
bugünlerin geçtiğini görmek için yaşamalısın
17 Temmuz 2025 · 39 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Hayatta hiçbir duygu kalıcı değil. Zamanla bizi büyüten belki de yaşadığımız her şeyin geçiciliğini kabullenerek tüm duyguları sahiplenmek. Umut dolu olmanın heyecanıyla, cebindeki iyi niyetlerini birer tohum olarak toprağa bırak. Onlarla yeşert kendini. "Unut ve affet ekşi üzümden iyi şarap olmaz." Ulaşman gereken bir sen yok, her zaman yolda olmak mesele.
Transkript
Biz bugün podcast'ından herkese merhaba.
Ben Ecem. Umarım herkesin keyfi yerindedir.
Nasılsınız? İyi misiniz?
Bu podcast'ı dinlediğiniz saatin bir önemi yok.
Belki şu an bir öğle vaktinde dinliyorsunuz.
Belki akşam yemeğini hazırlarken.
Ya neler söylemiş bu hafta diye meraktan belki açıp dinliyorsunuz ama...
Günün hangi saatinde olursanız olun kendinize bir nasılım, iyi miyim diye bir sorabilirsiniz bence.
Ben bunu gün içinde birkaç kez yapmaya çalışıyorum ve bana oldukça iyi geliyor.
Yani belki bir çıkış anında, çok mutlu olduğu anlarda aslında insan sormaz ya kendine.
Böyle daha düşük bir modda olduğu zaman sorgular kendine.
Daha çok böyle sorulara yönelir.
Mutlu olduğunuzda zaten sorgulamazsınız ya.
Onun aslında birazcık daha günün hangi modunda olursanız olun.
Kendinize sormanız gereken, kendinize vermeniz gereken bir hediye olarak düşünebilirsiniz.
Bugün nasılsın sorusunu.
Arkadaşlarımıza, yakınlarımıza, ilk karşılaştığımız anda hani...
Selam naber nasılsın?
İlk sorduğun soru bu sonuçta.
Niye kendine sormayasın bu soruyu?
Bu bölümde aslında benim...
Belli bir çerçeveye sığdırmak istemediğim bir dönem.
Kendimi de böyle kalıplara sığdıramadığım, böyle hani içimin içime sığmadığı belki bir dönem olduğu için bu podcastı da herhangi bir konuyla çerçevelemek istemedim.
Ama tabii ki hani hayatın tüm noktalarına değineceğiz diye bir iddiam yok sadece.
Konuşmak istediğim tabii ki yine bazı belli başlı şeyler var.
Ama hani bugün spesifik olarak işte mutluluk üzerine konuşacağız, hüzün üzerine konuşacağız gibi bir ölçütüm yok açıkçası.
Hani içimden geldiği gibi şöyle her zamankinden.
Böyle bir bölüm olsun istiyorum.
Hepimizin duygusal yoğunluğunun had safhada olduğu zamanlar olduğunu düşünüyorum.
Evet bu podcast da belki...
Toplumsal olaylara yer vermiyorum, siyaset konuşmuyorum ya da daha farklı hani o büyük büyük bürokrasilerin olduğu konulara temas etmiyorum.
Daha çok kişisel ve belli bir kitleye hitap eden daha insanın kişisel yolculuğuna.
Daha soft içerikler diyebiliriz.
Kendimizi büyütmek üzerine ve büyüme yolculuğu üzerine başlıklar da konuşuyoruz.
Başlıklar seçiyoruz ve onlar üstüne yoğunlaşmaya çalışıyoruz.
Ama bizi büyüten şey sadece iç dünyamızdaki o kovalamacamız değil.
Dış etkenleri de hani ne kadar ignor edebilirsiniz ki?
Bu bağlamda evet dış faktörler bizi çok etkiliyor.
Dünyada, kendi ülkemizde yaşadığımız, bizden başka insanların, başka toplulukların yaşadığı birçok felaket olarak adlandırabileceğimiz olağan dışı olaylar
var ve biz onlara ne kadar kendimizi soyutlayıp Ya hayır bir dakika ben her şeyi bırakıyorum şu anda.
Hiçbir şey takip etmiyorum ve kendi kişisel gelişime dönüyorum.
İçsel yolculuğumda ben huzur ve mutluluğa kavuşacağım.
Yani bu da çok benlik bir şey değil.
Ne kadar kendini soyutlayabilirsin ve ne kadar bağımsız olabilirsin.
Yani sen süper asla tabii ki böyle bir şey yok.
Beni dinleyen kitlenin de böyle bir derdi olmadığını biliyorum.
Ben kendi derdime bakarım, kendi dalgama bakarım.
Hocam gerisi beni ilgilendirmez.
Dünya işte benden sonra tufan kimin umurunda gibi.
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın ya da gibi söylemlerin aslında bana ve beni dinleyen kitleye çok uymadığını gözlemliyorum.
Hem aldığım geri dönüşler hem de 25 yıllık yaşamında kendimi gözlemlediğim kadarıyla böyle bir özelliğe sahip değilim.
Ama olabildiğince bu podcast'ta evet dışarıdaki dünyada bunlar oluyor ama o dünyanın yanı sıra benim kendi yarattığım, sizin kendi yarattığınız bir alan
var. Ve o dış dünyayla o alanın belki kesişme noktalarını...
