?
Kayıplar, yoksunluklar, travmalar içinde bir hayat.
Bu kişi de hayatı olduğu gibi kabul edip sevmeli mi?
İşte burada işler karışıyor.
Çünkü belki de sevgi önce bir başkaldırı.
Durumu değil ama o durum içinde hala kalabilen kendimizi sevmeye başlamak.
Hayatın kendisini değil, hayata rağmen yaşamakta olanı sevmek.
Deniz fenerleri dedim ya, deniz fenerleri her zaman gözükmez.
Bazen yönümüzü kaybolarak buluruz.
Ve işte o anda belki de yeni bir soruya uyanırız.
Ben neyi arzuluyorum?
Ben kim olmak istiyorum?
Çünkü yol sadece haritayla değil, yöneldiğimiz arzuyla çiziliyor.
Ve çoğu zaman kendi önümüzden çekildiğimizde yol...
Kendiliğinden açılıyor.
Hayatın anlamı belki de gri tonların içindeki küçük kırıltılarda gizli.
Belirsizliğin içinde bir seçim yapmak zorunda kalabiliriz.
Ve belki de en büyük cesarete tüm belirsizliklerin ortasındayken o seçimi yapmak, kendimizin ve seçimlerimizin arkasında durmak.
Tüm kırıklıklarına rağmen.
Ben kimim? Ne tarafa doğru bakıyorum?
Ve gerçekten o ışığı hala görmek istiyor muyum?
Hayatla ilgili öyle böyle büyük laflar etmeyeceğim.
Hiçbir zaman etmiyorum ama şunu söyleyebilirim.
Hayatın rengi gri derken aslında şu ya hep ya hiççilik durumundan uzaklaşmaya çalıştığım, bunu öğrenmeye çalıştığım yıllardan geçiyorum.
Gri derken aslında bu griliğin değişebilen, dönüşebilen, esneyebilen bir şey olduğundan bahsediyorum.
Bizi engelleyen şey çoğu zaman dışarısı değil.
Biziz. Kendi iç sesimiz.
Yani hayatın amacı anlam derken de o beklediğimiz büyük anlamın bir gün birdenbire gelmeyeceğini kabul ederek yaşamaya devam etmemiz gerekiyor.
Sevmeye başladıkça.
Esnemeye başladıkça ve kendine gelmeye başladıkça hayatta yavaş yavaş göz kırpmaya başlıyor.
Tüm bu konular işte başka bir derdi olmayan insanlar genelde bu kendini arama yolculuklarına, kendi meditatif yönlerine eğilmeye
başlıyor gibi algılar var.
Evet yani gerçekten maddi sıkıntılar çeken, yiyecek, yemeği bile zar zor kendine sağlayan insanların bunları düşünmeye ve bunlar için vakit ayırmaya
güçleri ve enerjileri olamıyor.
Ama bu kendimizi arama yolculuğunun çok konforlu ve lüks bir yerden yaklaşarak anlatma derdinde değilim.
Evet bu da bir gerçek.
bambaşka zorluklarıyla mücadele etmek zorunda olan insanların varlığını yok sayamayız.
Bu da maalesef bir gerçek.
Ama bunları arayacak, bunları sorgulayacak mentalde ve hayat biçiminde olan insanlar da var.
O yüzden o kesime hitap ettiğimde çok farkındayım.
Kaybın, acının, hayal kırıklığının içinde bir insan hayatı sevmeli mi gerçekten?
Ya da nasıl sevmeli?
Nasıl kendinin farkında olmalı?
Neyi aramalı?
Sorularının cevaplarını belki bir gün daha uzun uzun konuşuruz, tartışırız.
Yolumuzu nasıl buluruz?
Bu cevaplanamayan ve hemen herkesin yolumu nasıl bulacağım, ben kimim, nasıl olacak diye hap cevaplar aradığı konular maalesef.
Ama işin özünde gerçekten bu soruların cevaplarını aramaya yöneldiğimizde bu evet şöyle kendini bulacaksın.
Şunu yap. Madde madde.
Böyle bir insan olmak için şunu yapman lazım.
Daha iyi bir insan olmak için sabah kalktığında bu adımları izle gibi bir robota talimat verircesine önerilerde bulunmak çok benim tarzım ve taraftarı olduğum bir
şey değil. Çünkü hiçbirimiz robot değiliz.
Hepimiz anlam arayışından şu anda bahsederken ve bence en önemli konu insanın hani düşünebilen bir varlık olmasının yanı sıra kalbiyle aklı arasında dengeyi
kurmaya çalışması tüm canlılar arasındaki onu ayrıştıran özelliği.
Yolumuzu nasıl buluruz dedik ya.
Bir fener arıyoruz.
Bir deniz fenerinden bahsettik.
Ya fener içerideyse diye hiç soruyor muyuz kendimize?
Ya yol dediğimiz şey başkalarının yürüdüğü çizgilerden değil de kendi kalbimizin çatallı patikalarından geçiyorsa?
Belki de en büyük yön kaybı başkalarının yoluna özenmekten oluyor.
Yönünü bulmak başkasına benzemekten değil kendine dönmekten geçiyor.
Ve bunu yapabilmek için önce ne yapmalıyız?
Korkularımızdan, ertelenmiş arzularımızdan, içimizde olmaz diye bağıran O sesten vazgeçmeliyiz.
Hala soruyorsunuz kendinize deniz fenerim ne?
İşte o soru bile yolun kendisi olabilir.
Tüm hayatımız bir sağa bir sola giden bir sarkaç gibidir.
Istıraptan sıkıntıya, sıkıntıdan ıstıraba.
Chopin'ar bu cümlesiyle sanki hayatın duygusal aralığını özetliyor.
Neşeyle değil, acıyla örülü bir döngü.
