
Uzman Psikolog Gökhan Çınar’la Psikolojik Dayanıklılık Serisi'nin yeni bölümü şimdi yayında! Gökhan Çınar; yarasız çocukluğun ve kusursuz bir insan doğasının olmadığını kabullenmek, mükemmeliyetçiliğin aslında "en iyiyi istemek" değil "eksik görünmeye tahammül edememek" olduğunu fark etmek, içimizdeki acımasız eleştirmenin geçmişten kalan seslerini ayırt etmek, kendimizi koşullu sevme tuzaklarından sıyrılıp kendimize "acemilik hakkı" tanımak ve en çok hata yaptığımız günlerde bile kendimizi terk etmeden öz şefkatle sarılabilmek üzere bizlerle dertleşiyor.
Doğru uzmanı bulmak artık zor değil. Yapay zeka seni dinliyor, sana en uygun desteği buluyor — online veya yüz yüze, anında randevunu oluştur. Sen sadece başlıyorsun.
👉 Hemen eşleş: planda.org
Gökhan Çınar Sosyal Medya Adresleri
Bu bölüm "Planda" hakkında reklam içerir.
#gökhançınar #mükemmelliyetçilik #psikolojikdayanıklılık
Transkript
Yarasız çocukluk yok, öyle ya da böyle.
Çatışmadan kendimiz olmak da yok, düşmeden büyümek de yok.
Doldurulacak bunca boşluk, tedavi edilecek onca anı, ışıklandıracak bu kadar karanlığımız varken, mükemmel olmak bir umuda değil de bitmeyen bir baskıya dönüşüyor hayatımızda.
İnsan elbette iyi olmak, iyi yapmak, iyiye ulaşmak istiyor.
Ve aslında bütün bunlar için mükemmeli değil.
Elinden geleni yapıyor. En iyisini değil, kendi koşullarında, kendi duygularında yeterince iyisini ortaya koymaya çalışıyor.
İnsan makine değil, heykel değil, robot değil.
Devriliriz, yeniliriz, eksiliriz, zayıf da hissederiz.
Yüksüz omuz olmaz, sıkıntısız umut da olmaz.
E işte hatasız kul da olmaz.
Yapay zeka desteğiyle sana en uygun psikoloğu bul.
Üstelik ister online ister yüz yüze.
Merhabalar herkese. Bugün psikolojik dayanıklılık serisinde mükemmeli konuşacağız.
Mükemmeliyetçilik konuşacağız.
Dertleşe dertleşe.
Ben bildiğiniz gibi yine mükemmel bir günden kendimi mükemmel hissettiğim bir buluşmadayım.
Öyle çok da yalan söyleyebilen de biri değilim.
Rahat rahat. Hatta mükemmeli bir yana bırakın.
Bugünüm pek kolay geçmiyor.
Biraz başım ağrıyor.
Dün oğlum düştü.
Aklım biraz onda. Geçen hafta çok sevdiğim bir arkadaşımla artık o arkadaşlığı bitirdik, yolumuza ayırdık.
Ona dertliyim hafiften.
Ve bu yaz sıcağıyla da aram çok iyi değil.
İyi hissetmiyorum. Şöyle gözlerinizin içine baka baka size gözlerim parlayarak mükemmel olmanın 7 sihirli yöntemini, mükemmel ilişkinin 10 anahtarını, mükemmel iletişimin büyülü cümlelerini
de söyleyebilirdim. Mükemmel olduğumu da kanıtlamaya çalışabilirdim.
Bugünün sosyal medyasının hep yaptığı gibi ya da o fitreli ilişkilerin.
Mükemmel değilim ama yalancı da değilim.
Bütün bu anahtarlar, haritalar yalan.
Mükemmeller de kusurlu.
Mükemmeliyetçilik biraz tuzak.
Düşünüyorum bugün iyi bir psikoterapist, bir klinik psikolog olmak için çok kusurlu ve çok yara almış duygu ile yüzleştim bugüne gelene kadar.
Mükemmel olmak isteseydim hislerime yabancılaşmam gerekirdi.
Ve o yüzleşmelerin hiçbiri olmazdı.
Öyle olmayınca da yalandan renkli bir balon.
gibi salınırdım herhalde hayatımızda.
