
Uzman Psikolog Gökhan Çınar’la Psikolojik Dayanıklılık Serisi'nin yeni bölümü şimdi yayında! Gökhan Çınar; içimizdeki yetersizlik hissinden kaçmak için durmaksızın koşmayı bırakmak, "ne yaparsam yapayım yetmiyor" yanılgısıyla baş edebilmek, çocukluktan ve sosyal medyadan üstümüze kalan acımasız kıyaslamaları fark etmek, kusurlarımızla ve eksiklerimizle barışıp kendimiz olabilmek ve düştüğümüz anlarda kendimize öz şefkat göstererek kendimizi iyileştirebilmek üzere bizlerle dertleşiyor.
Doğru uzmanı bulmak artık zor değil. Yapay zeka seni dinliyor, sana en uygun desteği buluyor — online veya yüz yüze, anında randevunu oluştur. Sen sadece başlıyorsun.
👉 Hemen eşleş: planda.org
Gökhan Çınar Sosyal Medya Adresleri
Instagram / gokhanncinar
X / gokhanncinar
Tiktok / gokhanncinar
Bu bölüm "Planda" hakkında reklam içerir.
Transkript
Düşünsene dört nala koşuyorsun bir şeyleri başarmak için ama aslında başarmak için koşmuyorsun.
İçindeki yetersizlik hissinden kaçmak için koşuyorsun.
Bazılarımıza tanıdık geliyordur belki.
Yetersizlik hissi hiçbir şey yapmıyorumdan değil ne yaparsam yapayım yetmiyor bilgisinden doğuyor.
Kimse beni sevmiyordan değil sevilmek için daha iyi biri olmalıyım inancından geliyor.
Eksik bir hayatım vardan değil, kusursuz olmadığım sürece değerli değilim yargısından besleniyor.
İnsan bazen gerçekten eksik olduğu için değil, eksik yapmaya asla hakkı olmadığını düşündüğü için yetersiz hissediyor.
Çünkü bazı insanlar çocukluktan itibaren şunu öğreniyor.
Sevilmek için hep başarılı olmalıyım.
Plan da yanında. Şimdi uygulamayı indir.
Yapay zeka ile sana en uygun psikologu.
Herkese merhaba. Klinik psikologu Yokan Çınar ben.
Psikolojik dayanıklılık serisinin geçtiğimiz sene ilk 8 bölümüyle sizlerle buluştuk.
O kadar üzüldüm ki bu kadar geç kaldığıma.
Çünkü psikolojik dayanıklılık serisinin bölümleri işte o bahsettiğimiz affedebilmek, vazgeçebilmek, değerlilik, duyguları fark edebilmek, çocukluğu büyütebilmek gibi bölümleri bazen
bana bir mesajla, bazen sokakta birinden, bazen hayatıyla ilgili bir farkındalık evresinde olan ya da çok...
Karanlık bir zamandan geçen ya da kendi üstüne düşünen ya da kendi üstüne hiç düşünüp hissetmemeye çalışan insanların hayatına bir yerlerden eşlik etmiş.
Bir ortaklığımız olmuş.
Biz yıllardır benim kitaplarımla, en çok Katarsis'le, FÜG'le ya da başka projelerle buluşuyoruz elbet.
En çok galiba Gel Yeniden Başlayalım'la yani dünyayı, ülkeyi dolaştığımız o seminer serisiyle.
Aramızda bağlarımız var biliyorum.
Ama psikolojik dayanıklılık serisi galiba tam da maskeli depresyonun bu kadar fazla arttığı, kaygının bu kadar zemine yayıldığı, öfke dilinin şiddet diline dönüştüğü
ve insanların yaşamla baş edebilmek için duyarsızlaşmaya, hissizleşmeye çalıştığı bir dönemde en azından ulaşabildiğimiz insanların kendini hatırlayabilmesi,
hissedebilmesi. Belki gerçek duygusunu ya da bunca şey yaşanırken hayata karşı nerede durduğunu, ne kadar etkilendiğini, kendisi için ne yapabileceğini anlayabilmesi
için bir etkisi, bir eşliği olmuş.
Biz de devam edelim istedik.
Psikolojik Dayanıklılık serisinin yeni sezonu ile beraberiz.
Ve yeni bölümümüz yeterlilik ya da yetersizlik.
galiba duyunca tanıdık gelen taraflar var.
Belki hayatımızın genelinde, belki belli alanlarda ama kültürel olarak biz galiba yetersizlik hissini iyi biliyoruz toplum olarak.
Bugün biraz bunu konuşabilelim istiyorum birlikte.
Çünkü aslında günlük hayatın içinde yaşamda ne kadar çok insanla karşılaşırsam karşılaşayım, ne kadar farklı hayat hikayeleri dinlersem dinleyeyim, ne kadar farklı başarı hikayeleri
görürsem göreyim, çok ortak bir cümle duyuyorum insanlardan.
Belki o cümle her zaman yüksek sesle söylenmiyor.
Belki kimse öyle her şeyi yazdığı gibi sosyal medyada yazmıyor.
Belki bazen insan bunu en yakın arkadaşına bile anlatmıyor.
Belki hatta bazen kendisinden bile saklıyor.
Ama içeride bir yerde şu cümle dönüyor.
Ben galiba yeterli değilim cümlesi.
Bilmiyorum sizde de oluyor mu?
Bir işi bitiriyorsunuz ama tatmin olmuyorsunuz.
Yaşamda başarı denilebilecek ya da sizin için başarı ne demekse.
Bir başarı elde ediyorsunuz ama gözünüzde küçülüyor.
Biri sizi takdir ediyor ama içinizden o takdiri duymuyorsunuz şöyle geçiyor.
O kadar da önemli değil. Tam bilmiyor tabii benim kim olduğumu.
Beni gerçekten tanısa böyle düşünmez.
Biraz da şanstı işte.
Ya da abartıyor durumu diyorsunuz.
Ya da bazen o yetersizlik düşünceleri ve duygularıyla ben aslında daha iyisini yapmalıydım diyorsunuz.
İlginç değil mi? Yaşamda bazı insanlar başarısız oldukları için değil, başarılı oldukları halde bile yetersiz hissediyor yaşam içerisinde.