Daha farklı bir, daha farkında olarak yaşamak üstüne konuşmamız gerekiyor belki.
Biraz söyleyince karışık da gelebilir size.
Evet hepimiz okuyoruz, diyoruz işte hepimiz biriciyiz, bizden hani her birimiz özeliz belki.
Bir sürü şey okuyabilirsiniz ama sen evet bu dünyadasın ve evet iyi ki varsın.
Ama sen kendinle, kendi sınırlarınla ve dış dünyanın sana yaşattığı şeylerle varsın.
Çünkü evet şu an son aylarda yaşadığımız gibi hepimiz izoleyiz, kendi evlerimizdeyiz ve kendi yarattığımız odalarımıza çekiliyoruz.
Ama o odalar, milyonlarca oda var ve o bir kilometre uzaktaki bir evle sen...
Bir dış dünya yaratıyorsun.
O senin dış dünya. Evinin haricindeki dünya.
Ve onların her birinin bir kesişim noktası var.
Kendini ne kadar izole etmeye çalışsan da hayatı gerçek olarak yaşamak için o dış dünyayla da bağlantıda kalman gerekiyor.
Belki... Buna düş dünyan ve dış dünyanın kesişimini ne kadar farkında olarak ve kendin kalabilerek yaşarsan o kadar da kendine ait bir
hayat yaratmış olacaksın.
Şimdi belli ki ben...
Böyle beylik beylik lafları seven bir insanım.
Ama bir noktadan baktığınızda o manşet olacak belki.
O kitaplardan, filmlerden, dizilerden okuduğumuz, gördüğümüz, dinlediğimiz alıntılar aslında bir açıdan da tehlikeli.
Çünkü tek bir doğru yoktur ya.
Evet, bir kitap okuyorsunuz, kitabın bir satırın altını çiziyorsunuz ve o cümle sizin...
Hayatınızın cümlesi olur mu?
Ya ben bir kitap okudum işte burada Böyle diyordu ve benim hayatımın cümlesi artık beni anlatıyor ya gibi.
Bu çok tehlikeli bir söylem bence.
Şimdi geçen bölümden beri böyle işte okuyorum, dinliyorum.
Hepimizin hani yaptığı gibi dışarıda sosyalleşemediğimiz için kendi evlerimizde sosyalleşmenin kapılarını açıyoruz.
İşte kimimiz bunu kitaplara gömülerek yapıyor.
Kimimiz o çok fırsat bulamadığı dizinin son sezonunu açıyor.
Belki seneler önce izlediği Bir diziye geri dönüyor.
Okunması gereken filmleri, kitapları kurcalıyor.
Çoğu zamanda ne yapıyoruz?
Pandemiden dolayı görüşemediğimiz, aylardır çok özlediğimiz arkadaşlarımızla görüntülü konuşuyoruz.
Akrabalarımızı, sevdiklerimizle.
Hani böyle kendi...
Evlerimizde, kendi odalarımızda sosyalleşiyoruz.
Geçen hafta, sanırım geçen haftaydı.
Artık zaman mefhumum da kaybolmuş durumda.
Hatta iki gün önce şey diye kaldım.
Uyandım. Ben böyle erken uyanmak için bazen odamın işte bu zor perdesini hafif aralık bırakıyorum.
Çünkü benim odam tam doğu cephesine bakıyor ve güneş direkt benim odama doğuyor.
Erken uyanmak için o perdeyi Geceden açık bırakıyorum ki sabah güneşin doğuşuyla uyanabileyim.
Çok iddialı gerçekten. Zaten çocukluğumdan beri asla geç uyanan bir insan olmadım ama...
Yaş aldıkça böyle erken uyanma hevesim ve isteğim var.
Bunu bilinçli bir şekilde yapıyorum aslında kendime.
Uykuyu sevmiyorum gibi bir şey kesinlikle yok.
Uykuyu gerçekten seviyorum.
Yani uyumak, dinlenmek.
Uykunun getirdiği o frekanslarımız var ya işte beta, alfa, teta ve reme kadar giden o...
Özellikle REM ile alakalı bir sürü şey okuduğum için o rüyalar, uyku, insanın o bilinç dışı hali falan benim çok ilgimi çeken şeyler.
O yüzden uyuyayım da bakalım ne rüyalar göreceğim falan gibi böyle meraklarım var.
Hani uykuyu sevmiyorum, ben asla uykudan nefret ediyorum diyemem.
Ama uykuyu almak ve erken uyanmakla ilgili...
Bazı kilit noktalarım var.
Böyle erken uyanmayınca falan kendimi o gün kötü hissediyorum.
Günü kaçırmışım gibi hissediyorum ama bunu erken uyanmayan kimse anlayamaz.
Çünkü şöyle ama bunu zorla değil yani zorla erken uyandırılan bir insanı asla sevdiremezsiniz günün o saatlerine.
Gerçekten deneyimlemek isteyerek o saatlerde dünyanın nasıl olduğunu, gökyüzünün nasıl olduğunu, havanın ne kadar berrak olduğunu deneyimlemeyen insan, deneyimlemek
istemeden bunu yapan insan kesinlikle erken kalkmaktan nefret eder.
