
DEHB: zihnin dağınık olabilir, ama kalbin hâlâ burada
23 Ekim 2025 · 14 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
ruhun yorgunluğunu ve insanın kendi zihniyle kurduğu kırılgan ilişkiyi nasıl anlayabiliriz?
Transkript
Bir çağın ruhunu anlamak istiyorsan insanların artık neye dikkat etmediğine bak.
Han Byong Chol'un bu sözüyle başlıyoruz bu bölüme.
Hiç fark ettin mi?
Bazen bir odaya giriyoruz ve ne aradığımızı unutuyoruz.
Bir işe başlıyoruz, sonra başka bir pencereye geçiyoruz.
Birine mesaj yazarken birden kendimizi bambaşka bir düşüncenin içinde buluyoruz.
Zihin sanki kendi kendine bir radyo istasyonu gibi sürekli kanal değiştiriyor.
Ve o an içimizde sessiz bir soru uyankılanıyor.
Ben neden böyleyim?
Bu bölüm
tam da o sorunun kalbine dokunmak için.
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu yani DEP.
Erişkinlikte nasıl yaşanıyor, nasıl hissediliyor ve en önemlisi insan kendini bununla nasıl sevebiliyor?
Bugün dikkatimiz modern dünyanın en değerli ama en kolay çalınan kaynağı.
Telefon bildirimleri, bitmeyen toplantılar, sürekli bir performans beklentisi.
Birçok insan bu gürültü içinde odaklanmakta zorlanıyor ama bazılarımız için bu yalnızca dikkat dağınıklığı değil, yaşam biçimini belirleyen nörolojik bir gerçeklik.
Bugün erişkinlikte dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğundan, yani DEP'ten bahsedeceğiz ama yalnızca tıbbi terimlerle değil, bu çağın dikkat krizini.
Ruhun yorgunluğunu ve insanın kendi zihniyle kurduğu kırılgan ilişkiyle konuşacağız.
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ya da kısaca DEP eskiden yalnızca çocuklukla ilişkilendirilirdi.
Yerinde duramayan çocuk, ders dinlemeyen öğrenci, sabırsız evlat gibi etiketlerle tarif edilirdi.
Ama zamanla fark edildi ki bu yalnızca bir çocukluk meselesi değil.
Bir çocuğun büyümesi, işe girmesi, ev kurup ilişkiler yaşamasının ardından da devam eden bir süreç olabilir.
Günümüz dünyasında hepimiz bir parça dikkat eksikliği yaşıyoruz.
Zihnimiz bir bildirim sesine, bir yeni gönderiye, bir e-postaya, bir reklama doğru parçalanıyor.
Tek bir fikri bile tam olarak düşünebilmek neredeyse lüks haline geliyor.
Derin düşünme dikkat ekonomisinde artık mümkün değil.
Gerçekten de öyle. Bir şey üzerinde uzun süre odaklanmak artık ekonomik olarak verimsiz sayılıyor.
Ne kadar hızlı tüketirsen o kadar üretken görünüyorsun.
O yüzden depli bir erişkin yalnızca bir zihinsel farklılıkta değil, hızlı çalışan ama derinliği olmayan bir kültürle de mücadele ediyor.
Erişkinlerde dep genellikle dikkatini sürdürmekte zorlanma, unutkanlık, Organizasyon güçlüğü, erteleme eğilimi, duygusal dalgalanmalar, impulsif yani dürtüsel diyebileceğimiz davranışsal
ve içsel huzursuzluklar gibi belirtilerle kendini gösteriyor.
Ama bunlar sadece semptomlar.
Asıl mesele bu semptomların modern hayatla nasıl yankılandığı.
Çünkü belki de edep sadece biyolojik bir farklılık değil, aynı zamanda çağımızın en görünür ruhsal yorgunluklarından biri.
Dışarıdan bakıldığında deple insanlar dağınık, dikkatsiz ya da disiplinsiz gibi görünebilir ama içeride bambaşka bir hikaye vardır.