Ya da içeride bir yerde başarılı olduklarına, yettiklerine, hallettiklerine, kendileri ve başkaları için ellerinden geleni yaptıklarına bir türlü ikna olamayanlarımız
çok. Bazı insanlar en özde başarı ihtiyaçlarının ne olduğunu, nasıl tanımladıklarını, bu ihtiyaçla hangi duyguyu hissedeceklerini bile bilmiyor
baktığımız zaman. Bazı insanlar başarıyı değerlilikle, sevilmekle, onaylanmakla, aidiyetle karıştırıyor hatta.
Yani aslında aidiyeti, belki başka duyumları, değerliliği, sevgiyi yaşayamadığı için başarılı oldukça sevileceğini, başarılı oldukça
değerli olacağını düşünenlerimiz de çok.
E oradan beslenmemiş o öyküsünde.
O ancak başarırsa, hatta her şeyi başarırsa, sevilebilir, değer görür, diğerleri tarafından görülebilir bir insan olduğuna inanıyor.
Aslında çok aynı yerden beslenmiyorlar.
Başarı da bir ihtiyaç elbette.
Ama Başarıyla ilgili ihtiyacın karşılanması değerlilikle ilgili temel yeri doyurmuyor hayatta.
Oraya dönüp bir bakmak lazım.
O geçmişte başka bir yerden eksik kalıyor hayatın içerisinde.
Öyle olunca da insan tabii yeterliliğini hissetmiyor.
Çünkü ne yapsa sevilme ihtiyacına yetmiyor aslında.
Evet şöyle bir bakalım hayatımıza yeterlilik yetersizlik konuşuyorsak.
Aslında belki size dışarıdan bakıldığında hayatta her şey yolunda gibi.
Çalışıyorsunuz, üretiyorsunuz, koşturuyorsunuz.
Belki yoldasınız. Belki bir ev de kurdunuz kendinize.
Belki bir ilişkiniz, bir aileniz, bir düzeniniz var.
Elinizden geleni de yapıyorsunuz gerçekten.
Ama içeride biri sürekli konuşuyor.
Biraz daha. Daha iyi olmalısın.
Bu yetmez. Henüz olmadı bak.
Eksiksin, yarımsın.
Gibi sesler. Ve insan bir noktadan sonra artık hayatında kendi olma yolundan da uzaklaşıyor.
Ve sadece kendine kanıtlamaya çalışıyor.
O da hiçbir zaman onaylayacağı şekilde olmuyor bakınca.
Düşünsene dört nala koşuyorsun bir şeyleri başarmak için.
Ama aslında başarmak için koşmuyorsun.
İçindeki yetersizlik hissinden kaçmak için koşuyorsun.
Bazılarımıza tanıdık geliyordur belki.
Yetersizlik hissi.
Hiçbir şey yapmıyorumdan değil ne yaparsam yapayım yetmiyor bilgisinden doğuyor.
Kimse beni sevmiyordan değil sevilmek için daha iyi biri olmalıyım inancından geliyor.
Eksik bir hayatım vardan değil kusursuz olmadığım sürece değerli değilim yargısından besleniyor.
İnsan bazen gerçekten eksik olduğu için değil, eksik yapmaya asla hakkı olmadığını düşündüğü için yetersiz hissediyor.
Çünkü bazı insanlar çocukluktan itibaren şunu öğreniyor.
Sevilmek için hep başarılı olmalıyım.
Değer görmek için her şeye ve herkese yetişmeliyim.
Takdir edilmek için herkesten daha fazla olmalıyım.
Kendim olarak yetmem, en olmalıyım.
Onları kurtarmazsam sevgilerini kaybederim.
Kaybetmemeliyim. Hata yaparsam insanların saygısını kaybederim.
Kaybetmemeliyim. Sonra büyüyoruz ama o çocuk hala o imtihanı kanter içinde vermeye devam ediyor.
Yüz alması lazım.
Hep takdir alması lazım.
İçi artık tükenmiş ama notu yıldızlı.
Bitmeyen bir öğrencilik gibi.
Nasıl bir sınavsa ömürlük.
Yetersizlik hissi çoğu zaman dışarıdan görünmüyor aslına bakarsanız.
Bizim içeride yaşadıklarımızı belki sadece içimizi gösterdiklerimiz görüyor.
Çünkü bu hissi yaşayan insanlar genellikle hayatın başarılı, güçlü, çalışkan, kahraman, her şeyi halledebilen insanlar oluyor.
Sorgulayalım diye söylüyorum.
Biz her şeyi hallediyoruz ama aslında içeriden içeriye...
parçalarımız bizden ayrılmaya başlıyor.
Çünkü bir sonuç için yeterli olmak ya da elimizden geleni yapmak değil bu.
Kendimize kendi yetersizliğimizden kaçınmak için sürekli koşar halde bulmak, tükenmek, yorulmak.
Bakalım sözlük anlamına.
TDK, Türk Dil Kurumu yetersiz kelimesini gerekli niteliği taşımayan eksik olarak tanımlıyor.
Ama psikolojik olarak aslında yetersizlik düşünceleri ya da yetersizlik hissi gerçekten eksik olmaktan çok başka bir şey duyduğunuz gibi.
İnsan kendisi olarak gereken niteliği taşıyor.
Çünkü herkes kendisidir.
Hayatta var olmak için çoğunlukla elinden geleni yapıyor.
Ama yaptığı eylemler ezberlediği yetersizlik inancını dönüştüremiyor.
Hayatta böyle...
Geçip gidiyor baktığımız zaman.
Psikolojik dayının ilk serisinde ilerlerken size söylemek istediğim bir şey daha var.
Diyelim ki psikolojik destek almaya karar verdiniz.
Hayatınız için önemli bir karar bu.
Ama o kararın hemen ardından bambaşka bir süreç başladı.
Kimi arayacaksınız?
Nereye bakacaksınız?
Arama motoru, bir tavsiye, Instagram.
Belki bir isim buldunuz, aradınız.
Meşgul. Başka birini buldunuz.
Seans ücretini öğrendiniz ama bütçenizi aştı.
Bir diğerini buldunuz, tam emin olamadınız ve bu arayış uzadıkça o ilk cesaret yavaş yavaş geride kalmaya başladı.
Çünkü doğru kişiyi bulmak bu kadar yorucu olmamalıydı.
Oysa terapi sürecinin belki de en kritik parçası şu, doğru kişiyle başlamak.
Kendinizi güvende hissetmediğiniz, size uymayan bir süreç terapiye olan inancınızı da sarsabilir.
Ve bazen insanlar buna takılıp uzun yıllar destek almaktan vazgeçebiliyor.
Oysa o desteği hak ediyorsunuz.
Ve doğru kişiyle işe yaradığını görmek düşündüğünüzden çok daha kısa sürebilir.
