
Uzman Psikolog Gökhan Çınar’la Psikolojik Dayanıklılık Serisi'nin yeni bölümü şimdi yayında! Gökhan Çınar, zor zamanlarda psikolojik olarak hayatta kalmak, duygularımızı yaşayabilmek ve ifade edebilmek, bu hayatı yaşarken ihtiyaçlarımızı fark etmek, kendimiz olabilmek ve kendimizi iyileştirebilmek üzere bizlerle dertleşiyor.
Kendin için şimdi bir adım at ! Dijital sağlık platformu Eczacıbaşı Evital’i hemen indir, psikolojik danışmanlık ve beslenme danışmanlığı görüşmelerini %20 indirimle planla. 👉 Kod: CINAR25 Evital'i indirmek için: https://s.evital.app/gokhancinar
*Bu bölüm "Eczacıbaşı Evital" hakkında reklam içerir*
Transkript
Dijital Sağlık Platformu, Eczacıbaşı Evital sunar.
Hoş geldiniz. Psikolojik Dayanıklılık serisinde yeni bir bölüm.
11. bölüm oldu.
11. sohbetimiz.
Yakından, yan yana, göz göze hissettiğimiz, hayat üzerine, ruh hallerimiz üzerine sohbetler ediyoruz.
Bugün tükenmişlik konuşacağız beraber.
Galiba bu çağda hepimize az ya da çok duygu durumumuza...
Tanıdık bulduğumuz bir şey tükenmişlik.
Şimdi bu sohbete başlamadan önce kameralar açılmadan önce onu düşünüyordum.
Aslında psikoloji literatüründe tükenmişlik 1970'lerde tanımlanmış ilk kez.
Haberdar mıydı bilmiyorum ama 1984 yılında Sezen Aksu çok güzel tanımlamış.
Etrafımızı sarıverecek.
Bir boşluk ki asla dinmeyecek.
Her şey bir anda anlamsız gelecek.
İşte biz o gün tükeneceğiz.
Ve bazen... Edebiyatın şarkının, şiirin dili galiba literatüre göre ruh halimizi daha içerden anlamak için daha çok yol veriyor bize.
Daha çok yol açıyor bize diye düşünüyorum.
Tükenmişlik. Hadi yakından bakalım.
Birazcık da anlayalım.
Sizin de içinizdeki yaşam motivasyonunun yavaş yavaş azaldığını hissettiğiniz oluyor mu hiç?
Sabah kalkmak zor. İşe, okula gitmek zor.
İnsanlarla konuşmak, sosyalleşmek, rutinleri gerçekleştirmek.
Ne bileyim eve dönmek zor.
Uykuya kadar geçen zamanda yaşam eforu sergilemek.
Hatta günlük hayatın içerisinde sevdiğiniz şeyleri yapmak bile yük gibi geliyor mu bazen?
Hepimizin yer yer yorulduğu oluyor elbet ama bu sadece yorgunluk gibi değil.
Sanki böyle içiniz boşalmış gibi.
İşte bu hal farklı boyutlarıyla günümüzün en büyük meselelerinden biri.
insanda ve toplumda.
Tükenmişlik. Tükenmişlik sadece çok çalıştım, çok yoruldum meselesi değil.
Bu ruhun, zihnin ve bedenin birlikte yavaş yavaş sönmeye başlamış gibi hissettirmesi.
Düzenli bir hale gelmiş bir isteksizliğin hayatın bütün alanlarına yayılması gibi aslında.
Ne bu tükenmişlik?
Tam bir tanımlayalım. Şöyle başlayalım aslında.
Tükenmişlik Başaramıyorumdan değil, ben çok fazla başarmak zorundayım baskılarından doğuyor.
Benim kimsem yoktan değil.
Herkes beni iyi anlamalı, iyi yorumlamalı, sevmeli, her düşen kurtarılmalı, en iyi olduğum halimle en sağlam ilişkiler kurulmalı gibi yargıların sonucunda geliyor
insana. Mesela tükenmişlik ben bu hayatı sevmiyorumdan değil.
Kendimin hayatımın hakkını tam vermeliyim.
Tam olsun diye eksiksiz kusursuz hep dört dörtlük olmalıyım inançlarından geliyor baktığımız zaman.