Birçok deple erişkin aslında aşırı duyarlı bir sinir sistemine sahip.
Her şeyi daha fazla hissedip daha derin yaşarlar.
Bir ses, bir yüz ifadesi, bir fikir bile zihninde büyüyüp bir fırtınaya dönüşebilir.
Odaklanamıyor gibi görünür ama aslında her şeye aynı anda odaklanıyordur.
Bu durumun bir tarafında yoğun bir içsel gürültü var.
Bir şey yapmaya çalışırken zihin bambaşka on farklı şeye sıçrıyor.
Bir e-postayı bitirirken aklı birden çocukluk anısı geliyor.
Birini dinlerken göz bir noktaya takılıyor ve oradan uzaklaşıyor.
Bu yüzden depli bir zihin sıklıkla kendi içinde bir labirente yürür gibi.
Her yol yeni bir düşünceye çıkar ama hiçbir yol sonuna kadar gidilmez.
Yorgunluk Toplumu kitabında şöyle diyor.
Artık bizi sömüren başkaları değil kendimiziz.
Erişkin debi olan bir de tam bu baskının altında yaşıyor aslında.
Bir yandan sürekli daha çok çalışmalıyım, daha organize olmalıyım, herkes kadar iyi olmalıyım diyorlar.
Ama diğer yandan zihin onu başka yönlere çekiyor.
Dikkati dağılıyor, işleri birikiyor ve sonunda da kendine öfke duyabiliyor.
Bu öfke bir süre sonra değersizlik hissine, kaygıya ve yorgunluğa da dönüşüyor.
Ama belki de sorun bireyin kendisinde değil de bu kadar uyarana maruz kalan hiçbir zihnin bu hızda sağlıklı kalmasının mümkün olmadığını kabul etmek.
Gabormate de bir dikkatin değil de bağın eksikliği olarak tanımlıyor.
Yani mesele odaklanamamak değil gerçekten anlamlı olana bağlanamamak.
Çünkü anlam sessizlikte ortaya çıkar ama bu çağda sessiz kalmak neredeyse imkansız.
Bir an durduğunda telefonun çalar.
Ekran yanar, biri bir şey ister.
Hiçbir şey yapmaman bile seni geri kalmış hissettirir.
Erişkin deple yaşamak, dış dünyanın hızına yetişmeye çalışırken kendi iç ritmini kaybetmek.
Ama bir yandan da bu zihinler çok yaratıcıdır.
Sıra dışı fikirler, beklenmedik sezgiler, ani içgörüler.
Çünkü zihinleri çizgisel değil, dairesel düşünüyor.
Bağlantısız gibi görünen şeyleri birbirine bağlayabiliyorlar.
Ve bu da aslında yaratıcılığın özü.
Yani dep sadece bir eksiklik değil, bazen bir fazlalıktır.
Fazla hissetmek, fazla düşünmek, fazla fark etmek gibi.
Sorun sistemin bu fazlalığı kaldıramaması.
Çoğu insan dep deyince yalnızca dikkatini toplayamamak gibi düşünüyor ama gerçekte mesele dikkatsizlik değil, dikkati düzenleyememek.
Zihin ilgisini bir şeye odaklamakta çok zorluk çekiyor.
Bırakamamakta da aynı zorluğu yaşıyor.
Deb'in paradoksu aslında hiperfokus.
Yani bir şeye o kadar odaklanmak ki zamanın akışını fark etmemek.
Bu hem bir armağan hem de bir tuzak gibi.
Çünkü o an üretkensin, yaratıcı hissediyorsun, her şeyin bir anlamı var ama sonra beynin bir anda bitti diyor.
Ve sen tükenmişliğin ortasında kalıyorsun.
Yarım kalan işler, dağılmış notlar, eksik e-mailler.
Ve hiç sesin fısıldıyor yine başaramadın.
Yani hiperfokus doğru yönlendirildiğinde yaratıcılığı ve üretkenliği arttırır ama kontrol edilmezse tükenmeye ve dengesizliğe yol açar.