Yine mükemmeliyetçilikle ilgili başka bir şey.
Mesela yüzüm. Bu son halini, 42 yaşındaki yüzüm halini kolay almadı.
Şahane de değil. Beni düzenli olarak sincaba benzetmenizi sağlayan dişlerim, kendi başına hayata tutunan kaşlarım, dolgun yanaklarım, benim bir parçam.
Pek mükemmel görünmediklerini biliyorum.
Ama ben gibi görünüyorlar.
Orası net. Ya da İşte siz psikologsunuz.
Sizde kesin bütün iletişimler harikadır falan diye düşünenler var.
İnsan ilişkilerim de mükemmel değil.
Hatta bu aralar biraz fazla kendime kadarım galiba.
Düşünüyorum kalabalık içinde bazen fazla sabrediyorum.
Bazen bana sabrediyorlardır.
Az tahammülle sosyal pillerimi doldurmaya çalıştığım oluyor.
Var tabii ilişkilerde. Hayal kırıklıkları var.
İhmaller var. Benim de ihmal ettiğim var.
Gerginlikler oluyor dünya kadar.
Bu dönem bu kadarını tölere edebiliyorum.
Yani bu kadarına gücüm yetiyor.
Böyle mükemmel bir hal falan yok yani.
Mükemmel bir insanı oynamak için robotlaşmayı denerdim.
Deneyenler var. Ama iyi ki denemedim.
O kadar bastırılmış duyguyla kusursuz bir maskenin ardına saklanmış bu kadar yorgunlukla büyük ihtimalle hani robotlaşmaya çalışırken tamamen bozulur
ve sağlığımı, ruh sağlığımı da kaybederdim.
Bu yolu bildiği için böyle yaşamaya çalışanlarımız var.
Bize aslında mükemmellikle ilgili sürekli böyle anlatılan, püskürtülen bir dil de var farkındaysanız.
Görüyorsunuzdur her yerde. Mükemmeli bulun, mükemmelinizi keşfedin.
Kendinizin en mükemmel versiyonu.
Mükemmel anne baba olun.
İlişkinizi mükemmel kılın.
Yani yalan.
İnsan mükemmel değil.
Doğası kusurlu.
İyi ki de öyle. Kusurlarımız tamamlanma umudumuzdur bizim.
Kusurlarımız değişmek için kaynağımızdır hayatta büyümek için.
Kusurlarımız aslında yaşama motivasyonumuzdur.
Kusurlar zorladığı zamanlarda zayıflığımız gibi görünse de insan kendi kusuruyla zorlana zorlana da olsa yüzleşmeden gerçek gücüne ulaşamıyor ki hayatta.
Onları anlamlandırma ve dönüştürme çabamızsa Aslında bizi hayatta tutan şey.
Düşünün yarasız çocukluk yok öyle ya da böyle.
Çatışmadan kendimiz olmak da yok.
Düşmeden büyümek de yok.
Doldurulacak bunca boşluk, tedavi edilecek onca anı, ışıklandıracak bu kadar karanlığımız varken mükemmel olmak bir umuda değil de bitmeyen bir baskıya dönüşüyor hayatımızda.
İnsan elbette iyi olmak, İyi yapmak, iyiye ulaşmak istiyor.
Ve aslında bütün bunlar için mükemmeli değil, elinden geleni yapıyor.
En iyisini değil, kendi koşullarında, kendi duygularında yeterince iyisini ortaya koymaya çalışıyor.
İnsan makine değil, heykel değil, robot değil.
İnsan. Devriliriz, yeniliriz, eksiliriz, zayıf da hissederiz.
Yüksüz omuz olmaz, sıkıntısız umut da olmaz.
E işte hatasız kul da olmaz.
Ben mükemmel olmak zorundayım deriz bazen.
Mükemmel olmak isteriz çünkü çok kaygılı olduğumuz için.
Mükemmel olmak isteriz çünkü çok yalnız kalmışızdır.
Mükemmel olmak isteriz çünkü yetersizliği tanıyıp hissetmişizdir zamanında.
Mükemmel olmak isteriz çünkü düşmekten çok korkuyoruzdur.