Böyle kendini sürekli çok yeterli hissetmek isteyen insanların, sürekli en iyi haliyle kendini göstermek isteyen insanların, sürekli en verimlisini
üretmek istedikçe artık bitmeye başlayan insanların durumunda ruh...
İnsan ruhu artık bu yükü taşıyamaz hale gelmeye başlıyor aslında.
Hani bizim dertleşmelerimiz var ya Instagram'da.
Böyle dertleşmeler serisi diyoruz onlara.
Orada bir yazı yazmıştım sizinle de paylaşmıştım.
Tükenmişliği iyi anlatıyor.
İsmi şeydi. Ortada bir ben kalmadı artık.
Nasıl da hatırlayalım beraber.
Sizlere sabrımın sonundan sesleniyorum diye başlıyordu.
Ortada bir ben kalmadı artık.
Biliyorum, hiç bitmem zannediyordunuz siz.
Kurtarıcı ilan ettiğiniz, halimi sormayıp her halinize destek beklediğiniz, her düşüşte yerden kaldırmasını istediğinizdim ben.
O yetişir, o her türlü halleder.
O mutlaka çözerdim ben.
Maalesef, yetişmeye çalışırken nefesim kesildi.
Halledecek halim kalmadı artık.
Sizi çözmeye çalıştıkça...
Kendime kör düğüm oldum ben.
Dertlerinizin bekçisi, neşenizin eşlikçisi, kaygılı gününüzün nöbetçisi, iyi miyim diye sorulmasam da hayatınızın daimi iyi niyet elçisiydim ben.
Her anıya şahit yazılan, her hataya kefil sunulan, her derde deva sanılandım ben.
Peki gerçekten var mıyım ben?
Soruyor musunuz?
Anlatmayıp susunca...
Yok mu oluyorum? Benim göstermediğim derdim görünmez mi oluyor?
Benim canım yanınca hep kendiliğinden mi geçiyor?
Bütün fotoğraflarınızda oradayım.
Sizinle gülümsüyorum. Sonra yorgun ve yılgın bir dönemde bu yalnızlıkta yanımda kim var diye sorguluyorum.
Bir bakıyorum kimse yok.
Her düşüşünüze gücüm kadar yetişiyorum.
Sizinle ağlıyorum.
Bir gün ben yere yapışıyorum.
Elimi uzatıyorum, bir bakıyorum, hiç kimse yok.
Biliyorum, kendime ortada bir ben kalmayacak kadar size ben teslim ettim.
Ben öğrendiklerimle kendi kendimi tükettim.
Büyürken böyle zannetmiştim.
Ben yardım ederek var olmayı ezberledim.
Yardım istemeyi hiç öğrenmedim.
Güçlü olmak için, iyi kalmak için, sevilmek için, kabul görmek için, belki anneme babama benzemek için, Belki de benzememek için yaptım.
Size koştuğum her anda kendimi evde unuttum.
Sonra kendimi tamamen unuttum.
Kendimi ihmal ettikçe size de kalmadım.
Her halinize şahidim ama kendimi hatırlayamıyorum.
Size sabrımın sonundan sesleniyorum.
Bu dönem ortada size adanacak bir ben kalmadı artık.
Tükendim. İçimde tükeneni yenilemek, unutulanı görebilmek ve yorgun adımlarımı dinlendirmek için Bir süre kapalıyım.
Gitmedim buradayım ama yeniden yanınızda olabilmek için bu aralar kendime yetebilmek için kendime kadarım.
Böyle bir yazıydı tükenmişlik anlatan.
Ortada bir ben kalmadı artık.
O yüzden son bölümüne dikkat.
İçimde tükeneni yenilemek, unutulanı görebilmek ve yorgun adımlarımı dinlendirmek için bir süre kapalıyım.
Yani aslında insan tükendiğinde ne yapar sorusunun cevabını da Galiba baştan vermiş oluyoruz değil mi?
Fark ettiğinde durur.
Alamadığı nefesi almak için kapanır ve kendini yeniden yenilemeyi bekler.
Hadi en baştan söylemiş olalım.
Tükenmek en basit haliyle bitmekle, hatta bitmenin bitmesiyle eş anlamlı düşünülebilir.
Mesela kaynaklar kötü kullanılırsa tükenir.