Hatta bu cümle ilk başta biraz fazla mı geliyor?
Belki evet. Ama bir yandan içten içe tanızık.
Çünkü hayat çoğu zaman gerçekten de ya çok yoğun ya da çok boş hissettirmiyor mu?
Chopin Harun yaşam iradesi dediği şey, bitmek bilmeyen bir arzu zinciri.
İstediklerimizi elde edene kadar acı çekeriz.
Elde ettikten sonra ise sıkılırız.
Ve sonra yeniden isteriz.
İşte sarkaç bu.
Ruhun ritmi değil, varoluşun yükü.
Peki bu durumda ne yapacağız?
İşte burası enteresan.
Schopenhauer'un çözümü mutluluk değil.
Arzunun azalması, isteğin hafiflemesi.
Yaşamın yükünü hafifletmek için hayattan bir adım geri çekilmek.
Belki de haklı.
Hayat bir sarkaç ve biz onun ucuna takılmışız.
Ama belki bazı anlarda o sarkaç kısa bir süreliğine durur.
Bir sabahın sessizliğinde, birinin gözlerinde, kendimizi unuttuğumuz bir şarkıda.
Ve belki o anlar sarkacın kendisi değil, sarkacın anlamı olur.
Bu cümleyi ilk duyduğumda bir süre sadece durduğumu hatırlıyorum.
Çünkü insan bir cümleyle bu kadar tanıdık hissettiğinde ya çok acı çekmiştir ya da uzun süredir hiçbir şey hissetmemiştir.
Arzu insanı hayata bağlayan değil, hayatı zincirleyen şeydir.
Bir şeyi isteriz, elde edene kadar onun ıstırabını çekeriz.
Elde ettiğimizde de bu sefer sıkılırız.
Bu döngü sarkacın salınımı gibi sürer ama işin daha derin bir tarafı var.
Bu sarkaç sadece zamanın içinde değil, içimizde salınıyor.
Bir sabah çok mutlu uyanıyorsunuz.
Öğlene doğru her şeyin anlamsız geldiği bir düşünce geliyor aklına.
Bu birine aşık olmak gibi de olabilir.
Tam tamam dediğin anda kendi varlığınla baş başa kaldığın bir an.
Mutluluk dediğimiz şey çoğu zaman bir durak değil.
Sadece ısırapla sıkıntı arasındaki sessiz boşluk.
Belki de en çok orada insan oluyoruz.
Arzunun çekilmesiyle açığa çıkan o geniş, tanımsız, sessiz alan.
Korkutucu ama bir o kadar gerçek.
Çünkü ilk kez kendimizi duyabiliriz o boşlukta.
Başkasını değil, bizden beklenenleri değil, kendimizden beklediklerimizi değil, kendi iç sesimizi.
Çünkü gerçek özgürlük hiçbir şeye bağlanmamış bir ruh hali.
Sessiz, sakin.
Ve kesintisiz. Ama biz modern insanlar bağlanıyoruz, arzuluyoruz, bekliyoruz, beklentilerimize karşılık arıyoruz.
Ve sonra düş kırıklığını arıyoruz.
Yine de durmuyoruz.
Çünkü bir yanımız hala o deniz fenerini arıyor.
Şimdi soruyorum.
Eğer sarkaç hiç durmuyorsa biz onun ritmine uymak zorunda mıyız?
Yoksa bazen...
Sadece bir anlığına o sarkacın ucuna asılı kalıp yukarı bakabilir miyiz?
Orada sarkacın en yukarısında belki bir şey görünür.
Bir yüz, bir ışık ya da sadece kendi yansıma.
Ve o an anlarız.
Acıdan geçtin, boşlukta kayboldun.
Ama şimdi belki de ilk kez kendi merkezinde duruyorsun.
Bırakmak zordur.
Çünkü zihnin hep plan yapar.
Ya olmazsa der.
Ya yine aynı şey olursa der.
Ama hayat kontrol etmeye çalıştıkça bizden uzaklaşır.
Çoğu zaman sadece elinden geleni yapmak ve sonrasını oluruna bırakmak gerekir.
Çünkü her şey bizim kontrolümüzde değil.
Ve iyi ki öyle.
Hayat büyük, kahramansal anlardan da ibaret değil.
Kendi alanını kurmak, korkularınla yüzleşmek, Korkularınla var olmak, olacak olanı oluruna bırakmak.
Bunların hepsi küçük ama güçlü anlar yaratıyor hayatta.
Ve bu anlar birleştiğinde tamamen sana ait bir hayat şekilleniyor.
Gerçekten senin olan, değerlerine, seçimlerine, sevgine ait bir hayat.
30. yaşıma girerken yazdığım bir notu buldum telefonumda.
Onu okuyup bu bölümü kapatacağım.
30 ne büyük bir kırılma çocukken.
Bir eşik sanki.
Oysa her yaş onunla akabildiğinde sağlam bir hafiflik, tutarsız bir denge işi.
Kaybetmek gibi bulmanın da cesaretini keşfediyorsun.
Beklemeyi bıraktığında yaşamaya başlıyorsun.
Kabuk tutmak yerine kalbini açtığında, sevgiyle köklenebildiğinde özgürleşiyorsun.
Hayatın dengesi bu.
İçimizde süzülen, eksilen ve çoğalan her ne varsa yolunu buluyor.
Baktığımda gördüğüm, görmesem de hep iyi ki olduğumu bildiklerimle kendi hayatımın nefesini alabilmenin mümkünlüğüne emin gibiyim.
Bundan sonrası yıkılabilme mümkünatsızlığı gibi bir yaş.
Umarım hepimizin geçmiş döneme ait ödenmemiş borcunun bulunmadığı bir hayat mümkündür.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
