
değersizlik ve onun gölgesinde çıkan kıskançlık. ikisi de sessiz ama bir odada bulunduklarında her şeyi değiştirir.
Transkript
Merhaba, bugün sizi yalnızca iki duygunun değil, aynı zamanda insanlık tarihinin, kişisel yaralarımızın ve toplumsal yapılarımızın görünmez çatlaklarında dolaşan bir sorunun içine
davet ediyorum. Neden kendimizi eksik hissederiz?
Ve neden bu eksikliği bir başkasının varlığıyla ölçeriz?
Bugün çok tanıdık ama pek az konuşulan duyguların kıyısındayız.
Değersizlik ve onun gölgesinden çıkan kıskançlık.
İkisi de sessizdir ama bir odada bulunduklarında her şeyi değiştiriverirler.
Bugün değersizlik ve kıskançlık duygularını sadece psikolojik değil aynı zamanda felsefi ve edebi bir mercekten okumaya çalışacağız.
Çünkü çoğu zaman bir duyguyu anlamak için onu yalnızca analiz etmek yetmez.
Onu düşünmek, hissetmek, onu yaşayan bir karakterde görmek, onun izini tarih boyunca sürmek gerekir.
Değersizliğin sessizliği ile kıskançlığın gürültüsü arasındaki o ince hatta bir yürüyüş gibi.
Psikolojide değersizlik genellikle çocuklukta maruz kalınan travmaların, ihmallerin veya duygusal yoksullukların sonucu olarak tanımlanır.
Çocukken duyulmamış bir ihtiyaç, yetişkinlikte bir kimliğe dönüşür.
İşte bu kimlik bizi içten içe kemiren değersizlik hissidir.
Ve tam bu noktada kıskançlık yavaşça görünür hale gelir.
Ama bu tanımın içinde görünmeyen bir şey var.
Değersizlik sadece bir sonuç değil, aynı zamanda bir inanç.
Kıskançlık bu değersizlik duygusunun savunma mekanizması gibi.
Psikanalistlere göre kıskançlık, sahip olduğunu sandığınız şeyi kaybetme korkusundan değil, asla sahip olamayacağınıza inandığınız şeyi koruma çabası.
Freud kıskançlığı üç katmanda açıklıyor.
Rekabet temelli kıskançlık, paranoyak kıskançlık, Ve sahte kıskançlık.
Yani aslında başka bir eksikliğin üzerine örtülmüş bir savunma.
Ama tüm katmanların derininde yatansa şu.
Ben yeterli değilim.
O yüzden elimdekini de kaybedeceğim.
Uzmanların da sıkça vurguladığı gibi travmanın esas etkisi olayda değil, beynin o olayı nasıl kodladığında yatıyor.
Yani çocukken duyulmamış bir ihtiyaç bir yetişkinin zihninde şu cümleye dönüşebiliyor.
Ben önemli değilim. Sevinmeyi hak etmiyorum.
Yerim yok. Yer kaplamak haddime değil.
Çocukluğumuzda okuduğumuz masallara bir bakalım.
Mesela kötü kalpli üvey anne neden pamuk prensesi kıskanıyor?
Çünkü güzellik değerin temsili olmuş durumda.
Aynı ona sen en güzel değilsin dediğinde aslında şunu demek de artık sen yeterli değilsin.
Masallar kıskançlığı genellikle kötü karaktere verir.
Ama neden? Çünkü kıskanmak, sevilmek istemenin en karanlık yolu olabilir.
Yani sevgiye ulaşamıyorum, bari onu yok edeyim.
Aristo ise insanın kıskanmasını doğal buluyor.
Çünkü ona göre insan doğası itibariyle toplumsal bir hayvan ve itibarı, konumu, sevgiye erişimi diğerleriyle kıyaslayarak şekilleniyor.
Yani sizin varlığınız...
Bizdeki bir eksikliği kesini uyandırabiliyor.
Modern dünyada bu daha da belirgin.
Sosyal medya görünürlüğün değeri belirlediği bir sahneye dönüştü malumunuz.