Su tasarruf edilmezse tükenir.
Her enerji fazla harcanırsa tükenir.
Zaman sayıldıkça, para harcadıkça tükenir hayatta.
E insan niye tükenmesin?
Hemen her insan hali gibi tükenmişlik de kişiye özgüdür, biriciktir.
Elbet temel bir kavramı var ama hepimiz başka şekillerde, başka kaynaklarımızı tüketerek tükeniyoruz.
Hatta tükenmişliğin çeşitli şekilleri olan bir kavram olduğunu düşününce kendi içimizde yaşadığımız bir tükenmişlik bile bir başka tükenmişlik dönemimizle aynı olmuyor bizim.
Peki... Sizin tükenmişliğiniz nasıl?
Mesela sık sık belli dozlarda tükenmeyi hissedip tekrar kendini toparlayabilen biri misiniz?
İzin veriyor musunuz buna? Yoksa daha nadir ama toparlanması uzun süren bir şekilde mi?
Hani 2.80 yere yapışarak uzun süre.
Öyle mi yaşıyorsunuz bu duyguyu?
Benimle paylaşın lütfen.
Yorumlar orada açık. İletişim bilgilerimiz de var.
Okuyorum yazdıklarınızı.
Sözlükte tükenmişlik kelimesi gücünü yitirmiş olma, çaba gösterememe durumu olarak tanımlanıyor.
Başta da söyledik. Burada tükenmişliği her zaman yeniden kazanımla birlikte düşüneceğiz biz aslında.
Çünkü psikolojik tükenmişlik aslında kelimenin hissettirdiği gibi bir şeylerin geri çevrilemez bir hale gelmesi değil.
Her tükenmişlikten yeniden doğabiliriz.
Yeter ki... Kendimizi nerede, nasıl, kimlerle, hangi koşullarda, ne kadar harcayarak tükettiğimizi anlayalım.
Elbet biricik ama belli ortaklıklarımız var.
Ortak işaretlerine de şöyle bir bakalım.
Neler var tükenmişlikte? Sürekli bir yorgunluk, uykuyla bile geçmeyen bir dayanıksızlık hali mesela.
Anlam kaybı. Yaptığınız işin, ortaya koyduğunuz emeğin, kurduğunuz ilişkilerin, etrafınızdaki insanların...
size bir şey ifade etmemeye başlaması ve bunu sürmesi.
Duygusal kopuşlar var mesela tükenmişlikte.
İnsanlardan uzaklaşmak, empati kurmakta zorlanmak, sevdiğiniz şeylerden artık keyif almamak.
İçsel bir katılaşma var mesela.
Eskiden daha yumuşak ve esnek olduğunuz konularda artık öfkenin, tahammülsüzlüğün, sabırsızlığın ya da hissizleşmenin artması durumu var hayatla ilgili.
Aslında bunlar bize şunu söylüyor.
İçimizdeki kaynak dışarıya harcadığımızdan daha hızlı tükenmiş.
Bitmiş içimiz. Böyle soruyorlar bana bazen.
Ya hocam eskiden böyle kavramlar yoktu.
Bir de şimdi herkes tükenmişlikten bahsediyor ya da tükendim diyorlar gibi.
Tükenmişlik aslında bu çağda daha yoğun biliyor musunuz?
Çünkü bu çağ, bu dönem sanki insandan sürekli hazır.
Sürekli tetikte, sürekli üretken, sürekli güçlü olmasını istiyor.
Sosyal medyada ya da maskeli sosyal ilişkilerde herkesi böyle doyumlu, mutlu, üretken görüyoruz biz.
Böyle bir dünyada biz kendi yorgunluğumuzu bir ayıp gibi, bir utanç gibi saklamaya çalışıyoruz.
Ayıp bulduğumuz şey tabii bizi daha çok utandırıyor, kaygılandırıyor, bazen öfkelendiriyor ve içeriden daha fazla tüketmeye başlıyor.
Ve üstelik bunu...
Herkes bu kadar hazırken, tetikteyken, biz yorulmuşken saklamaya çalışıyoruz.
Ve insan duygularını sakladıkça daha fazla tükeniyor.
Çünkü tükenmişlik en çok konuşulmadığında, görülmediğinde ve bastırıldığında büyüyüp çaresiz bir hale almaya başlıyor.