Onlara hiçbir şey diyemiyorum ama bir kez kendinize sabah 5.30-6.00 arası gökyüzünü izleme ve o kuşların sesini duyma şansını verin.
Ya bilmiyorum belki benim ailemden gelen de bir şey daha doğrusu annemden gelen bir şey.
Annem de erken uyanmayı çok seviyor.
Benim erken uyanmakla ilgili şöyle bir şeyim var.
Özellikle işe gidip geldiğim dönemde ilk adaptasyon zamanlarında belki erken kalkmaktan nefret ediyordum.
Sabah 8'de kalkmak nasıl yani falan diyordum.
Ama o aslında şeyle alakalıymış.
Uyandıktan sonra günün nasıl devam edeceğiyle ilgili bir şeymiş.
Yaşlandıkça uykuya olan ihtiyacı azalırmış insanların.
İşte günün en az 6,5-7 saatini uykuda geçirmemiz gerekiyormuş gibi şeyler okudukça uyku ile olan ilişki daha farklı bir noktaya gelebiliyor.
Çocukken yani hafta sonları bile hatırlıyorum ben.
Yani sabah kimse uyanmadan önce ben uyanırdım.
Ve hani hiçbir şey yapmazdım ya.
Hani böyle uyanırdım. Böyle evin içinde geziniyordum.
Çizgi film izliyordun o zamanlar işte.
Yani buna 15 sene öncesiyle şimdi kıyaslıyorum.
Evet yine erken kalkmayı seviyorum ama daha farklı şeyler yapıyorum tabii erken kalkınca.
Ya zamanın göreceliliği burada önem kazanıyor bence.
Kimisi ben 6'da uyanırım.
Ya öyle kalıplara da girmek çok doğru değil.
Vücudun bir zamanlaması var fizyolojik olarak.
Alarmına kalkmıyorum. Mesela ben çok nadiren alarm kuran bir insanım ve şeyi de anlayamıyorum.
Alarmı kuruyorsunuz.
Sabah 9'a kurdun alarmı.
O alarmı erteleme olayını kesinlikle benim çok az başıma gelmiştir.
Belki 3-4 kere falan yaşamışımdır.
O da neden oluyor bilmiyorum.
Belli dönemlerinde belki lazım o da.
Ama asla şöyle kalıplara da Sokmak istemiyorum.
Erken kalkmak lazım, asla yapmam, şöyle olmaz, böyle olmaz.
Herkesin tabii ki kendi bedeni ve kendi fizyolojik ihtiyaçları doğrultusunda.
Ama beden gerçekten belli bir saatten sonrasını uyumak istemiyor.
Ben kendimden gözlerimi açıyorum.
Hiçbir telefon alarmına bağlı kalmadan.
O erteleme noktası, alarmını kurup ertele, ertele, artık beşinciye ertele, altıncıya ertele noktasını birazcık miskinlik olarak görüyorum.
Çünkü bedenin ihtiyacı olandan...
Fazlasını vermenin de çok bir anlamı yokmuş gibi geliyor bana.
Ama tabii ki o gün yapacak hiçbir planınız yoktur.
Ve yatağın içinde miskinlenmek gayet haklı bir şey olabilir.
Böyle şimdi notlarıma birazcık bakıyorum.
Bir konu hakkında şöyle konuşalım istiyorum.
Belki takip ediyorsunuzdur.
Nilay Örneğin Nasıl Olunur diye bir podcast serisi var ve orada Türkiye'de işte belli bir yere gelmiş ve başarılı hikayelere sahip insanları, iş insanlarını, yazarları,
oyuncuları, belki gazetecileri gibi gibi sıfatlardaki mesleklerinde bir noktaya ulaşmış ve dinleyenlere ilham olabileceğini düşündüğü konukları ağırlıyor.
Geçtiğimiz bölümlerden birinin...
Ben Gündüz Hoca'yı çok seviyorum.
Kendisiyle 3 sene önce tanışma fırsatı bulmuştum ve bunun için kendimi çok şanslı hissediyorum.
Çünkü tanıştığımız...
Ortam da benim için çok çok büyülü bir ortamdı.
Büyükada'da bir eğitim sırasında kendisini böyle canlı canlı ilk kez dinlediğimde kafamda böyle bir sürü sorular oluşmuştu.
Ona sormak istediğim bir sürü soru vardı.
Kitapları üstünde konuşmak istediğim konular vardı.
Hepsi için de fırsat buldum o zaman.
Nilay örnekle olan sohbetini dinlediğimde o böyle 3 sene önceki anılarım canlandı.
Ve kendimi hani... Gerçekten iyi hissettim.
Gündüz Hoca da o zaman tabii şimdi yurt dışında yaşıyor kendisi ama o zaman da Sedef Adası'nda yaşıyordu.
Eğitim son akşam yemeğinde tekrar bir araya geldiğimizde Sedef Adası'ndan kalkıp gelmişti.
Hatırlıyorum böyle küçük bir tekneyle.
Ayayorgi tepesinde böyle o akşam yemeğinde anlattığı şeyler.
Bir yandan sohbeti dinliyorum.
Oradan bir şeyler almaya çalışıyorum.
Bir yandan da hani zihnimin bir tarafı da hep o tepedeki o masaya falan gidiyor.
Çok tuhaf geldim ona.