Mükemmelle bu kadar meşgul olmak...
Kaygıyla, zorlayan bir kontrolle, insanın doğasında olan kusurlulukla, yer yer herkesin yaşayabileceği yetersizlikle, gözleri üzerimizde olan el alemle bir mücadele
çabası aslında. Sadece bir çaba ama bazen ömürlük bir çaba.
Mükemmel olmakla uğraştıkça insan güçleneceğini zannettikçe içten içe zayıflıyor.
O yüzden mükemmel aslında bir tuzak.
Mükemmele değil. her halimizle kendimize tutunacağımız günlerin umuduyla da daha fazla anlatacağım.
Bugün burada sizinle insan hallerini, insanın psikolojik dayanıklılığını ve mükemmeliyetçiliği ve hayatımızdaki izlerini konuşurken destek almaktan da ve doğru desteği
almaktan da bahsetmek istiyorum.
Artık anlatıyorum belki bir danışan olarak plandayı artık tanıyorsunuz.
Bazen bir şeyin var olduğunu bilmek yetmiyor.
Ona güvenmek de gerekiyor.
Planda doğru desteği alabileceğiniz için size yol gösteren, sizin yanınızda olan bir platform.
Ama şöyle bir düşünelim ve anlayalım da burayı.
Plandanın arkasındaki sistem temelde çok basit.
Bir o kadar da özenli çalışıyor.
Lütfen girip bir bakın.
Ben güveniyorum o sisteme.
Yapay zeka en başta devreye giriyor.
Paylaştığınız bilgileri gerçekten dikkate alıyor.
İhtiyacınızı... terapi yaklaşımınızı, çalışma tarzı tercihinizi analiz ediyor.
Size uygun uzmanla buluşmanızı sağlıyor.
Rastgele bir öneri gibi değil bu.
Sizi merkeze alan bir eşleşme.
İster online olsun, ister yüz yüze görüşmek isteyin.
Seçim tamamen size ait.
Plan da size ikisini de sunuyor.
Uygun uzmanı bulduktan sonra beklemek zorunda da kalmıyorsunuz.
Randevunuzu hemen uygulama üzerinden alabiliyorsunuz.
Ne meşgul bir telefon hattıyla ne günler süren bir cevap bekleyişiyle uğraşmıyorsunuz.
Bir de her uzmanın profilinde onunla daha önce çalışmış kişilerin yorumlarını okuyabiliyorsunuz.
Yani karar vermeden önce biraz da tanıyarak ilerliyorsunuz.
Bunların hepsi plandayı güvenilir kılan detaylar.
Küçük ama önemli detaylar.
Belki de... Atmanız gereken o adım düşündüğünüzden çok daha yakın desteğe ulaşabilmek için.
Planda uygulamasını indirin ve size en uygun uzmanla tanışın.
Desteği alın. O destek hayatımızda önemli bir yerde.
Mükemmeliyetçilik. Çoğumuz onu bir problem olarak bile görmüyoruz biliyor musunuz?
Hatta çoğu zaman onunla gurur duyanlar görüyorum.
Ben mükemmeliyetçiyim diyor.
Bunu söylerken çoğu insan hafif de gülümsüyor.
Sanki çalışkan olduğunu söylüyor.
Sanki disiplinli olduğunu bu yolla söylüyor.
Sanki kendisiyle ilgili güzel bir özelliğini anlatıyor.
Oysa seans odasında işler pek öyle olmuyor.
Orada insanlar bana ben mükemmeliyetçiyim diye gelmiyor.
Hiç duramıyorum diye geliyor.
Yaptığım hiçbir şeyi beğenmiyorum diye.
Her şeyi erteliyorum bu yüzden diye geliyor.
Tükeniyorum diyor. Sürekli eksik hissediyorum diyebiliyor.
İnsanlar beni başarılı görüyor ama ben kendimi sahtekar gibi hissediyorum diyenler var.
Biri beni eleştirince günlerce kendime gelemiyorum diye düşünenler var.
Aslında içeride konuşan şey mükemmeliyetçilik değil.
Onun bir türlü bitmeyen bedeli gibi.
Ve belki de bugün birlikte konuşacağımız en önemli yer şu olacak.