Daha da yakından bakalım.
Psikolojide tükenmişliğe bakalım.
Psikolojide elbet biliyorsunuz farklı ekoller var ve her ekol kendince farklı bir yerden ele alıyor tükenmişliği.
Tabi psikanalitik kuram açısından tükenmişlik bilinç dışı çatışmaların, bastırılmış öfkenin ve doyurulamayan arzuların dışa vurumu.
Freud'un haz ilkesi ve gerçeklik ilkesi arasındaki gerilim diye tanımladığı şey.
Modern hayatın hızında bireyin sıkışması gibi.
Kişi hem tatmin olamıyor.
Hem de kendini sürekli yetersiz hissetmeye devam ediyor bu çatışmada.
Mesela psikanalist Herbert Freudenberger 70'lerde tükenmişlik kavramını ilk kez kullandığında daha çok sağlık çalışanları üzerinde araştırmalar yaparak kullanıyor.
Ve daha çok sağlık çalışanlarının yaşadığı bir hali tarif ediyor.
Gerçekten de sağlık çalışanlarının mesleki tükenmişlik oranı çok yüksek.
Ama bugün bakıyoruz ki tükenmişlik sadece doktorların...
Sağlık çalışanlarının, öğretmenlerin, hemşirelerin değil ev kadınlarının, gençlerin, ebeveynlerin de en merkezinde içinde.
Çünkü mesele tükenmişlikle ilgili artık sadece meslek iş değil.
Mesele hayatın bütün yükünü tek başına sırtlamaya çalışan insanların olası sonucu gibi.
Gençlerde ne kadar fazla değil mi?
Ergenlerde. Aslında 16, 17, 20'li yaşlarda yaşamla ilgili hayatın başka dönemlerine gitmeden toplumsal öfkeler, kaygılar, umutsuzluklar,
sırtlarına yüklenen yükler, beklenenler, çatışmalar daha erken yaşa çekti tükenmişlik belirtilerini.
Böyle yani geçmişlerde tanımlandığından daha fazla.
Psikolojideki yaklaşımlarla devam edelim.
Mesela davranışçı yaklaşım tükenmişliği.
Bir öğrenme süreci olarak görüyor.
İnsan sürekli başarısızlık ya da olumsuz pekiştirmeyle karşılaşırsa zamanla motivasyonunu yitiriyor.
Çabalamayı bırakıyor.
Bu noktada akla şu soru geliyor.
Kaç kere duvara çarptıktan sonra artık koşmayı bırakırız.
Ya da aynı şekilde koşmayı.
Yani aslında tükenmişlik dönemlerinden öğrendiklerimizle bundan sonrası için öğrenebileceklerimiz, uygulayabileceklerimiz konuşuluyor.
Varoluşçu psikolojinin temsilcilerinden Viktor Frankl tükenmişliği anlam boşluğuyla açıklıyor.
İnsan yaşamında bir neden bulamadığında en küçük engeller bile dayanılmaz hale gelir diyor.
O halde soralım. Hayatımızda bizi sabah uyandıran, akşam yastığa başımızı koyduran o neden bizim için ne kadar güçlü?
Çünkü anlamını kaybeden insan tükenir diyor varoluşluktan baktığımızda.
Benim de yıllarca eğitimini aldığım diğer eğitimlerin üzerine geçtaltı yaklaşımı aslında tamamlanmamış işlerle anlatıyor tükenmişliği.
Yani geçmişte bulunduğumuz ailede bize yüklenen yükler bizim hayat boyu yük taşımamız gerektiğini bize öğretebiliyor.
İhmal edildiysek görülmek ve sevilmek için sürekli aslında diğerlerinin gözünün önünde efor sarf etmemiz gerektiğini düşünebiliyoruz.
Yine geçtaltı yaklaşımında kutuplar.
Başlığıyla irdeleyebiliriz tükenmişliği.
Yani bazı insanlar iki tarafları olduğunu reddederler.
Kutuplar yaklaşımında biz deriz ki insan bencildir ve yardımseverdir.
Çalışkan ve tembeldir.
Ukaladır ve mütevazıdır.
Bunların hepsi insanda vardır.