İlk defa böyle bir podcast dinlerken aklım başka başka anlara gitti.
Belki tanıdığım biriyle olduğu için böyle bir duyguya kapıldım.
Sohbetin kilit cümlelerinden biri bence Gündüz Hoca'nın Borges'ten alıntı yaptığı bir cümleydi.
Unutmak. En iyi intikamdır diyor Borges.
Şöyle bir açıklama da getiriyorlar.
Birazcık unutmak üstünde konuşuyorlar.
Unutmak affetmektir.
Affetmek de kişiye güç ve iktidar verir, iyi hissettirir.
Unuttuğunuz bir şeyi aslında hiçleştirmiş oluyorsunuz.
Sizi kızdıran, belki hayal kırıklığına uğratan ve kalbinizde bir yara açan bir şeyi unutmak çok kolay değil.
Tabii o unuttuğunuz şeyin sizde bıraktığı, sizde açtığı yarayla da orantılı bir şey tabii ki.
Ama işin özünde unutmanın da affetme noktasına...
geldiğinde ne kadar değerli bir duygu olduğunu fark ediyoruz.
Çünkü hiçbir insan zihninde belki kızgınlıkla verilen bir karar, belki üstüne çok düşünüp de aldığın bir karar.
Ama unutma, unuttum deyince olan bir şey değil.
Unutmak bence affetmekle birleştiği zaman gerçekleşiyor.
Çünkü affettiğin zaman Yani bu affetmek dediğimde karşı tarafın sana karşı, başka birine karşı işlediği bir suç ya da yarattığı
bir olumsuzluğu affetmekten bahsetmiyorum.
Bu tamamen ilişkilerle de bağlantılı olarak karşıdakinin yaptığı şeye duyulan öfke değil, onun yaptığı davranışın, söylediği bir sözün, sende yarattığı duygu.
sana hissettirdiklerinin bir kabulü.
Kendinde açılan o yarayı pansumanlamak belki.
Ama işin özünde unut ki yeniye yer açılsın.
Çünkü ben şunu fark ediyorum ki eskiyi düşündüğüm bir an yaşıyorum mesela.
Geçmişten gelen bir şey.
Ve şunu demek gerekiyor.
Ya bu eskide kaldıysa bunun eskide kalmasının da bir anlamı var.
Zaten şu an benimle olması gerekseydi Bu duygunun, bu kişinin ya da duygu halinin diyeyim.
Şu an zaten benimle burada olurdu.
Ben onu hala hissetmeye devam ederdim.
Onun geçmişte kalması gerekiyormuş ki o orada kalmış ve şu an ben buradayım.
Ve şu inanılmaz bir zihin rahatlığı yaratıyor.
Onunla hesabı bitirdiğin noktada...
ödeştiğin demiyorum kesinlikle.
Çünkü bence ödeşmek de bir insanı yoran bir şey sürekli.
Bir şeyi kovalıyormuşsun hissi yaratıyor bende ödeşmek kelimesi.
Ödeşmek yerine ben Hesabı kesmek olarak yaklaşıyorum olaya.
Onunla o mücadeleni bitirdiğin zaman, kendi iç muhakemeni de tamamladığın zaman çıkan duyguya bakıyorsun ve bana yaşattığı bu duyguyu da ben kabul ediyorum.
Ben bu duygumla beraber şu an bu noktadayım.
Bu beni şu an olduğum noktaya getirdi.
Olduğum duygu durumundayım ve ona da teşekkür ederim.
Ben onu affediyorum, ona teşekkür ediyorum ve artık yeni duygular yaşamak için belki aynı şeyleri yaşayacaksın, yaşatılacak sana ama aynı şeyler yaşansa
bile farklı sonuçlar yaratacaktır.
Çünkü unuttuğun zaman yeniye daima yer açılır ve bu noktada da ben...
Kendimizi iyi hissetmek için buna ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Kesinlikle kendini bir zorlama noktasına da girmemeli insan.
Hani unutmam lazım, unutmak istiyorum falan değil kesinlikle.
Belki çok kişisel gelişim kokan ifadeler gibi gelebiliyor.
Çok da böyle düşünmekte haklı olabilirsin.
Fakat farkındalık kelimesini hayatının üst sıralarına koymamız gerekiyor.
Çünkü hayat o kadar çabuk akıyor.
Sürekli bir şeylere yetişmeye çalışan o modern insan kalıbının bir yerinden sıyrılmak için farkında olarak yaşamak insanı gerçekten daha sağlıklı büyütüyor.
Hepimiz bir şekilde fiziksel olarak belli bir erişkinliğe geliyoruz yani.
Bunu kimse inkar edemez ama çevreye baktığınızda kaçımız gerçek anlamda demeyeyim ama mental olarak büyümeye hazır bir şekilde bu...
erişkinliğe varmış oluyoruz.
Mental olarak da büyüyor olmak önemli.
Fiziksel büyümenin yanı sıra.
Ben buna uğraşıyorum ve hani derler ya hani hep çevrendeki En yakın beş insana bak ve onlardan ibaret.
Çevrenme de hani hep bunun için uğraşan bu farkındalığı yüksek insanlar oluyor.
Hangi ortamda olursam olayım bir şekilde aynı enerjide olduğum, hadi enerjide diyeyim, hadi kişisel gelişim.