Plan da tam bu noktada devreye giriyor.
Yapay zeka destekli, size uygun...
uzman arama sistemi sizi ve ihtiyaçlarınızı merkeze alıyor.
Hangi terapi yaklaşımı size uygun, nasıl bir çalışma tarzı size iyi gelir, hangi uzmanlık alanına ihtiyacınız var.
Bunların hepsini analiz ederek size en uygun uzmanı öneriyor planda.
Her uzmanın profilindeki gerçek danışan yorumlarını da görerek, başkalarının deneyimlerini de okuyarak o ilk adımı daha güvenli atabiliyorsunuz.
O cesaret hala sizin içinizde.
Planda onu doğru yere taşımanıza yardımcı oluyor.
Sizi de kendiniz için bu adımı atmaya ve bu deneyimi yaşamaya davet ediyorum.
Hemen planda uygulamasını indirin ve ihtiyacınıza en uygun uzmanla sizle tanışın.
Ben bu yetersizlik hisleriyle biraz fazla yoğrulmuş bir gençlikten hatta ilk yetişkinlikten geliyorum.
Baktığımız zaman hep söylüyorum biz psikologların da psikologları var.
Kendi üstümüze üstümüze giderek büyüyoruz yaşam içerisinde.
Yetersizliği tanıdığım yani öyle söyleyeyim size.
Ve bu kadar yetersizliği kapatmak için bu kadar kendimi hırpaladığım bir dönemin ortasında bir yerde bir yazı yazmıştım.
Kendi ölümümü düşünüp bir yazı yazmıştım.
Çünkü artık böyle yaşamadan ölmekten korktuğum bir zamandı.
Böyle bir yetersizlikle ve bu kadar yorgunlukla yaşamanın ne kadar zor olduğunu fark ettiğim bir zamandı.
Uzun yıllar boyunca kendime bir türlü yetişemediğim, yetersizlikten kurtulamadığım, hayatımın bittiğini hayal ederek bir yazı.
Aslında bu yazıyı yazmak kendime attığım en sert tokatlardan bir tanesiydi bence.
Yazının ismi de şeydi, Cenazemden Sesleniyorum.
Biraz paylaşmak istedim, tam yeri geldi gibi.
Aslında. Şöyle bir yazı.
Size bugün cenazemden sesleniyorum.
Ölmüşüm bitmiş. Bitmez dediğim.
Hiç bitmeyecekmiş gibi debelendiğim.
Ölümsüzmüşüm gibi harcayıp tükettiğim.
Yetersizliğimi susturmak için her yere yetiştiğim.
Başkalarına feda ettiğim hayatım elimden kayıp gitmiş.
O gün gelmiş. Ölmüşüm bitmiş.
Cenazemde buluşmuşuz.
Cümbür Cemaat. Herkesin acısı büyükmüş.
Kalabalıkta feryat fiyan bir uğultu.
Annemler ağlaşırken ülke gündeminden dert yanıyormuş.
Uzaktan tanıştığım adamlar.
Sabır diliyormuş metanetli olanlar.
İleride kikirdiyormuş dört beş kişi.
Sinirleri bozulmuş.
Yazık. Baş etmeye çalışıyorlarmış ölüm fikriyle.
Ben tabutumda çok yorgunmuşum yine.
Değmemiş, görülmemiş, takdir görmemiş.
Ölümüne çabalarım. Yarım kalmış, hayatımdan çalmış, bitmeyen hayat telaşlarım.
Çok çabalamış ama yine tamamlayamamışım.
Her şeyi yapmış ama yine olmamışım.
Mesai çoktan bitmiş.
Yarına işler bırakmışım ama şimdi fark etmişim ki yarın yok.
Yarınlara sevgiler bırakmışım ama artık sevdiğimi söyleyecek kimsem yok.
Geleceğime sipariş verilmiş hayallere tutunmuşum ama şimdi tutunacak bir dal da yok.
Hayal ne ki demişim sonra, ölmüşüm bitmiş.
Pek severlermiş, gittiğime yanarlarmış, iyi bilirlermiş.
Ben düğünlerinde mendili sallayan, acalarında mendil tutan, iyi günde takdirci başı, kötü günde tesellici başıymışım.
Refakatçi ben, ziyaretçi ben, korkulara duvar, öfkelere siper ben.
Ellerini açmışlar gökyüzüne.
Elimi uzattığımda el vermeyenler de açmış.
Dikenler üstünde yürürken elimi bırakanlar da açmış.
Hayatımın bekçisi el alemden kim varsa onlar da açmış.
Tek tek hepsi dokunmuş tabuta beni taşırken.
Göğsüme bastırıp sarılmak istediklerim oradaymış.
Kalbimi kırsa da kırılmasın diye söyleyemediklerim oradaymış.
Şöyle ağız dolusu sövemediklerim oradaymış.
Hepsi dokunmuş, kimin eli değmiş fark edememişim.
Ne fark eder? Ellerimden kayıp gitmiş, yarın yokmuşçasına yaşadığım bu hayat.
Ölmüşüm bitmiş.
Konuşabilseydim keşke, beni duysalardı bağırırdım.
Güzel kardeşlerim, gözünüzü kapattığınızda canlandırdığınız hayallere gitmenin bir yolunu bulun.
Elinizi kolunuzu bağlamış katı öğretilerden, düşüncelerinizi uyuşturmuş ezberlerden, sorgulamadığınız rutinlerinizden kurtulun.
Ömür bitimli ama an sonsuz.
Kurallar katı ama insan esnek.
Yaşayın be yaşayın.
Gönmeyin kafanızı korkularınızın toprağına.
Asmayın hayallerinizi sizi korkutanların duvarına.
Yetişmeyin her şeye.
Kendinize kadarsınız.
Elinizden geldiği kadarsınız.
Bakın bana. Yüklerim görevlerim oldu.
Kendim olarak da tam olduğuma ikna olmadım.
Yoruldum, tükendim ama iflah olmadım.
Benim aşamadıklarım, yaşayamadıklarım oldu.
Ve kendini yaşamadan ölmek, kendi ölümünü yaşamaktan daha zor.
Bir yaşasam, ah bir yaşasam, üstüme bırakılan yapay çiçekleri söküp kendi bahçemi kurardım.
Yazılmış senaryoları bırakır kendi filmimi çekerdim.
İplerimden kurtulup yeni yollara çıkardım.
Bana, beni ben yapanlara, bana iyi gelen her şeye daha çok zaman ayırırdım.
