
geleceğe bırakmak istediğimiz hatıralarımızda yer alacak gelecek anılarımız için kendimize şimdi şu an nasıl “an”lar inşa ediyoruz? kendimizle çevremizle hayatla bildiklerimizin hepsi birer anının tortusu değil mi?
Transkript
İnsan kendini neden anılarında arar?
Belki de başka hiçbir yerde bulamayacağı için.
Hafıza bir eskici dükkanı gibi.
İçinde kırılmış oyuncaklar, yarım kalmış cümleler, tozlu anılar ama aynı zamanda yeniden doğma ve kendini tanıma imkanı sunan bir mekan.
Bazen bir kukuda çocukluğumuzu buluyoruz.
Bazen bir bakışta hiç yaşanmamış gibi görünen ama bize aitmiş gibi hissedilen anları.
Her raf geçmişimizin bir parçasını taşıyor sanki o eskici dükkanında.
Bazı parçaları tutuyoruz, bazılarını da bırakıyoruz.
Ama hepsi bizi bugünkü halimize taşıyor.
Herkese selam.
Bugün biraz anılara doğru yol alacağımız bir gündemim var.
Anılarımızın geçmişimizin parçası olduğu kadar geleceğimize de rol oynadığını düşünüyorum.
O anılardan bize kalanla kim olduğumuzu varsayıyoruz.
Oralardan aldıklarımız da...
Verdiklerimiz de gelecekteki bize de göz kırpıyoruz gibi geliyor.
Geçmişi bırakmanın olup yaşanan bir tane dövüşmemen gerektiğini okuyorsun, duyuyorsun değil mi pek çok yerde?
Ama bence burada bir şeyi kaçırıyoruz.
Geleceğe bırakmak istediğimiz hatıralarımız da yer alacak gelecek anılarımız için.
Kendimize şimdi şu an nasıl anlar inşa ediyoruz?
Kendimizle, çevremizle, hayatta bildiklerimizin hepsi birer anının tortusu değil mi?
Eskici Dükkanı isimli bir kitap var.
Hatıralarımız ve hafıza üzerine merakı olanlar için bence muazzam bir kitap.
Ben de hepsini okumadım.
Daha bitiremedim ama böyle şahane bir kitapla yol arkadaşlığı yaparken bitirmeden daha böyle bununla ilgili bir şeyler söylemem lazım.
Ya da okuduğum Satırlarda bana cereyan eden diyebilirim belki.
Zihnimde yanan ışıkları böyle bir paylaşmak istedim.
Çünkü gerçekten önemli bir konu olduğunu düşünüyorum bu hafıza dediğimiz olayın.
Yani çok teknik şeylere tabii ki girmeyeceğim kitapta girmiş olsa bile ama şu anda bence daha güvenli sularda şu ana kadar kitabın bana hissettirdikleri üstünden
gideceğim bir kayıt olacak bu.
Şimdi kitabın alt başlığı da anılarımız nasıl doğar ve biz anılarımızdan nasıl doğarız diye bir soru.
Kitap anılarımızın nasıl oluştuğunu, duyum, algı ve duyguların bu oluşumdaki rolünü, gerçek ve sahte anı kavramlarının sınırları üzerine odaklanıyor.
Ayrıca nörobilimsel araştırmalardan da yararlanarak beynin doğumdan ergenliğe, oradan yaşlılığa kadar nasıl geliştiğini, Ve anı işleme kapasitesinin nasıl evrildiğini de inceliyor.
Kitapta tabii psikoz gibi ruhsal hastalıklar bağlamında anıların bozulması veya çarpıtılması da ele alınıyor.
Buna ekstra merakı olanlar mutlaka kitabı edinmeliler.
Bilmiyorum şu anda satış tamı değil mi?
Hatta bir kontrol etmek istiyorum.
Ve o zaman da sınırlı stok vardı.
Hemen bir bakacağım.
Var. Evet sadece iki adet kaldı yazıyor.
Bunu da söyleyeyim.
Ve kitapta öne çıkan soruları ve ana temaları böyle bir dört başlıkta toparladım açıkçası.
Bir tanesi anılar neden bazen çok canlıdır?