Ya bu kişisel gelişim şeyine fazla kafayı taktım.
Çünkü hani herkes bir şey ya artık.
Herkes böyle... çıkış noktası oluyor.
Herkes bir böyle sıkışmış, bunalmış ve yaşam koçları etrafımızda dört dönüyor.
Ben sadece paylaşmaya, deneyimlemeyi ve kendi yaş grubumla hissetmeye çalışıyorum.
Onun için bu podcastları yapıyorum ve gerçekten her podcastı kaydettikten sonra da kendimi inanılmaz iyi hissediyorum.
Bir kişi de dinlese o podcastı, bin kişi de dinlese ben aynı heyecan duyuyorum ve Bu üretimi de sağlayan şey o motivasyon.
Yani kimin, kaç kişinin dinlediğine bakmadan sen inandığın ve kendini iyi hissettiğin bir şeyi yaptığın noktada bir karşılık beklemeden üretmeye devam et.
Mutlaka seninle aynı duyguda, aynı frekansta olan kişiler sana doğru çekilecek.
Yani ben onu deneyimlediğimde için belki bu zamana kadar.
Böyle onun bir heyecanı hep podcast kaydederken oluyor.
İlk bölümü kaydederken de sesim titriyordu.
Şu an 6.
bölümü kaydediyoruz ve benim sesim hala aynı tonda ara ara titreyebiliyor.
Çünkü böyle sesimin birilerine ulaştığını düşündüğümde böyle kalbim hızlı hızlı yine çarpmaya başlıyor.
Bu da doğru bir şey yaptığımı gösteriyor bana kendim için.
Unutmak, affetmek, böyle bir beyin fırtınası yaptığın zaman aklıma ilk gelen duygu hüzün oluyor mesela.
Üzülmek. Çok üzülünce insan zihninde neler oluyor?
İnsan bedeninde neler oluyor?
Bu gibi sorular geliyor aklıma.
Böyle bir şeylere... kolay üzülen ya da üzüldüğünü belli eden insanlar var.
Bizim hassas olarak nitelendirdiğimiz belki de ailelere baktığınızda da bu hassas olarak adlandırdığımız kişiler ailenin en duyarlı kişileri oluyor.
Hassas insan dediğimiz şey Böyle birazcık toplumda ben hassas olarak nitelendirdiğimiz kişileri ya yazık modunda gördüğümüzü fark ediyorum.
Bu hassasiyeti bir noktada bencilleştirmek veya bir çerçeve için oturtmamız gerekiyor.
Hassas olmak kötü bir şey değil.
Diğer insanlara nazaran daha duyarlı olmak bir kişilik özelliği.
Herkes sizinle aynı duyarlılıkta olamaz.
Kimse kimseyle aynı boşvermişlikte de olamaz.
Bazı insanlar dünyanın acısını ya da ailesindeki acıyı daha derinden hissedebiliyor.
Gündüz Hoca şöyle bir şey söylüyor.
Güneşin doğuşunu ıskalamayarak ve yeni öğrenmelere heyecanla yer açarak.
Yeninin enerjisi dediğimiz çok kıymetli bir duygu var.
Bunu unutmakla da bağdaştırabiliriz.
Unutmak eskide...
Ve affetmekle gelen unutmanın insanın omuzundan bir yük kaldırdığını ve oluşan o yüklerin kaldırılışının ardından oluşan boşluğu yeninin gelecek
olanın sevgisiyle ve umuduyla doldurmakta insanı insan yapan çok güzel bir duygu.
Bu umut ve heyecanla da yaşamaya başladığınızda iki duygudan arınmış oluyorsunuz.
Biri samimiyetsizlik.
Diğeri de şımarıklık. Çünkü kabullendiğin, sahiplendiğin, kendi içinde bir yere konumlandırdığın ve artık onların da orada olduğunu bilerek bazı şeyleri de belki arkanda
bırakarak ama onların sana öğrettiklerini de cebine koyarak umut takviri çıktığın o yolda.
Bir, kendine dürüst olduğun için, kendinle samimi olduğun için çevrenle kurduğun ilişki de daha samimi bir noktaya ulaşıyor.
Yapmacıklıktan uzaklaşıyor.
Çünkü Çünkü sen kendini olduğun haliyle anlatmaya başlıyorsun ve karşındaki insanlara aslında gördüğün özellikler senin yansımak istediğin şeylerin oluyor.
Belki kuantum fiziğiyle de bağdaştırılabilir.
Çünkü şöyle bir şey vardı.
Mesela Newton'a göre her şey bizim onları algılayışımızdan...
ayrı olarak nesnel bir gerçekliğe sahip ama kuantum fiziğine baktığınız zaman özellikle o belirsizlik prensibinde bizim bir nesneyi algılayışımız değiştiğinde o nesnenin de
değiştiğini söylüyor Kur'an.
Ben daha çok kuantumcu taraftayım tahmin edersin ki kişinin kendine olan bakışı ve algısı değiştiği zaman karşısındakine yaşadığı olaylara algısının
da o noktada evrildiğini ve kendi gördüğü şekilde Bu bardağın dolu tarafı, boş tarafı bunun en basit örneklerinden biri tabii ki ama olaya daha derin bir perspektiften
baktığında da senin algılayış biçimine göre karşındakinin tavırları da şekilleniyor.