Ama şimdi bana ayrılan sürenin sonuna gelinmiş artık.
Zaman beni durdurmuş.
Ölmüşüm, bitmiş.
Şimdi dönüp bakıyorum yazdığım bu yazıya ve o zamanki duyguya.
Gerçekten yetersizliğin ne kadar ele geçirdiği gün varsa benim ömrümden eksiliyordu baktığımız zaman.
Ve yine dönüp bakıyorum.
Kendini yaşayamamak demek bu kadar yetersiz hissetmek.
Çünkü insan yetersiz hissettikçe aslında birkaç kişilik bir hayat yaşamaya ve kendinden sürekli parçalar vermeye ama ortada
kendini bulamamaya da başlıyor.
Çok uzun süre tabi buralara gelene kadar yetersizlikle uğraştım.
Anneme de buradan selam edeyim.
Onun katkısı büyük. Bütün güzelliklerinin yanında.
Ama o da öyleymiş.
O da onu biliyormuş. Onu öğrenmiş.
Kendi oğluna da yetersizlik öğretmiş baktığımız zaman.
Birincisi zaten dünyaya gelirken oldu benim hayatımda.
Benden önce 3 çocuk kaybetmişler onlar.
Bilmiyorum. O yaz tamamlanmadan yine tabi ısrarla bir çocuk sahibi daha olma hali.
Ve bana çocukluğum boyunca üç abi anlatıldı.
Artık hayatta olmayan.
Öyle bir görev gibi anlatıldı ki aslında üstüme yüklenen anlamlarda.
Şimdi bütün detaylara giremiyorum ama.
Onların yerine de, onların yazlarının yerine de.
Onların yaşayamadıkları yerine de yaşamak gibi bir bilgi, bir duyguyla büyümüşüm çok uzun yıllar boyunca.
Alın size yetersizlik.
İnsan üç kişinin ömrünü yaşayabilir mi?
Yaşamaya çalıştıkça ne kadar yetersizsedir.
Aynı zamanda insan bir kaybın, yasın yetersizliğini giderebilir mi bir ailenin gözünde?
E o da çok zor.
Onu mutlu etmek ve acılarını unutturmak gibi bir yetme isteği.
Bu da zaten ömürlük yetersizlik.
Anneme selam. Yine annemle ilgili yetersizlik hislerinin tabii çok nedeni vardır yaşamda ama bir diğeri...
Şeyi hatırlıyorum, yüzme yarışları vardı.
Bir yaz spor okuluna gidiyordum ben böyle 9 yaşından 13-14 yaşına kadar.
Yüzmeyi de çok seviyordum aslında ama nasıl bir canhıraş yüzmek.
Çünkü altın madalyayı almam lazımdı.
Evde haftalar öncesinden özellikle böyle anne oğul sohbetleri işte kahvaltılarda boğazına da dizilir ya o.
İşte bu sefer altın madalyayı alacaksın değil mi?
İşte şöyle mutlu oluyoruz sen aldığın zaman gibi bir his o madalyayı.
Ve ben yüzmeyi bu kadar sevmeme rağmen o yarışlarda işte parkulvarın başına geldiğim an itibariyle içimde böyle nasıl kocaman bir fil oturduğunu anlatamam size.
Altın madalyayı almazsan hitsin.
Ki zaten öyle oluyordu işte.
Gümüşü bronza alınca ya da ilk üçe giremeyince.
Arabada büyük bir sessizlik.
Bir öfke değil ya da bir böyle canını yakacak sözler değil.
Ama öyle bir sessizlik ki dünyanın en büyük utancını yaşatmış.
Dünyanın en büyük kabahatini hissettirmiş bir evlat gibi.
Birçok alanda var da yüzme yarışlarını hiç unutmuyorum.
Buralardan beslenmiş belli ki.
Bizimkiler böyle ticaretle uğraşıyorlardı deri sektöründe.
Bir tane yardımcısı vardı annemin.
Ona da selam. Benim de bugün içimi dökesim geldi size.
İsmi Haydar. Selam olsun.
Sonra buldum da. O kadar övülen, her şeye yetişen, elinden her iş gelen, bütün işleri çözen, benden 6 yaş büyüktü.
Bir Haydar'dı ki o, annemin yardımcısı.
Evde böyle sürekli olarak Haydar'ın yetenekleri, becerileri anlatılıyordu.
Tabii ben daha çok düşünsel, hayal dünyası geniş...
yazan, çizen, üreten, işte anlatıcı olma hayali kuran, sonra psikolog olma hayali kuran bir çocuk olduğum için Haydar'ın o teknik becerileri, iş bitiriciliği falan bende olmayınca sürekli
olarak evde övülen bir Haydar'ın gölgesinde nasıl hissettiğimi hatırlıyorum.
Sanki Gökhan olmak yeteri kadar zor değilmiş gibi bir de Haydar olmaya çalıştığım zamanları hatırlıyorum.
Şarkı yapmıştım o yaşımda Haydar'a.
Nereden çıktın Haydar?
Nereden geldiysen git Haydar diye.
Hatırladığım zamanlardan o var.
Yetersizlik deyince bazı fotoğraflar.
Her şeyi travma gibi düşünmemek lazım ama.
Burada bu tutumlardaki bu anne oğul ilişkisini hayatın genelinde de düşünün.
Bir taraftan tabii baktığımız zaman.
E öğrenilmiş ama annem de bunu öğrenmiş.
Bir de onun öyküsüne baksak neler göreceğiz.
Ömür boyunca niye bu yetersizlik hislerinde bu kadar payın var anne diye, ona öfkeyle, kırgınlıkla, ne bileyim onu yalnız bırakarak, affetmeyerek, suçlayarak yaşayamam.
Ben büyütülmediğim yerlerden kendimi nasıl büyüteceğim ona bakabilirim aslında.
Ama sadece benim hayatımda değil bazı duygular bugünün problemi gibi görünüyor ama kökü çok daha eskilerdi onu anlatmak istedim aslında.
Yetersizlik hissi hepimizle başka türlü konuşuyor geçmişten gelip.
Çünkü bu arada herkesinki de farklı.
Mesela bazıları da şöyle konuşuyor.
Bir gün herkes aslında düşündükleri kadar iyi olmadığımı anlayacak.
Bu birinin dili. Bir diğerinin yetersizlik düşünceleri şöyle konuşuyor.
Herkes benden daha iyi diyor mesela.