Artık ben kimim sorusunu değil, başkaları beni kim sanıyor sorusunu daha çok önemsiyoruz.
Peki kıskançlık tam olarak nedir?
Sahip olamadığımız bir şeye duyulan haset midir?
Yoksa zaten sahip olduklarımıza yönelik bir tehdit algısı mı?
Adam Phillips kıskançlığı şöyle tanımlıyor.
Kıskanmak bir başkasının bizde olduğuna inandığı şeyi bizden daha çok hak ettiğini düşünmektir.
Yani kıskançlık yalnızca senin bende olmayan bir şeye sahip olmanla ilgili değil.
Aynı zamanda senin onu benden daha çok hak ettiğine inandığım için hissedilen bir şey.
Değersizlik hissi bu noktada ortaya çıkıyor.
Kıskanıyorsam aslında seni değil, kendimde eksik olanı görüyorum.
Senin aşkı, başarıyı, ilgiyi hak edişin bana ayna tutuyor.
Ben neden kendimi o kadar değerli göremiyorum sorusunu akıllara getiriyor.
Felsefede değer kavramı öznel mi nesnel mi olduğu tartışmasıyla yüzyıllardır ele alınıyor.
Aristo'ya göre erdemli olmak kendi doğana uygun yaşamakla ilgili.
Ama ne zaman bu doğallık bozuluyor?
Cevabı basit.
Başkalarıyla karşılaştığımıza.
Çünkü az önce söylediğim gibi Aristo'nun tanımıyla insan toplumsal bir hayvan ya ve kendini tanımlama biçimi kaçınılmaz olarak başkalarının gözlerinden geçiyor.
Bir başkasının başarısı, aşkı, gücü bizim aynamız oluyor ve aynada kendimizi eksik gördükçe Aslında felsefiyle bir sorun başlıyor.
Ben kimim eğer sen yoksan?
Spinoza'ya göre ise kıskançlık aklın bulanıklığı.
Bir insanın sevdiği bir şeyin başkasına yönelmesini acı verici bulması, kendi sevgi kapasitesine duyduğu güvensizliği yansıtıyor.
Yani kıskançlık aslında özgürlüğe değil, sahiplenmeye dayalı bir sevgi anlayışının krizi oluyor.
Otello'yu hatırlayalım.
Shakespeare'in o muazzam tragediyasında Otello, Desdemonia'yı seviyor ama ona layık olduğuna inanmıyor.
Bir başkasının gözündeki kıskanılacak kadın, Otello'nun gözünde bir tehdide dönüşüyor.
Kıskançlık kendi kendini doğuran bir canavardır, der Shakespeare.
Otello kendi değersizlik hissini Desdemonia'nın sadakatiyle öğretmeye çalışıyor ama sonunda hem aşkını hem kendini yok ediyor.
Kıskançlık burada bir güvensizlik değil de bir aşağılık kompleksi.
Shakespeare'in Otellos'u adeta kıskançlığın trajik bir portresi.
Otello onu sevdiğini sanıyor ama aslında onu kaybetme korkusuyla seviyor.
Onun sevgisini hak etmediğine dair içten içe bir inanç taşıyor.
Bu inanç bir kıskançlık krizine dönüşüyor.
Otello Desdemona'ya güvenmez çünkü kendine güvenmemekte.
Onun sadakatini değil.
Kendi değersizliğini cezalandırıyor ve bu yalnızca Otello'nun değil hepimizin hikayesi.
Çünkü kendimize inanmıyorsak başkasının sevgisi hep tehdit gibi görünüyor.
Shakespeare Otello ile sadece bir kıskançlık hikayesi yazmadı.
Aslında kendi değerine inanmayan bir adamın sevilmeyi kaldıramayış hikayesi bu.
Lezamonye Otello'yu koşulsuz seviyor ama Otello bu sevgiye layık olduğuna inanmıyor ve içindeki ses ona diyor ki Bu sevgi sana fazla.
O seni aldatıyor olabilir.
Sana verilmiş bu şeyi kaybet.