Ben olaya o şekilde bakıyorum.
Sen hiçbir şekilde bir şey vermeden sürekli almaya odaklı olarak karşından bir şeyler beklersen ve sürekli bir beklenti içinde olursan asla sana bir şey verildiğini göremezsin.
Sen önce vermeye istekli ol ki karşındaki de senin algının olduğu noktaya gelsin ve almaktan önce vermeyi düşünsün.
Ben bu şekilde yaklaşıyorum.
Burada da yine az önce söylediğim gibi aslında samimi...
devreye giriyor. Çünkü insan zihni o kadar değişik ki o versin diye önce ben vereyim o da versin hesabına girersen yok yani orada değilim
kesinlikle. Tamamen içinden gelen insana içinden geldiği şekilde verici olmanın taraftarıyım.
Zaten işler o hesap kitap noktalarına girdiği zaman almak için verme noktasındaysa da zaten asla doğru ilişkili Pandemi döneminin bence en güzel etkinliklerinden
biriydi Beyoğlu Sineması'nın gerçekleştirdiği.
Orada Engin Günaydın'la da çok tatlı bir sohbet gerçekleştirdiler.
Engin Günaydın'ı...
Aşırı seven bir insan olduğum için de hemen sohbetin tamamını izledim.
Siz de Instagram hesaplarını da hala IGTV tarafında bulabilirsiniz.
Engin Günaydın. İşte Ozan Açıktan'la konuşuyorlar.
Ve şöyle bir şey diyor.
Engin Günaydın bilmeyenler için söyleyeyim.
Foça'da yaşıyor. Sadece böyle dizi veya film çekimleri olduğu zaman İstanbul'a geliyor.
İşte pandemi dönemini, bu karantinayı nasıl değerlendirdin gibi bir soru soruyor Ozan'a.
çıkan. O da çok tatlı.
Yani gerçek düşünülmemiş.
Daha önce çok böyle çok samimi bir cevap veriyor.
Ya ben zaten 13 senedir iç yolculuğumda çok mesafe katettim.
Dönüş yolunu da kaybettim diyor.
Ben zaten hani 13 senedir karantinadaymışım.
Hani onu fark ettim diyor.
Gerçekten farklı bir karakter olduğunu düşünüyorum ben Engin Günaydın'ın.
Yani Türk dizileri arasında da hani bunu benim yakın çevremde bilmeyen kimse yoktur.
En sevdiğim Türk dizisi Avrupa Yakası.
Bence gelmiş geçmiş en iyi duygularla yaratılmış televizyon karakteri de Burhan Altintop'tur.
Seviyoruz. Bu iç yolculuk olayına da kesinlikle katılıyorum.
Kimisi için bu bir fırsattı.
Kimisi zaten öyle yaşıyordu ama ben de %80 şikayet etmeyen taraftayım.
Keşke tabii ki hiç böyle bir salgın yaşanmasa, böyle tedbirler alınmak zorunda kalınmasaydı.
Ben daha belki polyanna denilebilecek taraftayım.
Bunun da bize öğreteceği bir takım şeyler vardı.
Dünyanın öğrenmesi gereken şeyler vardı.
Bu öğrenmeyi bize hayat...
herkese kendi odasında yaşatmaya karar verdi.
Affetmekle ilgili acaba bulabileceğim bir şeyler var mı diye böyle bakınıyordum.
Sonra bir kütüphanenin önüne geldim.
Burada olmasına çok mutlu olduğum bir tane kitapla karşılaştım.
Murata Munga'nın Harita Metot defteri.
Sene kaç? Bir dakika bir bakayım.
Ben böyle aldığım kitapların ilk sayfalarına genelde tarih atarım ama bunu 2015'te, evet ilk baskısı, kaçırmamışım o zaman da öyleymişim.
İlk baskısını almışım.
Kasım 2015. Metis yayınlarından.
Affetmekle ilgili bir tane satırların altını falan çizmişim.
Yani ben söylüyorum hiçbir şey tesadüf değildir.
Şöyle bir şey söylüyor Murat Amun'da.
Kişiyi özgürleştiren dışarıdan ziyade içselleştirdiği kişilerle ve olaylarla meselesini fark edip orada kendini doğru konumlandırabilmesidir.
Affetmek tüm yara berisiyle o kişiyle olan akışa izin verebilmek demek.
Murat Anmungan bu kitabı yazmadan önce bu kitabı yazacağının müjdesini vermişti ve bir süre tabii çıkması için bekledik.
Kitap yayınlandıktan sonra da şöyle demiş.
Yaşananları gönül doğruluğuyla anlatabilmem için öncelikle affetmeyi öğrenmem gerekiyordu.
Kişinin içinin varamadığı yere kalemi kendinden önce varamaz diyor.
Ve Harita Metot Defteri aslında otobiyografik bir roman.
Ben çok seviyorum. Tavsiye edebilirim.
Hatta şimdi böyle sayfaları bir yandan karıştırıyorum hala altını çizdiğim şeyler var mı diye.
Çok ilginç. Unutmak üstüne birazcık sohbet ettik.
Hatırlamakla alakalı satırlar çıktı şu an karşıma.
Hatırlamak dediğimiz şey bir seçimdir ve pek çabuk bilinç dışımızın sinsi bir oyununa da dönüşebilir.