Birey tutkuyla bağlanabildiği tek şeyde özgür olduğunu sanır.
Oysa yalnızca dopaminin efendisine hizmet etmektedir.
Hiperfokustan bahsetmişken aslında biraz daha detaylandırmak istiyorum bunu.
Çünkü depi olan biri ilgi duyduğu bir konuya, projeye ya da kişiye olağanüstü bir konsantrasyonla bağlanıyor ve saatlerin nasıl geçtiğini, açlığını, yorgunluğunu, zamanı unutabiliyor.
Bu dalgalanma beynin dopamin sistemindeki düzensizliklerle ilgili.
Dopamin motivasyon ve ödül döngüsünü düzenleyen bir neurotransmitter ve dep beyninde bu sistem genellikle dengesiz.
Bu yüzden kişi ilgi çekici olmayan bir işi başlatmakta zorlanırken tutku duyduğu bir şeye fazlasıyla bağlanabiliyor.
Erişkinlikte de bu durum şöyle yaşanıyor.
Mesela iş hayatında bir projeye kapılıp harika fikirler üretirken e-postalara dönmekte zorlanabiliyor.
Ya da bir ilişki başlarken karşı tarafa tüm enerjiyi vermek ama sonra günlük iletişimde kopmak onun için işten bile değil.
Ya da bir hobiye günlerce kapanmak sonra tamamen ilgisini kaybetmek gibi gibi.
Yani bu çağda deple olmak sadece nörolojik bir durum değil aynı zamanda modern dünyanın sürekli uyarıcı bombardımanı altında olmanın da bir tezahürü gibi.
İçinde yaşadığımız sistem dikkati parçalarken sabrı öldürüyor.
Ama hiperfokus hala insanın içindeki anlam arayışının da bir kanıtı oluyor.
Çünkü ne olursa olsun O zihin bir şeye gerçekten tutkuyla bağlanma kapasitesini hala koruyor.
Bu yüzden az önce hiperfokusun debin çelişkili bir armağanı olduğunu belirttim.
Çünkü getirdiği o üretkenlik, kişinin kendi sınırlarını unutturması, bir işe, bir fikre, bir tutkuya öylesine kapılması onu bambaşka bir insan haline
getiriyor. Yine yorgunluk toplumunda modern insan kendi içindeki baskıcının kölesidir diyor.
Artık kimse tarafından zorlanmaz, kendi performansına mahkumdur diyor.
Depli bir erişkin de bu performans çağında tam olarak burada sıkışıyor diyebiliriz.
Kendini zorluyor, yapmadığında suçluluk duyuyor.
Yaptıysa da neden dinlenemediğini sorguluyor.
Kendini yüklemeden tüm çatışmaların arasında denge kurabildiğinde bunun bir kimlik değil de yalnızca bir farklılık biçimi olduğunu bilerek yaşıyorsun.
Depli biri bazen mizahın kaynağı olur, bazen de yaratıcılığın.
Ama çoğu zaman içsel çatışmaların merkezindedir.
Çünkü toplumun istediği düzenli, planlı, sabırlı insan modeliyle uyuşmuyorlar.
Depli biri için başlamak zordur, sürdürmek daha da zordur ama tutkuyla bağlanmak olağanüstü kolaydır.
Bu yüzden yapılacak en doğru şey dikkatini zorla düzeltmeye çalışmak değil, onu anlamak, sınırlarını bilmek ve sistemini ona göre kurmaktır.
Günümüz dünyasında ekranlar, algoritmalar, bitmeyen uyarıcılarla bir bakıma hepimiz dep benzeri bir dikkat bağımlılığına maruz kalıyoruz ama tabii ki gerçek depli biri için bu dünya daha da yorucu.
Çünkü zaten savrulmaya meyilli bir zihin dış dünyanın bu kadar parçalayıcı olmasıyla kolayca tükeniyor.