Ve Otello kaybediyor.
Çünkü sevgiye değil, kendi inancına sadık biri.
Kendimize inancımız zedeli ise başkalarının sevgisini yük gibi hissederiz.
Onu koruyamaz, hak ettiğimize inanmaz, hatta yok ederiz.
Günümüz dünyasında değer dışsal alçıtlara bağlı.
Takipçi sayısı, güzellik standardı, kariyer ünvanları.
Artık insanlar ne kadar var olduklarını değil, ne kadar beğenildiklerini sorguluyorlar.
Ve bu bağlamda kıskançlık artık sadece duygusal bir tepki değil, sistematik bir boşluk hissine dönüşüyor.
Hepsi bizim eksik olduğumuzu fısıldayan aynalara dönüşüyor.
Çünkü bize hep şu öğretildi.
Değerli olmak, diğerlerinden daha iyi olmakla mümkün.
Bu bireysel değil, kolektif bir ilizyon.
Peki ne öğreniyoruz bütün bu kavramlardan?
Mesela felsefe bize değer kavramının sorgulamasını veriyor.
Biraz önce referans verdiğim Aristo'ya dönüyorum yeniden.
Onun dediği gibi insan doğası gereği sosyal bir varlık yani kendini tanımlarken diğerlerini referans alıyor.
Bu yüzden başkalarının değerli olduğu bir dünyada kendini değersiz hissetmek çok da şaşırtıcı değil.
Ama bu his bizi içten içe yakıyor ve yıkıyor.
Çünkü değer dediğimiz şey dışarıdan geliyorsa sürekli onay beklemek zorunda kalıyoruz.
Sosyal medya burada bir turnu sol kağıdı gibi.
Değil sayısı, yorumlar ve görünürlük dedik.
Ve sonunda şunu unutturan bir sistem var.
Benim değerim ben olduğum için mi yoksa görünür olduğum için mi var?
Kıskançlık insan aklının karıştığı anlarda ortaya çıkan bir duygu.
Spinoza böyle söylüyor.
Sevgiyi bir rekabet alanına dönüştürdüğümüzde onun özünü kaybediyoruz.
Çünkü sevgi paylaşılınca eksilen bir şey değil ama biz onu bir sıfır toplamlı oyun gibi yaşıyoruz.
Ona bakarsa bana bakmaz, onu severse beni sevmez.
Tüm bu düşüncelerin ardında yine aynı cümle gizleniyor.
Ben yeterince sevilmeye layık değilim.
Psikoloji bize şunu söylüyor.
Değersizlik öğrenilmiş bir histir.
Kalıcı değildir.
fark edildiğinde dönüştürülebilir.
Bunu felsefe tarafından ele aldığımızda şunu eklemek mümkün.
Değer başkalarının gözlerinden değil, kendi özünüzden üretilmeli.
Ve kıskanmak başka birinin varlığında kendi yokluğunu görmekten başka bir şey değil.
Edebiyat ise her zamanki gibi bize hissin hakikatini veriyor.
Kendini eksik hissetmek insani.
Ama bu eksiklik hissi sizi kendi hikayenizden uzaklaştırmamalı.
Kendini kıskanırken yakalarsan dur.
O eksiklik bir başkasının varlığına değil, senin kendine inanmamanla ilgili.
Ve unutmayalım, değersizlik duygusu gerçek değildir ama gerçek sonuçlar doğurabilir.
Kendinize bugün şunu sorduğunuzda nasıl yanıtlar bozuyor zihninizin bulanıklığını?
Kime benzemeye çalışıyorum ve neden kendim gibi olmaya çalışmıyorum?
Nereden bakarsak bakalım iyileşmenin yolu yine bir şekilde kendimize karşı şefkatli olmaktan geçiyor.
Kendi hikayemizi anlamadan başkasına dokunamıyoruz.
Evet bu hikayenin sonunda şunu söyleyebilirim.
Değersizlik bir yanılsama ama çok inandırıcı.