Geçmişi inanmak istediği şeylerle doldurabilir insan.
Burada yalnızca belleğin gücü değil, belleğin nasıl işlediği, yaşanılan onca şey arasında neleri seçip neleri elediği konusunda harcanacak dikkat de önemlidir.
Örneğin geçmişten bazı resimleri bambaşka bir çerçeveye taşımak, başka bir içerik de yoğunlaştırmak mümkündür.
Bazı anılarda birileri silinmiş ya da bilinç dışımız tarafından ötelenmiş olabilir.
İçinde bulunduğumuz şu anla ters düşmemek için anılarımızda ufak tefek değişikliklere, Bazı restorasyonlara gitmiş, pekala bir sahneyi değiştirmiş, mizanseniyle oynamış,
kişiden ekleyip çıkarmış olabiliriz.
Anılarımız sabit değildir.
Yıllar sonra durduğumuz yere, baktığımız açıya göre değişebilir.
Bazı hatıralarımızda ise derin bir acının beraberinde geçirdiği sahte bir netlik hissi vardır.
Bunları da hatırda tutmak gerekir.
Kendi anılarını yazdığı için tabii yazarın çokça iç muhakemeleriyle karşı karşıya kalıyoruz.
Animasyon olan her şeye bayılıyorum.
Böyle hani çocukken izlediğimiz çizgi filmleri bir yana koyup tabii hala izlediğim çizgi filmler var.
Böyle animasyon olan şeylere ayrı bir ilgim var.
Bojack Horseman'dan bahsetmek istiyorum biraz.
Çünkü yeniden izlemeye başladım.
İlk sezondayım ve son sezona yaklaşma düşüncesi beni şimdiden üzmeye başladı.
Yani Bojack'le ilgili söyleyebileceğim milyonlarca şey olabilir.
Karakterler üstüne, yüreğe dokunan replikleri üstüne ama şunu söyleyebilirim bir cümleyle.
Bana hani Bojack hiç ticari kaygıyla yapılmış bir şey olarak gelmiyor.
Hani böyle bir sanatsal çalışma olarak hep işte.
Belki de o yüzden böyle bir bağda kuruyorum.
Şöyle bir akılda kalıcı bir şey geçiyor.
Her gün birazcık daha kolay oluyor.
Ama her gün yapmalısın.
Zor kısmı her gün yapmak.
Ama daha kolay oluyor.
Yeter ki her gün yap.
diye bir sahne var.
O geliyor ilk aklıma Bocek deyince.
Yani depresyonu belki bağımlılığı bir noktada ve insanların ilişkilerinin yapılanmasında sosyal ilişkilerimizin yapılandırılması noktasında ince
ince detayları olan böyle yani gerçekten ince ince işlenmiş cümleler var ve ben çok seviyorum o yüzden.
Mesela izlememiş olanlar olabilir ama bazı karakterler Self-destructive diyebileceğimiz böyle karakterler ve kişinin kendi mutluluğunun, sorumluluğunu alması gerektiğini belli
noktalarda hatırlatan bir bakış açısı sunuyor.
Dayan diye bir karakter var.
Bence Bocek de öyle bir karakter.
Yani ne yaşarsak yaşayalım.
Tecrübelerimiz doğrultusunda belki yaşadığımız karşılaşmalar sonucu.
Kişinin idealize ettiği bir ben bir de çevresinde idealize ettiği kişiler var.
Çevresindekileri bir yana koyuyorlar.
Burada ben tamamen olayın kişinin kendisinde bittiğini düşünen taraftayım.
Çünkü ben kendiyle derdine yoğunlaşmayan, kendine sunmadığın, kendine göstermediğin iyilik ve şefkati karşıya gösteremeyeceğini düşünüyorum.
Ve bunu önce kendime sağladığımda ilişkilerimin kuvvetlendiğini de hep görüyorum.
Şöyle bir şey var bence.
Yarattığımız ideal hikayeler var.
Ona ulaşmaya çalıştığımız bir efekt.
Yolda giderken de bazen o idealize ettiğin noktanın sana uygun olmadığını da görebiliyorsun.
O noktada da bence sonuç odaklı yaşamak bizim mutsuzluğa itiyor.
Çünkü hayatın o değişebilirliğini, aynı kalmayışını yaşadığın her an görmen gerekiyor.
Olduğun yerde mutlu olmadığın zaman hani bu anı yaşa olduğunla yetin, şükret, sahip olduklarını evet bunlar çok güzel şeyler.
Fakat dediğim şey daha farklı.
Olduğun yerin mutluluğunu kendine yaşatmadan sürekli ulaşman gereken bir sen olduğunu düşünüp o noktaya gidersen, o noktaya gitmek için uğraşırsan şu andaki mutluluğunu kaçırmış
oluyorsun. Ben öyle düşünüyorum.
Öyle olduğuna inanıyorum.
Oraya giderken yine insanların hedeflerinin ve bir noktaya ulaşmak istemelerinin gayet doğal bir istek olduğunu düşünüyorum.
Fakat o yoldayken, o yolu yürürken Sonunca o kadar odaklı gidersen, sonunca full odaklandığın noktada o yolculuğun sana hissettirdiklerini, o mutluluğu, sadece
mutluluk olmak zorunda değil, o yolda giderken yaşadığın herhangi bir hüzün, takıldığın herhangi bir çelme...
dahi olsa onu yaşayamıyorsun.