Bazen silik diye bir soru.
Burada tek bir cümleyle aslında şöyle ifade edebilirim.
Algılarımız, duyumlarımız ve beynin uyarıcı seçimi bu canlılığı etkiliyor arkadaşlar.
İkinci olarak gerçek ve sahte anı kavramı.
Yani bu ne anlama geliyor?
Hafıza kesin bir kamera değil.
Bazen yaşanmamış olaylar hatırlanabiliyor ya da bazı detaylar çarpıtılabiliyor.
Bunu galiba şeyde de görmüştük ya.
Ben dizinin tamamını izlemedim ama İstanbul'lu gelin furyası vardı bir zamanlar.
Şimdi hangi sene hatırlamıyorum.
Ama oradaki ana karakter Süreyya da sanırım çocukluğunu hatırlamak istediği gibi hatırlıyordu.
Aslında çok sevgi dolu bir ailede işte ailesiyle hep sevilen, korunan, kollanan onlarla hep yan yana olan bir kız çocuğu olarak anlatıyor kendini.
Çünkü öyle hatırlıyor. Ama sanırım dizinin böyle final zamanına doğru biz görüyoruz ki aslında Süreyya'nın işte annesi babası onu aslında komşuya falan bırakıyorlardı.
Hatırladığı yani hatırlamak istediği kadar sevilmemiş bir çocukluk geçirmiş.
Sanki ilk benim mesela aklıma bu geldi.
Türk dizi tarihi deyince de ben.
Üçüncü olarak hafıza normal işlediğinde de hastalık veya psikolojik sorunlar çıktığında nasıl değişir?
Örneğin psikoloji ya da benzeri durumlarda anılarımızla ilişkimiz bozulabilir ve çelişkili hale gelebiliyor tabii ki.
Peki yani biz yani kişisel kimliklerimiz anılarımızdan nasıl doğuyor?
Yani anılar sadece geçmişin bir yansıması değil.
Kim olduğumuzu, nasıl hissettiğimizi, nasıl bir şekilde dünyaya baktığımızı şekillendiriyor.
Kitabın temelinde...
Bizim sadece anılarımızla yaşamadığımızı aynı zamanda anılarımızla şekillendiğimizi görüyoruz, öğreniyoruz.
Kim olduğumuzu düşündüğümüz şey aslında hafızamızın bize sunduğu bir kolay.
Ama işin ilginç tarafı şu hafıza çoğumuzun sandığı gibi değil.
Yaşanan her şeyi kaydetmiyor.
Sonra açıp aynı şekilde izleyebildiğimiz bir mekanizması da yok.
Aksine sürekli yeniden yazılan, kim zaman eksilen, kim zaman fazladan parçalar eklenen bir puzzle gibi aslında.
Yani bu yüzden hatırladığımız şey aslında geçmiş değil, geçmişin.
Bugünkü yorumumuzla birleşmiş hali.
Bu neden önemli? Çünkü bazen kendimizi geçmişimiz yüzünden sıkışmış hissediyoruz.
Çocukluğumuzda yaşadığımız bir olay, söylenmemiş bir söz, duyduğumuz bir bakış bizi hala etkileyebiliyor.
Hani bu tetiklenme dediğimiz çokça ele ayağa düşen bir kavram bu.
Ama gerçekten tetiklendiğimiz anlar, anılar olabiliyor.
Kitabın yazarının da gösterdiği şey anılarımızın sabittiği, değişebilir olduğu.
Ve biz onları nasıl anlamlandırdığımızı seçebiliyoruz.
Kitabın yazarının adını da tekrar söyleyecektim ama.
Veronica Okin kitabın yazarı.
Bir psikiyatrist.
Şöyle diyor. Mesela travmatik bir anı yaşadınız diyelim.
O an onun bir travma olacağını kimse bilemez.
Yani hiçbirimiz bilemeyiz değil mi?
O anı silmek mümkün değil ama o anıya verdiğimiz anlamı dönüştürmek mümkün.
Yani bakın hani anı diyorum bir de anı.
Yani hepsinin harfleri aynı ama tonlaması farklı bir şekilde bambaşka bir şeye dönüşüyor.