Çünkü çocukken bir bakış, bir terk ediliş, bir ilgisizlik o kadar büyük gelir ki büyüdüğümüzde kendimize şunu söylemekten hiç çekinmeyiz.
Ben eksik doğdum.
Hayır. Sen?
Eksik doğmadın. Siz eksik doğmadınız.
Sadece birileri sizin tüm ışığınızı göremedi.
Belki de siz de hala göremiyorsunuz.
Ama o ışık orada.
Bazen bunca konuşmanın yanında bir şiir sayfalarca kuramdan daha çok anlatıyor bizi.
Şükrü Erbaş der ki, sen bende neleri öpüyorsun bir bilsen.
Herkesin perde perde çekildiği bir akşam, siyah bir su gibi yollara akan yalnızlığımı öpüyorsun.
Bir başkaları tarafından sevildiğimizi sandığımız anlarda aslında içimizde bile bilmediklerimiz seviliyordur.
Ve bazen bizi bu kadar sarsan da budur.
Çünkü kendimize bile dokunmaya korktuğumuza bir başkası sevgiyle dokunduysa içimizdeki perde kalkıyor.
Biri bizi severken biz sandığımız şeyleri değil, bizim bile bilmediğimiz yaralarımızı, eksiklerimizi, yalnızlıklarımızı öpüyor.
Ve belki de bu yüzden bazı sevgiler bizi bu kadar korkutuyor.
Çünkü o sevgi görünmek istemeyen yerleri görünür kılıyor.
Kıskançlık da işte böyle bir noktada beliren bir duygu.
Sevgiyi paylaşamamak değil derdimiz.
Görülmeyen hatta bizim bile yüzleşmeye korktuğumuz halimizin başka biri tarafından sevilebileceği ihtimali.
Jung bu noktada şöyle diyor.
İnsanın kendini bütünüyle kabul etmesi en ürkütücü şey.
Belki de kıskandığımız, bizde de olan ama henüz sahiplenmeye cesaret edemediğimiz bir parçadır.
Çünkü insan en çok bastırdığı halini kıskanır.
Bir başkasında gördüğü ama kendine yasakladığı cesareti, ışığı, sevgiyi.
Yani kıskançlık bazen bir başka insana değil, olabileceğimiz ama cesaret edemediğimiz halimize yönelebiliyor.
Kimin gözünden var olmaya çalışıyorum?
Ve neden kendi gözümle?
Kendime bakmayı denemiyorum.
Eksik hissetmek bizi eksik yapmaz.
Kıskanmak bizi kötü yapmaz.
Değersiz hissetmek gerçek değerimizi azaltmaz.
Bunların hepsi bir şey anlatmak için geliyor.
Ve biz bu sesleri susturmak yerine anlamaya başladığımızda içimizde bir yer şifa buluyor.
Kendinize nazik olun.
Kıyasladığınız yerde içinizdeki çocuğu hatırlayın.
Olduğunuz halinizle...
Tam da buraya aitsiniz çünkü ve siyah bir su gibi yollara akan yalnızlığınız bile sevilmeyi hak ediyor.
Bu bölümde kıskançlık ve değersizlik duygusunun insan ruhunu nasıl sarıp sarmaladığını ama aynı zamanda nasıl dönüştürebileceğini konuşmaya çalıştık.
Şunu unutmadan her duygunun altında bir ihtiyaç yattığını hatırlatmak istiyorum.
Kıskanıyorsanız sevilmeye muhtaç olabilirsiniz.
Değersiz hissediyorsunuz da çoğunlukla görülmeyi bekliyorsunuzdur.
Ve bu ihtiyaçlar asla bir utanç değil, insan olmanın en çıplak ve en yalın hali.
Benimle bu düşünsel ve duygusal yolculuğa çıktığınız için teşekkür ederim.
Değersizlik ve kıskançlık sadece zayıflıklarımız değil, dönüşümün, farkındalığın ve büyümenin eşiği olabilir.
Yeter ki onlara cesaretle bakmayı seçelim.
Bir sonraki bölümde yeniden buluşmak üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