Ya da bazılarında dinlenirsem durursam geride kalırım gibi konuşuyor yetersizlik.
Bazılarında bir hata yaparsam rezil olurum diyor mesela.
Bir diğerinde sevilmek için daha iyi biri olmam lazım.
Onun için de herkese yetişmem lazım gibi konuşuyor.
Ve çok sinsi bu sesler içimizde.
Çünkü kendi sesimiz gibi artık.
O yüzden fark etmesi de zor.
Sesler birbirine karışır. Sanki bunu söyleyen sizsinizdir ama diğer taraftan bazen de değilsinizdir.
Bazen yıllar önce size söylenen birinin cümlesinin yankısıdır ya da hayattan aldığınız bir mesajın artık içeriden duyulmasıdır.
Biz bir de aslında yetersizliğin çok temelinde kıyaslanmalar varsa bu kültürde çok kıyaslandık.
Öyle kuşaklardan geliyoruz.
Zeka üzerinden, başarı üzerinden, güzellik üzerinden, ahlak üzerinden.
Yani büyüdüğümüz evlerde kıyaslandık sözle, gözle, imayla, şakayla, öfkeyle.
Bazen direkt, bazen sessiz, bazen bakışlarla.
İşte ne bileyim milletin çocuğu ailesini nasıl gururlandırıyor bir de senin şu haline bak.
Kuzenlerin aya çıkacak sen hala yerinde say.
Yani ne bileyim birçok özellik üzerinden hatırlar mısınız hangi cümleler tanık geliyor.
Ama trajikomik olarak şu cümle var gibi geliyor bana yani bu söyleniyor bize.
Yani yavrum evladım biz seni yaptık ama sen olmadın.
Ama abine bak o ne güzel oldu gibi yerler.
Kıyaslandık bazı aileler bunu.
Mizah kılıfıyla yaptılar baktığımız zaman.
Ailede kıyaslandık, mahallede kıyaslandık.
Kardeşlerle kıyaslandık, kuzenlerle kıyaslandık.
Okulda, iş hayatına başladığımızda başarı kriterlerimiz üzerinden kıyaslandık.
Kıyaslananlar büyüyor.
Bazen de gerçekten başarı amaçları hayatta neyse ona da ulaşıyorlar.
Ne bileyim yönetici oluyorlar.
İnsanların alkışladığı insanlar çıkıyor.
Terfilerini alıyorlar. İstedikleri kariyeri, akademik kariyeri ya da iş hayatında gidiyorlar.
Paralar kazanıyorlar. Bütün dünyanın alkışı geliyor yani.
Ama aslında onları kıyaslayan ve yetersiz hissettiren kişinin alkışını duymadıkları için bazen bütün dünya onları alkışlasa da O alkış duyulmuyor.
Bizi gerçekte alkışlamasını beklediğimiz insanlar belki hayatta değiller.
Belki de hiçbir zaman alkışlamayacaklar.
Belki de artık çok geç.
O yüzden de bir ömür çocukluğa ya da büyümeye öfkeyle geçmiyor işte.
Biz kendimizi onaylayıp alkışlamayı öğrenebiliyor muyuz?
Küçük adımlarla.
Bu kadar kıyaslanma geçmişi yetmezmiş gibi şimdi başka bir şey de oldu hayatımızda bu arada.
artık cebimizde de sonsuz kıyas taşıyoruz telefon telefonu açıyorsunuz birisi evlenmiş birisi terfi etmiş birisi dünyayı geziyor birisi çok fit birisi
şahane bir ebeveyn olarak çocuk büyütürken bize fotoğraflar gösteriyor birisi girişimini kurmuş diğeri Her an çok mutlu görünüyor.
Diğeri üretken öbürü en güzel yemeği yapıyor en güzel mutfakta.
Diğeri herkesin gitmek istediği yerlerde bulunuyor paylaşıyor onları.
Ve siz örnek veriyorum bir salı günü öğleden sonra koltukta oturup kendi hayatınıza bakıyorsunuz.
Onlar nerede ben neredeyim?
Bu adil bir karşılaştırma değil ki.
Değil yani bakınca.
Sosyal kıyas kuramı var biliyor musunuz?
Aslında şu söyleniyor, insan kendini anlamak için sürekli başkalarıyla kıyaslama eğiliminde.
Bu bir yanıyla insani.
Ama bugünün sosyal medya ilüzyonunda, yanıltıcılığında ya da sahtekarlığında bu kıyas başka türlü bir kıyas.
Seçilmiş, gösterilmiş ve sanal bir neşeyle...
doldurulmuş bir vitrinden bakıyor insanlar bize.
Kimse o sabahki ağlama nöbetini koymuyor.
Kimse partneriyle yaşadığı kırılmayı koymuyor.
Kimse yetersizlik hissiyle böyle uzun uzun boş televizyona bakarak geçirdiği iki saati paylaşmıyor.
Ama insan zihni bunu unutuyor ve diyor ki herkes yapıyor ben neden yapamıyorum?
E tuzak bu.
Birçok insan artık hayatını yaşamıyor.
Hayatının performansçısı gibi yaşıyor.
Bu da hepimizin hayatına haliyle başka bir baskı yaratıyor.
Çünkü artık sadece yaşamak yetmiyor.
Çok güzel olmalısınız hep.
Çok üretken olmalısınız.
Çok başarılı olmalısınız.
Çok sosyal olmalısınız.
Çok güçlü görünmelisiniz diğer yandan.
Her yere de yetişmelisiniz.
Yani yeterince yok insanların hayatında.
Olabildiğince çok yapmak var.
Öyle bir zamanda.
Yeteri kadar değil.
En çok var. Bazı insanlar bu baskının içinde bile daha esnek kalabiliyor.
Bazıları ise çok daha sert çöküyor aslında.
Peki neden? Bir Alfred Adler'i analım.
İnsan ruhunu anlamaya çalışırken çok erken dönemde aslında çok temel bir yere parmak basmıştı.
Şunu söylüyordu. İnsan zaten hayata bir eksiklik duygusuyla başlıyor.
Çünkü çocuk küçük, güçsüz, başkalarına da bağımlı.
kendi başına hayatta kalamıyor.
Bu yüzden bir tür eksiklik hissi insan olmanın doğal bir parçası olarak bizimle geliyor.
Ve adilere göre bu illa kötü bir şey de değil.
Hatta gelişimi başlatan bir şey.
Eksikliği tamamlayarak büyümek.
Çocuk yürüyemediği için yürümeyi öğreniyor.