Yeri geldiğinde hazır olduğumuz kadar, duygumuza, ihtiyacımıza göre ne kadar çalışkan ya da tembel olacağımızı seçelim deriz.
Ama ben hep çalışkan olmak zorundayım.
Ancak böyle değerli hissederim, güçlü hissederim ya da ben hep yardım etmek zorundayım.
Ancak böyle olursa bir işe yararım diye düşünen insan bu kas katı mesajla tükenmeye başlıyor baktığımız zaman.
Mesela bu noktada psikolog Christina Mezlak'ın irdeliyişini de şöyle bir gözden geçirelim.
Tükenmişliği üç boyutuyla beraber ele alıyor.
İlki duygusal yorgunluk.
Bütün bu duygusal yorgunlukların Aslında tükenmişliğin ilk ve en belirgin boyutu kişinin duygusal kaynaklarının tükenmesidir diyor.
Sürekli stresli şeyler yaşayıp bu stresi hakkını vererek atamamak, yoğun iş yüküyle geçen günler, çözülmeyen sorunlar ve kişinin kendisi ve toplum tarafından sırtına yüklenen
beklentiler. Kişinin duygusal gücünü tüketir diyor.
İnsanız tükeniriz.
Tükendiğimizi fark ettiğimizde durmak, destek almak.
ve yeniden psikolojik dayanıklılık için hazır olmak asıl önemlisi hayatta.
Psikolojik destek alıyor musunuz?
Size tam bu noktada Eczacıbaşı Evital'den bahsetmek istiyorum çünkü.
Hepimizin taşıyabildiği ya da taşıyamadığı yüklerimiz var.
Bazen bu ağırlıkları yalnız başına taşımaya çalışmak veya tükenen halimizle tek başımıza baş etmek daha da fazla çıkmaz da hissettiriyor.
Tam da bu noktalarda psikolojik destek almak kendimizi, yaşadıklarımızı ve taşıdıklarımızı görmemize hafiflememize ve yaşadıklarımıza anlam bulmamıza destek sağlıyor aslında.
Ezacıbaşı Evital, uzmanlara kolayca ve online ulaşabileceğiniz bir dijital sağlık platformu.
Psikolojik danışmanlık, beslenme danışmanlığı gibi birçok farklı uzmanlık alanında sağlık profesyonelleri var orada.
Erişilebilir fiyatlarla...
Online randevu almak da çok kolay.
İster bir uzmanı seçebilir, ister sistemin size önerdiği uzmanlarla görüşmeye başlayabilirsiniz.
Duygu durumunuzu değerlendirebilir, oradaki blog yazıları ve sesli rehberlerle sağlıklı yaşamla ilgili bilgilere ulaşabilirsiniz.
Kendinizi desteksiz bırakmak zorunda olmadığınızı hatırlatmak istedim.
Evet, yani burada tabii hepimizin...
Farklı şeylere karşı tahammülü daha az ya da yorgunluğu daha fazla.
Burada insanın duygusal olarak onu neyin tükettiğini kendi biricik öyküsünde de bulması ve bilmesi gerekiyor.
Kimisini çok çalışmak tüketmez de etrafında sürekli şikayet eden insanlar tüketebilir.
Psikolojik açıdan duygusal yorgunluk, depresyonda benzer belirtiler gösterebiliyor.
İsteksizlik, yoğun kaygı, motivasyon kaybı gibi.
Ama depresyondan farklı olarak tükenmişlik genellikle dış koşullara bağlı oluyor.
İş, yoğun sorumluluklar, sosyal beklentiler, ilişkiler gibi.
Bu modelde ikinci tükenmişlik kaynağı duyarsızlaşma, hissizleşme.
İnsanın mental gücü zamanla tükendikçe çevresine, insanlara, işine hatta bazen kendisine karşı dahi yabancılaşması başlıyor.
Aslında bunu çoğunlukla kendimizi savunmak için farkında olmadan yapıyoruz.
Kapatıyoruz şalteri. Hissetmemeye çalışıyoruz.
Duygusal olarak duyduğumuz yorgunluk bizi duygusal olarak her şeyden uzaklaşmaya ve olan bitene karşı hissizleşmeye itiyor.
Bu durum çok uzun bir süre aldığı zaman insan ilişkileri ve empati ciddi şekilde erozyona uğramaya başlıyor.