Yani onu kaçırmamak gerekiyor bence.
Ulaşman gereken bir yer var ve oraya ulaşmadığın zaman oraya ulaştığın zaman ancak mutlu olabilirsin kendine.
Söylersen asla o mutluluğu yakalayamayacaksın.
Çünkü onun bir sonu yok.
Önemli olan bence o farkındalığı yaşama noktası her şeyin geçici olduğunu kabullenmekten geçiyor.
Şöyle bir yaşıyor olabilirsin ama o hüznü de mutluluğu da daha sağlıyor.
sağlıklı şey bilmenin püf noktası evet ben şu an bu hüznü yaşıyorum.
Bedeninin her yerinde hissediyor olabilirsin.
Göz yaşlarına hakim olamıyor olabilirsin ama bu da geçecek.
Ben şu an bu hüznü yaşıyorum.
Hüznü hayatından itme.
Hüznü hayatından uzaklaştırdığın zaman bu senin bir kaçış ya da çıkış noktan olmuyor.
Onu kendinden ittiğin zaman o sana daha çok yapışıyor.
Bu kesinlikle doğru olan bir şey bence.
Onu da kabul edip hüznümle şu an en sevdiğim filmi açıyorum.
O hüzün de benimle ama o geçecek.
Ben onunla yaşıyorum.
Onu da sonuna kadar yaşıyorum.
Her duygunu sahiplenip yaşama cesaretini gösterdiğin zaman bence kendini daha iyi hissediyorsun ki önemli olan da hayatta bütün o maddi manevi tüm şeylerin üstünde kişinin kendini
iyi hissetmesi iyi ifade etmesi bunları yaparken de etrafında kendini iyi hissettiği insanların olması diye düşünüyorum.
Ben buyum diye bir şey yok.
Bir takım böyle kalıplı cümleler var.
7'sinde neyse 70'inde de odur falan.
Evet hepimiz bir takım kişilik özelliklerine sahibiz.
Fakat ben buyum ve ben bir şey oldum demek yerine Ben sürekli bir şey oluyorum.
Başkalarının heyecanlandığı herhangi bir şeye de heyecanlanabilirsin.
Hüzünlendikleriyle hüzünlenebilirsin.
Ama her duyguyu sahiplenme taraftarıyım.
Şöyle bir şey var. Bilinen din bir ızdırap, belirsiz bir geleceğe karşı güvenli bir alan oluyor çoğumuz için.
Yaşamak herkesin tattığı ve tatmaya cesaret ettiği bir şey değil.
Olan bitenleri çok genelleştirmeden, belki kişiselleştirmeden.
bir takım felaket senaryoları yazmadan ayağa kalkmaktan geçiyor yaşamak.
Dediğim gibi kendi duygularını sahiplenip onların sorumluluğunu almaktan fakat karşındakinin sınırını da ihlal etmeden.
Lost in Translation diye bir film var.
Belki izlemişsindir.
Orada afilli bir cümle var.
Buraya bir daha asla gelmeyelim çünkü asla bu kadar eğlenceli olmayacak diye.
İzlemediyseniz önerebileceğim bir film.
İnsanın yalnızlığına dair.
Çok güzel. Güzel sahneleri var.
Tokyo'da geçiyor zaten. Böyle içinde bir sürü güzel sahneyi ve repliği barındıran anlamlı bir film olduğunu düşünüyorum ben.
Bir sürü şeyden bahsettim bu bölümde ama ne olursa olsun şu hikayet mağduriyetinden bir vazgeçelim.
Bir şeyden hikayet ediyorsak...
Onunla mücadele etme riskini de alalım.
Ve bir şikayette bulunuyorsak birine, bir kişiden, olaydan, durumdan rahatsızsak çünkü şikayet bu şekilde gelişiyor.
Karşımızdakinin üstüne bir yük bindirmektense bunu şikayet ederek olumsuzlukları onun üstüne yıkmaktansa çözüm önerisiyle şikayet etmeyi deneyelim.
Şikayet ve tepki tüketimi hepimizi oldukça yoruyor.
Herkes kendi çözümünü ve sorumluluğunu tüm duygularını sahiplenirse bence çok daha üretici ve işe yaradığını hisseden insanlar olarak daha mutlu bireyler olarak hayatlarımızı
sürdüreceğimizi düşünüyorum.
Herkes kendi küçük grubunda mutlu olmayı eğer başarırsa o mutluluğu paylaşmaya ve yaymaya cesaret edebilirse hayata ve kendine güzel
bir hediye vermiş olur.
Podcast'ı Spotify'dan ve iTunes'dan dinleyebilirsiniz.
Tüm bölümler orada açıklamalarıyla beraber mevcut.
Aynı zamanda geçtiğimiz günlerde çok güzel bir sürprizle karşılaştım.
Bunun duyurusunu sonraki bölümlerde tamamlanınca yapmak istiyorum ama şu anda da beni dinlediklerini biliyorum.
Podcast'la ilgili çok güzel bir sürpriz yapıldı bana.
Onu da sizinle paylaşmak için sabırsızlıkla bekliyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