Konuşamadığı için konuşmayı öğreniyor.
Bilmediklerini öğreniyor.
Eksiklik bazen aslında gelişimin çalıştırıcısı oluyor.
Ama mesele şu.
Bu duygu, Utançla birleştiriliyor bazı ailelerde.
İşte mesele orada değişiyor.
Eksiklik ve utanç birleşiyor.
Çünkü bazı çocuklar sadece küçük ve güçsüz hissetmiyor.
Aynı zamanda aşağılanıyor.
Kıyaslanıyor. Yetersiz hissettiriliyor.
Ya da boyundan büyük duygular ya da yükler yükleniyor.
Ya da ihmal ediliyor.
İhmal de bir şiddet biçimi. Ya da koşullu seviliyor.
Ve o zaman eksiklik gelişim üretmiyor.
Yara üretiyor. İnsan eksik olduğu için değil, eksik hissettirilmiş olduğu için yetersizliği hissediyor.
Peki düşününce sizin yetersizlik hissiniz sizinle nasıl konuşuyor?
Hangi cümleleri kuruyor mesela?
Hepimizinki de çünkü başka cümleler kuruyor ya.
Başaramazsın mı? Kimse seni gerçekten sevmez mi?
Herkes senden daha iyi mi?
Yetişemezsen dışarıda kalırsın mı?
Bir gün herkes senin aslında yetersiz olduğunu anlayacak mı mesela?
Ya da sizinki ne?
Zayıf görünürsün, güçsüz görünürsün, rezil olursun.
Elalem sana şöyle der mi?
Yorumlara yazıp paylaşın benimle olur mu?
Bazen paylaşmak yetersizlik hissinin, utancının panzehiridir çünkü.
Bazı ortak işaretleri var yetersizliğin bakınca.
Sürekli kendini başkalarıyla kıyaslamak, hayattan doyum alamamak ve hiçbir hayat görevini tamamladığına kolay kolay inanamamak.
Başarıları küçümsemek, başarısızlıkları büyütmek, hata yapmaktan aşırı korkmak, eleştiriyi kişisel değersizlik gibi hissetmek, insanların sevgisini kaybetmekten
korkmak, bir gün herkes gerçek yüzümü anlayacak kaygısı yaşamak.
Sürekli daha fazlasını yapmak zorundaymış gibi hissetmek.
Dinlenirken bile suçluluk hissetmek.
Kendini yeterince iyi, güzel, başarılı, zeki ya da sevilebilir bulmamak gibi ortaklıkları var baktığımız zaman.
Mesela psikanalitik yaklaşıma göre yetersizlik hissi en temelde sevgiyi kaybetmemek için.
Ama tabii bir yanılsama bu.
Yetersizlik hissinin kökenini büyük ölçüde...
Çocukluk ilişkilerinde arıyor elbette Sigmund Freud ve takipçileri.
Çocuk hayatın ilk yıllarında bakım veren kişilerle kurduğu ilişki üzerinden kendisini algılamayı öğreniyor.
Çocuk için ebeveyn yalnızca ebeveyn değil.
Aynı zamanda güvenlik, sevgi kaynağı ve hayatta kalmak onlarla.
Bu yüzden çocuk çok erken yaşlardan itibaren şunu anlamaya çalışıyor.
Nasıl davranırsam sevinirim.
Eğer çocuk sevgiyi koşullu hissederse, yani yalnızca uslu olduğunda, başarılı olduğunda, ne bileyim sorun çıkarmadığında, projelere, beklentilere göre olduğunda sevildiğini hissederse, zamanla
sevgiyi hak edilmesi gereken bir ödül gibi algılamaya başlıyor.
İşte bu noktada insanın iç dünyasında çok derinde bir denklem oluşuyor.
Yeterliysem sevilirim ve bu denklem yetişkinlikte de devam ediyor.
ilişkilerinde elbette sürekli ona yarıyor büyüdükçe.
Eleştirilmekten aşırı korkmaya başlıyor.
Hata yaptığında yalnızca yanlış yaptığını değil, değersiz biri olduğunu da görmeye başlıyor.
Bir de süperego kavramı var biliyorsunuz psikanalinizde.
Süperego insanın içselleştirdiği eleştirer sesleri de barındırıyor.
Bazı insanların zihninde çok sert bir dili var.
Duygusunda da öyle süper egonun.
Sürekli eleştiriyor, sürekli eksik buluyor, sürekli daha fazlasını istiyor içinizde bir taraf.
Daha iyi olmalısın, bu yaptığın yeterli değil.
İnsanlar senin eksiklerini görmemeli gibi.
Ve bu sert sesle yaşamaya başlıyoruz.
Dışarıdan kimse bu kişiyi eleştirmese bile içeride biri sürekli onu yargılıyor.
Yani yetersizlik bugünün meselesi gibi görünse de aslında geçmiş ilişkilerin bugüne yansıması gibi oluyor bakınca.
Davranışçı yaklaşımın gözünden de baktığımızda yetersizlik öğreniliyor aslında.
Yani insanın duygularının büyük kısmı öğrenilmiş deneyimlerle şekilleniyor.
Ve insanın davranışlarının ödül ve ceza mekanizmalarıyla da biçimlendiği söyleniyor bu yaklaşımda.
Tanıdık gelen yerler olacaktır bazılarımıza.
Yani çocuk sürekli hangi davranışlarının kabul gördüğünü, hangilerinin reddedildiğini öğreniyor.
Eğer bir çocuk yalnızca başarılı olduğunda takdir ediliyorsa, yalnızca uslu olduğunda sevgi görüyorsa, böyle değerli hissettiriliyorsa zamanla aslında öğrenme
ben olduğum halimle yeterli değilim.
Bütün bu beklentileri karşılamalıyım gibi bir yere gelmeye başlıyor aslında.
Ve büyüdüğünde de sürekli bir performans göstermek zorunda hissetme haline geliyor.
Kendim gibi kalırsam hatta durursam ben zaten değersizimdir bilgisiyle beraber büyümeye başlıyoruz böyle olduğunda.
Bilissel yaklaşıma göre insanı en çok yaralayan şey olayların kendisi değil.
Onlara yüklediği anlam.
Bilissel kurama bakalım. Yetersizlik hissinin büyük ölçüde kişinin zihinsel şemalarıyla ilişkili olduğu söyleniyor.
Şema dediğimiz şey insanın kendisi ve dünya hakkında geliştirdiği aslında temel kalıplar, inançlar.
Örneğin bazı insanların zihninde bazı temeller var.