Hani hepimizin bazen robotlaştığımızı hissettiğimiz zamanlar olabilir.
Etrafımızdaki insanlar...
Buradasın ama burada değilsin derler bize.
Çevrenizdeki insanların bu hale geldiğini biz gördüğümüzde bunu hepimiz aklımızda tutalım olur mu?
Bazen hissiz, gamsız, umursamaz gibi görünen bir insanın aslında belki de tükenmişlik hissedebileceğini ve o eşiğinin artık dolduğunu görebiliriz.
Üçüncü temel yaşananlardan biri...
Kişisel başarı hissinde azalma tükenmişlikte.
Artık kendi işlevselliğine ve başarısına dair umudunu, olumlu yaklaşımını da kaybetmeye başlıyor insan burada.
Ne kadar çabalarsa çabalasın ortaya çıkan sonuçlardan yaşamsal bir tatmin almıyor.
Başarı bilinci yerini yetersizlik hissine bırakıyor.
Ben kötüyüm, beceriksizim, benden olmaz gibi fikirler güçlenmeye bir atak gibi artık sürekli gelmeye başlıyor.
Bu boyut kişinin özgüvenini ve benlik saygısını doğrudan zedelemeye başlıyor.
Uzun vadede depresyonun kapısını aralayabiliyor.
Çünkü kişi içsel değerini bu hayatla ilgili tükenmişliğin bu boyutunda sorgulamaya başlıyor.
E tabi buralarda bizi ne tüketti?
Bakmak lazım. Sadece günümüzde yaşadıklarımız tüketmiyor.
Bunlar ancak ikinci neden olabilir.
Biz kendimizi bu kadar tüketecek gibi yaşamayı nasıl öğrendik?
Çocukluktan itibaren...
En olma isteğimiz olanlar ya da bize en olursan anlamlı olursun mesajı vererden.
En iyi, en güçlü, en başarılı ya da hep sürdürme isteği.
Bir şey yap ve hep yap.
Bütün beklentileri karşılama gayreti.
Ya da çocukken görülmemek, anlaşılmamak, duyulmamak.
Belki buralar. Ne yapacağız peki?
Şöyle bir durun.
Bunu çok kuvvetli boyutlarda yaşıyorsanız anlattıklarımı önce fark etmek için bir kendinizi dinleyin.
Tükenmişlik çoğu zaman sessiz başlıyor.
İnsan yorgunluğunu sıradan sanıyor.
Başarısızlığını kişiselleştirmeye başlıyor.
Utanmaya başlıyor hepsi benim suçum diye.
İlk adım tükenmişliğin bir zayıflık değil, bir işaret olduğunu fark etmek.
Beden ve ruh dur diyor artık.
Dinleniyor musunuz?
Uyuyor musunuz?
Yapamadıklarınıza yapamadım diyor musunuz?
Benden bugünlük bu kadar diyebiliyor musunuz ara sıra?
Fark etmek. Sonra kabul etmek.
Ben tükendim diyebilmek.
Buna direnmek yerine, hasta hasta koşmaya çalışmak yerine önce bu gerçeği kabullenmek ve durmak.
İnsanın kendine izin vermesi.
Yavaşlamak, izin almak, nefes almak.
Geri çekilmek.
Çünkü bu tükenmişlikle zaten daha iyisini de yapamayacaksınız.
Sınır çizmek. Etrafınıza.
İş, aile, arkadaşlar, sosyal çevre, sosyal medya.
Sürekli bir şey üretmek, vermek, göstermek zorundaymış gibi hissetmeye bir mola.
Belki de bundan sonra öyle hissetmeyeceğiniz bir farkındalık gelecek.
Gerçekten hayır demeyi öğrenebilmek.
Kendini koruyacak sınırları koymak.
Mesai bitiminde o bilgisayarı kapatmak.
Bildirimleri durdurmak gibi.
Ya da ben artık bunu yapamıyorum demek gibi en yakınınıza.
Hayatta başka anlamlar yaratmak.
Günlük hayatta ufak ama değerli anlamlar bulmak.
Bazen küçük şeyler.
Üstün hocanın da dediği gibi üstünü dökmenin.
Kendine bir kahve yapmak.
Bir arkadaşınıza bir çay ısmarlamak.