Oki'nin gösterdiği şey de bu aslında terapi dediğimiz şeyin böyle çalıştığını bize anlatıyor.
Eğer kendinizi ben geçmişimin mahkumuyum diye düşünürken buluyorsanız bu kitap hayır senin elinde yeniden yazma gücü var.
Kendimizi tanımak anılarımızı tanımaktan geçiyor.
Onları reddetmeden, onlara körü körüne teslim olmadan, bazen biraz mesafeyle, bazen şefkatle ama hep anlayarak.
Çünkü anılar bizim özümüz değil ama özümüze açılan kapılar.
Bir düşünün çocukluğunuzdan hatırladığınız en canlı anı.
Gerçekten öyle mi oldu?
Yoksa beyniniz yıllar boyunca ona eklemeler yaptı, yaptı, boşlukları doldurdu, sahneyi güzelleştirdi belki de.
Bir düşünün. Eğer öyleyse sizin geçmişiniz aslında bugünkü hayal gücünüz olmuyor mu?
Oki'nin önerdiği şey şu.
Hafıza kimliğin yapı taşı ama aynı zamanda kimliğin yanıltıcı.
Çünkü hafıza asla gerçeği vermez, yalnızca bir versiyonunu verir.
O versiyon da sizin kim olmak istediğinizle kim olmaktan korktuğunuzla ilgili.
İşte bu yüzden hafıza yalnızca geçmişin değil, arzuların da ürünü.
Sahte anılarımız bazen gerçeklerimizden daha çok bize kim olduğumuzu anlatıyor.
Bu yüzden biz hatırlamayı seçtiklerimiziz bence.
Unuttuklarımız kadar, uydurduklarımız kadar da.
Belki de hayat kendimize anlattığımız en ikna edici hikayeyi yaşamak.
Pablo Neruda, neler daha ağırdır sırtımızda?
Anılarımız mı, acılarımız mı?
demiş. Burada birazcık da psikolojinin teknik terimlerine girerek bir şeylerden bahsedeceğim.
Çünkü belki şu an büyük bir acıdan geçiyorsun.
Taşımakta zorlandığın sırtında, omuzlarında.
Bir yükle bunu dinliyorsun ve duymaya ihtiyacın olan birine dokunacak bir cümleyi sarf etmek bile bana şu an çok iyi geliyor, şifa veriyor açıkçası.
Zaten bu hani birine iyi gelme ihtimali ayakta tutuyor diyebilirim.
Ama en başta kendime iyi geldiği için yapıyorum.
Duygusal yük adaptasyonu denen bir şey var psikolojide.
Acıyı yaşadığımız an ile acının anıya dönüştüğünde hissettiklerimiz aynı olmuyor değil mi?
Bunu ne sağlıyor?
Biraz dediğim gibi terimler olacak ama bunu hemen hemen psikolojiyle yakından uzaktan böyle birkaç sayfa çevirmiş ya da internette günümüzün.
modern dünyasında, YouTube'dan atlaya atlaya geçtiği videolarda belki duyduğu, gördüğü üzere beynimizde hipokampüs denilen bir bölge var ve
bu bölge anılarımızın işlendiği yer.
Amigdala ise duygularımızı yönetiyor.
Beynimiz yaşadığımız bu acıyı zamanla arkaya atıyor.
Yok etmiyor, yok etmeden tutuyor.
Yani hatırlamakla unutmak aynı şey değil.
Pardon hatırlamakla unutmamak mı aynı şey değildi?
Büyük ev sevenler beni yuhalayacak şimdi.
Hatırlamakla... Hatırlamakla unutmamak aynı şey mi?
Daha bildiğim benim kendi daha iyi bildiğim bir şarkı sözüyle burayı şey yapayım.
Toparlayayım. Ne demiş Mabel Matiz?
Hatırlayarak yaşamak boynumuzun borcu ama ölürdün unutmasan.
Her gün biraz daha değiştiriyoruz, ekliyoruz, siliyoruz, parlatıyoruz, belki yarım bırakıyoruz bu anıları.
Ama bunlar bizim biricik gerçekliğimiz değil.