Ben başarısızım, ben değersizim, ben sevilmeye layık değilim.
Ne bileyim ben yeterince iyi değilim.
Bunlar çok erken yaşlarda çok katılaşıp kalıplaşmışlar.
Ve insan hayattaki olayları bu fitrelerden geçirerek yorumluyor.
Birisi geç mesaj attığında benden sıkıldı demek gibi.
Büyüdüğümüzde bir hata yaptığında...
Rezil biriyime gitmek gibi.
Birisi eleştirdiğinde kim olduğum ortaya çıktı demek gibi.
Yani olay küçük olsa bile kişinin zihnindeki yorum çok ağır olabiliyor.
Bunları bilissel çarpıtma da diyoruz biz.
Bazen ya hep ya hiç düşüncesi.
Mükemmel değilsem başarısızım bilgisi.
Bazen felaketleştirmeler.
Bir hata yaptım her şey mahvoldu bilgisi.
Bazen zihin okumalar.
Öyle bir durum olmasa da herkes benim yetersiz olduğumu biliyor, düşünüyor zaten bilgisi.
Bazen aşırı genellemeler.
Bir kez başarısız oldum demek ki tamamen başarısızım duygusu.
İnsan çoğu zaman gerçeklikle değil zihnin karanlık yorumlarıyla savaşmaya başlıyor.
Ve yetersizlik duygusu büyüdükçe kişi kendi başarılarını bile görmüyor.
Aslında şema terapi yaklaşımında da Kusurluyum şamasına denk geliyor baktığımız zaman.
Derin bir yere denk geliyor.
Bazı insanlar çocuklukta kusurluluk, yetersizlik şaması geliştiriyorlar.
Bu şamaya sahip kişiler özlerinde problemli, eksik, kusurlu, sevilmeye yeterince layık olmayan biri olduklarına inanıyorlar.
Ve yalnızca bir düşünce değil bu.
Adeta insanın içine işlemiş bir kimlik, bir parça gibi.
Birileri onu eleştirdiğinde ya da bir şey yolunda gitmediğinde sadece üzülmüyorlar.
Çok temelden bir şeyler kopmuş gibi.
Yani aynı acının tetiklenmesi gibi bir duyguyla beraber devam ediyorlar.
E tabi buraların destek alması gerekiyor.
Çok başka yaklaşımlarla yetersizliği tanımlayabiliyoruz aslında.
Mesela humanistik psikolojiye göre koşulsuz kabul ihtiyacıyla anlatabiliriz.
Baktığımızda... Carl Rogers'ın çok değerli katkıları var bizim alanımıza.
Yetersizlik üstüne de çok insani bir yerden bakıyor.
İnsanın en temel ihtiyaçlarından biri koşulsuz kabul diyor.
Yani insanın hatalarımla da değerliyim duygusu yaşayabilmesi gerekiyor.
Ama birçok insan çocukken şu mesajı alıyor.
İşte ancak böyle olursan sevilirsin.
Ve bu noktada kişi gerçek benliğiyle...
olması gereken benliği arasında bölünmeler yaşamaya başlıyor ve kendisi olmaktan uzaklaşıyor.
Çünkü kabul görmek için bir ömür boyunca aslında yaşayıp durmak.
Değerli bir hayat yaşıyor muyum bilgisini varoluşçu psikolojiyle de aslında çok fazla sorguluyoruz.
İnsan anlam arıyor ve bazen yetersizlik hissi gerçekten eksik olmaktan değil, kendi hayatına yabancılaşmaktan doğuyor.
İnsan kendi değerini sürekli dışarıda aradığında, başarıda, statüde, onayda, mükemmellikte çok fazla uğraştığında ve kendi varlığıyla
da çok karşılaşmadığında içeride derin bir boşluk yaşıyor.
Hayatın içinde kendinizi hissedip durabildiğiniz, kendinizi anlayabildiğiniz zamanlar var mı?
Varoluşçu yaklaşımda şunu soruyoruz.
Sen gerçekten kendi hayatını mı yaşıyorsun?
Yoksa yalnızca sana ezberletilmiş bir hayatı kabul görmek için mi yaşıyorsun?
Bilgileriyle beraber devam ediyoruz aslında.
Benim de bir parçası olduğum geç dalt yaklaşımında çok sevdiğim bir kavram var.
En temel temas biçimlerinden biri içe alma.
Yani insan özellikle çocukluktan itibaren çevresinden mesajları gelen mesajları sorgulamadan içine alması ve onlarla beraber büyümesi.
Kolay kolay da değişmiyorlar.
Çünkü çocuk dünyayı olduğu gibi alıyor, çok analiz etmiyor.
Psikolojik mesafe koymadan büyüyoruz hayatın bir döneminde.
Çocuk şöyle demiyor yani, annem bugün kendi yaraları ile konuşuyor galiba diyemiyor.
Annem beni yaralıyor çünkü ben bu konuda böyleyim gibi hissediyor.
Babam kendi kaygısını bana yansıtıyor demiyor.
Çocuk kaygıyı öğreniyor.
Bu öğretmenin hayatıyla ilgili bir problemi demiyor.
Ben yetersiz bir öğrenciyim diyor.
Çocuk bilgiyi alıyor olduğu gibi.
Ve bazen cümleler yerleşiyor çocukluktan.
Sen çok hassassın, abartıyorsun.
Ağlama, ağlaksın.
Bak kardeşin gibi ol.
Bu kadar da başarısız olunmaz.
Sen neden böylesin?
Bizi mahcup ediyorsun. İnsan biraz güçlü olur.
Ve çocuk sadece bunları duymuyor.
Kimliği haline de getiriyor.
Ben değersizimi öğreniyoruz, yetersizimi öğreniyoruz.
Ben aptalımı öğreniyoruz bazen.
Ve bunlarla beraber büyüdükçe bazen burayı kapatmak için her şeye yetmeye, yetişmeye çalışıyoruz.
Ya da bitmez bir aslında yetersizlik hissi yaşıyoruz.
Ben neden yetersiz hissediyorum değil doğru soru belki de.
Belki de doğru soru.
Şöyle bir hayatıma bakayım. Bu his beni ne zamandan beri takip ediyor?
Çünkü bazen iyileşme çözüm bulmakla değil, hikayeyi doğru yerden okumakla başlıyor hayatımızda.
Ben bu yetersizlik hissini nereden öğrendim?
Bu tabii zor. İnsanın bazen kendi hayatına dönüp bakıp hissetmesi gerekiyor.