Yani sistem zaten odaklanmakta zorlanan bireye daha fazla dikkatini ver diye bağırıyor.
Bu da hem bedeni hem de ruhu sürekli bir yetersizlik hissine itiyor.
Peki ne yapabilir bu bireyler?
İlk adım kendini cezalandırmayı bırakmak.
Bir planı uygulamadın diye, unutkan oldun diye, odaklanamadın diye kendini suçlama.
Bunlar karakter kusuru değil, sinir sisteminin çalışma biçimi.
Bunu fark etmek bile...
İlk iyileştirici adım.
İkinci adım ise küçük yapılar kurmak.
Zihin kaotik olduğunda dış dünya sadeleşmeli.
Küçük rutinler, görsel listeler, hatırlatıcılar.
Bir görevi bitirdiğinde kendini kutlamak, kendine nefes alanı yaratmak.
Üçüncü adım ise kendini tanımak.
Sabah mı daha üretkensin, akşam mı?
Hangi ortamda daha iyi düşünüyorsun?
Kimin yanında zihnin dağılmadan akıyor?
Bu farkındalıklar bir kendiyle iş birliği hali kesinlikle ve belki de en önemlisi kendine şefkatle yaklaşmak.
Çünkü bu zihinler zaten kendilerini yeterince yargılıyorlar.
Toplumun değil kendi iç seslerinin en sert eleştirmenleri onlar.
Ama şunu unutmamalı bu bir yarış değil her zihin kendi ritminde çiçek açar.
Dikkat bir tür sevgi biçimidir ve neye dikkat ediyorsan ona hayat veriyorsun.
Depli bir ilişkinin görevlerinden biri kendi dikkatini yeniden kendi hayatına yöneltmek olabilir.
Dağınık olsa da, eksik olsa da o dikkat hala sende.
Yalnızca gürültünün içinden geri çağrılmayı bekliyor.
Odaklanamayan zihin çağın kusuru değil.
Belki de en insani direniş.
Depli biri için yapmak her zaman bir niyet meselesi değil, nörokimyasal bir mesele.
Ve bu farkındalık insanın kendine bakışını tamamen değiştiriyor.
Çünkü artık kendini tembel, dağınık, yetersizliğe etiketlemiyorsun.
Sadece farklı bir yazılımın olduğunu kabul ediyorsun.
Erişkin debiyle yaşamak biraz da kalabalık bir kafede çalışmaya benziyor bence.
Zihninde sürekli konuşan sesler, fikirler ve planlar var.
Bir yandan da müzik, bir yandan da dışarıdaki gürültü.
Ama o kalabalığın içinde bile bazen bir melodi buluyorsun.
Bir fikir, bir duygu, bir bağlantı.
İşte orası senin odak noktan alıyor.
Kendini, dünyayı ve anlamı bulduğun yer.
Belki de mesele dikkatini toplamak değil, ona yön vermeyi öğrenmek.
Zihnine savaşılması gereken bir düşman değil, beraber yaşanacak bir dost gibi görmek.
Kendine nazik davranmak, dinlenmeyi üretkenliğin parçası saymak ve bazı günlerin dağınık olabileceğini kabul etmek.
Çünkü odak sessizlikte bulunmaz sadece.
Kendini yargılamadığın anda gelir.
Bazen zihnin bir orman gibi dağınık olabilir ama orada da kendi güzelliğini taşırsın.
Bu bölümü dinlerken belki sen de kendinde o parçayı fark ettin.
O hızlı düşünen, çabuk heyecanlanan, bazen kolay yorulan kısmı.
İşte o senin ritmin.
Toplumun ritmine uymasa da o ritim senin hikayeni anlatıyor.
Belki odaklanmakta zorlanıyorsun ama bu dünyaya farklı bir dikkat biçimiyle bakıyorsun.
Daha sezgisel, daha derin ve daha duyarlı.
Ve belki de tüm mesele şu cümlede gizli.
Zihnin dağınık olabilir ama kalbin hala burada.
Kendine çok iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