Zihnimizin kurguladığı senaryolar olabilir.
Biz kim oluyoruz?
Hikayemizi her gün yeniden yazan bir yazar mı?
Yoksa geçmişin böyle sessiz bir köşesinde sıkışmış, unutulmak istemeyen bir figür mü?
Bergson'un dediği gibi.
Var olmak değişmektir.
Değişmek olgunlaşmaktır.
Olgunlaşmak da kendini durmadan yaratmaktır.
Durmadan yaratmak.
Bazen saatleri durdurmak istiyoruz.
Bir anı dondurmak. Bazen de hiç yaşanmamış gibi davranmak.
Hatta o anı hayatımızdan tamamen silmek.
Ama zaman bizimle pazarlık etmiyor.
Geriye gitmiyor, durmuyor.
Şimdiyi sabitlemiyor.
O sadece akıyor. Travma da, sevinç de, kayıp da, aşk da hepsi duyularla geri geliyor.
Yani bir müziğin, bir şarkının ilk notasında sokaktan geçen herhangi birinin ya da...
Bir yere girdiğinde bir kokunun ilk yankısına saklanıyor belki de.
Okin diyor ki insan deneyimine nöral açıklama getirmeye nereden başlarsa başlasın sonunda mutlaka hafızaya varıyor.
Çünkü hafıza bizim olduğumuz kişi yapan en büyük içsel mimar.
Anılar bazen yıkıntılarımız, bazen sığınağımız, bazen kaçtığımız yer ama eninde sona dönüp dolaşıp geldiğimiz bir yer.
Peki Jung... Ne diyor saygıdeğer Jung?
Hafızaya bir ruh organizması diyor.
İçinde gölge var.
Yani yüzleşmediğin anıların karanlık yüzleri.
İçinde anima ve animus var.
Yani hatıraların taşıdığı kadın ve erkek imgeleri.
Ve içinde bir kahramanın yolu var.
Neyi aştığın, nerede tökezlediğin, nerede yeniden doğduğun.
Hafıza sadece geriye bakmıyor.
İnsana ilerleyeceği yolu da gösteriyor bu yüzden.
Ya seni şekillendiriyor ama asıl dönüştüren bilinç dışında yaşayan kelimeleşmemiş olanlar.
Çünkü bir de farkına vardıklarımızın yanı sıra bastırılmış anılarımız da var.
bilinç dışımızda sürdürdüğümüz duygular, rüyalarımıza girip bir figür olabiliyor, bir ilişkide tekrar eden bir döngü haline gelebiliyor ya da açıklayamadığın bir sıkıntı haline dönüşüyor.
Bu yüzden insanın büyümesindeki etmenlerden biri de anılarıyla yüzleşmesi ve gölgene baktığında hatırlamadığın hatıralar oluyor.
Ve bence o zamanda anılar seni hapseden zincirler olmaktan çıkıyor ve seni inşa eden tuğlalara dönüşüyor.
Jung'un söylediği gibi bilinç dışı fark edilmediğinde kader oluyor çünkü.
O yüzden de bizim asli amacımızın şu olması kaçınılmaz.
Anılarımızı bilince çıkarmak, duygularımızı tanımak, gölgelerimizdeki hikayeleri okumak.
Bu sayede kader, kader olmaktan çıkıp bilinçli bir seçim haline gelebiliyor.
Kim olmakta olduğumuzun yol haritası hafızamız ve onun içinde tek bir gerçek var.
Kendimize her gün, bakın her gün yeniden yazıyoruz.
Bazen cesaretle, bazen korkuyla, bazen farkında olmadan ama mutlaka yazıyoruz.
Bir kaleme kağıda ihtiyacın yok.
Yazıyorsun. Peki hazır mısın?
Bir soru soracağım. Eğer hafızan bir hikaye yazarıysa sen bugün hangi cümleni değiştirmek, hangi karakteri bırakmak?
Hangi sahneyi yeniden yazmak istersin?
Senin senaryon nasıl olurdu?
Çünkü sen kendi hikayenin sandığından çok daha özgür bir yazarı olabilirsin.
Bunu hep beraber bir düşünelim.
Kendine çok iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