Bazen çocuklukla temas gerekiyor.
İnsan bazen dünyanın sorumluluklarından değil, kendi içindeki yargıçtan da yoruluyor.
Ama yargılamak için sorgulamaktan bahsetmiyorum.
Gerçekten ben bu hissi, bu düşünceleri nereden öğrendim?
Size sürekli yetersiz olduğunuzu söyleyen ses size mi ait?
Yoksa birilerinden mi miras kaldı?
Ne bileyim anneden, babadan, amcadan, dayıdan, bilmem belki ilk ilişkinizdeki kişiden, belki bir komşudan, bir öğretmenden.
Bir sıra arkadaşından, bir eski sevgiliden, geçmişteki bir eksik nottan, kabul almadığın bir okuldan, bir kurumdan, bitmeyen bir kıyas geçmişinden,
bir utanç anısından.
Çünkü bazen biz kendi sesimiz sandığımız şeyin taşıyıcısı oluyoruz sadece.
Şimdi burada çok önemli olduğunu düşündüğüm birkaç şey bırakmak istiyorum size.
Çözüm gibi değil ama belki biraz yön gibi hayatımızda.
İç sesinizi fark etmekle hazır olduğunuzda mesai harcayın bakın.
Çünkü fark edilmeyen şey değişmez ve size sürekli yetersiz olduğunuzu söyleyip durabiliyor olabilir o ses.
Ben kendimle nasıl konuşuyorum sorun kendinize.
Bir hata yaptığınızda ne diyorsunuz kendinize?
Salaksın mı diyorsunuz mesela?
Yine beceremedin mi diyorsunuz?
İnsan bunu da yapamaz mı?
Diyorsunuz mesela bu kadar olmaz.
Ne biçim erkeksin?
Ne biçim kadınsın? Peki sevdiğiniz birine gerçekten kendini böyle birazcık da boşlukta hissederken böyle der miydiniz?
Muhtemelen hayır. Ama kendinize diyorsunuz.
Neden? Bu soruyu küçümsemeyelim bence.
İkincisi yaşamdaki karşılaştırmanın dozunu fark etmek.
Çünkü kıyas bazen bize kendimizle ilgili bilgi vermez.
Yarayı besler.
Kendini bir başkasının vitriniyle ölçemezsin.
Çünkü bize gösterilen şey vitrin.
Bir insanın sonucu ile kendi perde arkasını kıyaslayamazsın.
Bu acımasız bir denklem.
O gösterdiğini sana yansıtıyor.
Sen ise onu iç dünyandaki boşluklarla kıyaslıyorsun.
Üçüncüsü. Her geliştirme arzusu sağlıklı değil insan hayatında.
İnsan hazır olmadan gelişemez.
Her yetersizliğini kapatamaz yani.
Bunu özellikle söylemek istedim.
Çünkü bu çağ böyle sürekli ezber gibi şurada da kendini geliştir diye bağırıyor.
Gelişelim tabii de siparişle mi?
Ya da bizden istendiği, beklendiği için mi?
Niye gelişmek istiyoruz o konuda?
Merakımız var mı? Oradan mı büyümek istiyoruz?
Hayattan keyif almamıza katkı sağlayacak mı?
Yoksa sürekli bize bazı görevler veriliyor ve biz yeterli hissetmediğimiz için sürekli onlara mı koşturmaya çalışıyoruz?
Çünkü insan bazen gelişmiyor, yükünü arttırıyor.
Gelişmek istemediği kasını geliştirmeye çalışıyor.
Bir de dinlenebilmek.
Yetersizlik hissi olan insanlar genelde dinlenmiyor.
Çünkü durunca iç ses yükseliyor.
O yüzden sürekli meşgul bırakıyorlar kendilerini.
Üretmek, sürekli yapmak, sürekli koşturmak.
Ama her meşguliyet de sağlıklı değil.
Sadece başarıyla tanımlanmamak hayatımızın içerisinde.
Başka ihtiyaçlarımız da var.
Dinlenmek, keyif almak, sevilmek, yanılmak, dağılmak, yeniden toparlanmak da insana ait.
Yetersizlik hissini ve düşüncelerini sorgulamayı da ihmal etmeyin.
Belki en önemlisi bu. Çünkü yetersizlik hissinin bir gerçeklik değil çoğunlukla.
Bir deneyim olabilir hayatın içerisinde.
Yapamamışızdır, yetişememişizdir ama ona bir bakarız yani.
Ne yapacağımıza bakarız.
Yaşadığımız his, hissi, hissin kuvveti gerçektir ama eylemin, durumun gerçek olduğu anlamına gelmez.
Bazen biz sırtımıza bırakılan yükler yüzünden aslında kendimize haksızlık yaşatacağımız boyutta hislerimizi de büyütürüz baktığımız zaman.
Yani herkesin kendisini yetersiz hissetmesi yetersiz olduğunun kanıtı değil.
Çünkü bazı insanlar her duygularını veri sanıyorlar.
Hissediyorum demek ki doğru diyorlar.
Hisler kıymetli elbet ama her zaman doğru değil karşılığı.
Böyle hissettirilmiş ve bu hissi ezberlemiş de olabiliriz.
Belki mesele gerçekten eksik olmanız değil.
Belki çok uzun süredir kendinize sevgiyi koşullu veriyorsunuz.
Belki yıllardır kendinizi ancak bir şey başardığınızda kendinizle hissediyorsunuz.
Belki hata yaptığınızda...
Kendinizi terk ediyorsunuz.
Belki yorulduğunuzda bile kendinize izin vermiyorsunuz.
Bu yorucu. Gerçekten çok yorucu.
Ama insan sadece başarılı haliyle insan değil.
Sadece güçlü haliyle değil.
Sadece kusursuz haliyle değil.
Yanıldığı haliyle de, dağıldığı, yorulduğu, kırıldığı haliyle de öyle.
Ve belki de psikolojik dayanıklılık hiç düşmemek değil.
Hatta kesin bilgi.
Düştüğünde kendine öz şefkat verebilme hali baktığımız zaman.
Bugün belki bazılarımız yetersizlikle yüzleştik.
Bazılarımıza iyi gelmedi.
Ama unutmayın insan bazen tam da en kırık hissettiği yerden iyileşmeye başlar.
Belki bir destek almaya, belki profesyonel bir destek almaya, belki kendinizi duymaya bir vesile olmuştur buralar.
Buluşacağız yeniden.
Size anlatacaklarım var daha bu seride.
Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