Hiç oynamadığınız kadar o gün çocuğunuzla oyun oynamak.
İçinizdeki duyguları dökecek bir yazı yazmak.
Belki sadece uyumak.
Büyük hedefler yerine küçük yaşam nedenleri bulmak.
Beden ve zihin döngüsünü onarmak.
Çünkü aslında bedeni ve zihni de tüketiyor duygularımız kadar.
Uykuya, beslenmeye, egzersizlere, bunlara dikkat etmek.
Belki zihnimiz için yazmak, günlük tutmak.
Ne bileyim duyguları da iyi gelir elbette ama meditasyon yapmak, nefes almak.
E sanatla, müzikle, doğayla yani ruhu besleyen şeylerle uğraşmak.
Sizinki neyse. Ve destek almak.
Çünkü tükenmişlikte en derin hissedilen duygulardan biri de yalnızlık.
Hazır oldukça paylaşmak yükü hafifletir.
Güvendiğiniz biriyle konuşmak, duygularınızı saklamamak ve elbet profesyonel destek almak.
Tabii diğer taraftan profesyonel desteğin yanında sosyal bağları da canlı tutmak.
Çünkü tükenmişlikte onlar da incelmeye, kopmaya başlıyor.
Belki bazı yükler hafifler.
Belki biri sadece susarak sizi dinlese bile, gerçekten dinlese bile iyi gelebilir.
Sonra yeniden başlangıçlara hazır olmak.
Belki hemen nereden yeniden başlıyorum, kendime yeni bir tüketecek beni alan bulayım demek gibi değil.
Rutinleri değiştirmek, eski alışkanlıkları bırakmak, gerekirse iş, çevre, yaşam tarzında değişiklik yapmak.
Yani sadece bu dönem en iyilerle geçecek diye uğraşıyorsunuz ama can gidiyor.
Tükenmişlik bize fısıldar, böyle devam edemezsin der.
Böyle devam edersen...
Artık yürüyemez hale gelirsin der.
Belki de bu cümle hayatın yeni bir şekle bürünmesi için bir davet hayatımızda.
Sorun kendinize olur mu?
Ben gerçekten yaşıyor muyum?
Yoksa yalnızca yapmam gerekenleri yaparak ayakta kalmaya mı çalışıyorum?
Peki bu bitmeyen yorgunluk bana aslında hangi ihtiyacımı işaret ediyor?
Sorun kendinize. Hayatımda nerelerde fazlasıyla ve gereksiz evet diyorum.
Ama o sıralarda içimden hayır demek geliyor.
Ne zamandır sadece görevlerle yaşıyorum?
Hiç hayat keyfim olmadan sadece görevlerle.
Başarısız olmaktan mı korkuyorum?
Yoksa durmaktan mı korkuyorum?
Durunca düşmekten mi? Farklı bir sonuca ulaşmak için hep aynı çabayla aynı yolumu deniyorum.
Bana gerçekten iyi gelen şey neydi?
Ben tükenmeden önce.
Onu ne zamandır unuttum.
Hissetmeyi yapmayı. Ve tükenmişlik tek başına aşılacak bir şey değil.
Destek alın. Altını çizeceğim yeniden ve yeniden.
Destek alın. Tükenmişlik bir son da değil.
Aslında bir işaret, bir alarm.
Ruhunuz size beni duymuyorsun diyor.
Ve işte tam da burada psikolojik dayanıklılık devreye giriyor.
Psikolojik dayanıklılık zor zamanlarda kendimizi duyup, dinleyip, gerekirse 2.80 yere yapıştıktan sonra bir süre yeniden doğabilme gücümüz bizim.
Hiçbir insan sınırsız değil.
Hiçbir kalp sonsuz enerjiye sahip değil.
Yorulmak, tükenmek, mola vermek insanın içinde var.
Ama asıl mesele bu tükenişten sonra kendinize nasıl yeniden hayat verebileceğiniz yer.
Bu işareti kaçırmayın.
Ve bu işaretle beraber her şey kapkaranlık gözükse de bundan sonrası için bir başlangıç olduğunu unutmayın derim.
Serinin yeni buluşmasında...
Yine hayat üzerine, kendimiz üzerine, duygular üzerine konuşacağız.
Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