Mükemmeliyetçilik mükemmeli istemek değil özünde.
Mükemmeliyetçilik eksik görünmeye tahammül edememe halimiz.
Bu ikisi arasında düşünün ne kadar fazla fark var.
Çünkü mükemmeli isteyen insan bazen yorulur, dinlenir ve yoluna devam edebilir.
Ama eksik görünmekten korkan insan pek dinlenemez.
Çünkü dinlenmek bile ona suçluluk hissettirir.
Bir işi teslim eder, sonra tekrar tekrar açıp bakar.
Tekrar düzeltir, tekrar değiştirir.
Gönder tuşuna basar mesela, keşke şunu şunu yazmasaydım, keşke göndermeseydim der.
Bir sunum hazırlar mesela, insanlar da beğenir bu arada.
Eve gider. Bir cümleyi yanlış söylediğini, bir ifadesinin kötü göründüğünü düşünür.
Saatlerce bazen günlerce onu düşünür.
Ne bileyim işte sosyal medyanın bu kusurlu dünyasına bir fotoğraf paylaşır.
Yüzlerce güzel yorum gelir.
Bu başarıyla ilgili değildir.
Bu kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyle ilgilidir bu arada.
Zaten nasıl göründüğümüz başarıyla ilgili olamaz.
Binlerce, yüzlerce, onlarca neyse güzel yorum gelir.
Ama bir tane tek kötü yorumu benliği zannetmeye başlar.
Ya da bazen beğeni sayısını.
Bütün bunları düşünün. Aslında ben bugün size mükemmeliyetçiliğin başka bir tanımını da yapmak istiyorum.
Bence mükemmeliyetçilik insanın kendisini koşullu sevme halidir.
Yani içimizde görünmeyen biri vardır.
Sürekli bize şunu söyleyip durur baskılı bir şekilde.
Daha iyi ol. Daha güzel anlat.
Hadi daha başarılı ol.
Daha fit ol. Daha zeki görün.
Daha iyi bir ebeveyn ol.
Daha iyi bir eş ol.
Daha iyi bir psikolog ol.
Daha, daha, daha, daha.
Hani o bitmeyen bir kritere sürekli ulaşmaya çalışır gibi.
Ve aslında şurası var.
Bu sesin hiçbir zaman doyduğu görülmez.
Çünkü mesele gerçekten daha iyi olmakla ilgili değildir.
Mesele bir türlü yeterince iyi hissettiğini, iyi olduğunu hissedeme malidir.
Mesele yetersizliktir.
yetersiz tarafımızın doyumsuz beklentileridir.
Mükemmeliyetçiliği düşünelim beraber.
Mükemmeliyetçilikte madalyonun diğer yüzünde yetersizlik ve kusurluluk şamaları vardır.
Ve bu o anki zamanla ilgili değildir.
Şu an yaptığınız şeyi mükemmel yapmakla ilgili değildir.
Geçmişle ilgilidir aslında.
Geçmişte kusurlu hissettirildiğimiz, yetersiz hissettiğimiz, yetersizliği çok derin yaşadığımız bir öyküden, Anılardan geliyorsak bugün onu unutmanın tek yöntemi
ancak bir süper kahraman kadar, bir robot kadar, bir makine gibi mükemmel olarak onu kapatmaya çalışırız.
O yüzden de mükemmele ulaştığımız, yaşamda her zaman mükemmel yok ama çok mükemmele yakın sonuçları alsak bile o bize yetmez.
Bir sonraki gelsin deriz.
Hadi şimdi yeni görev gelsin deriz.
Hani görevleri tamamlamak gibi değil.
İçimizdeki yetersizlik hissettiren boşluğu sürekli tamamlamak gibi.
Yine bir parçası olduğum gestalt yaklaşımında çok sevdiğim bir kavram var.
Organizmanın kendini düzenleme kapasitesi.
Yani insanın ihtiyacını fark edip ona doğru hareket edebilmesi.
Acıktığında yemek yemek, yorulduğunda dinlenmek, üzüldüğünde ne bileyim duygularını çıkartmak, ağlamak, yakınlık istediğinde temas kurmak, uzaklaşmak istediğinde sınır koymak.
E sağlıklı sistem böyledir bakınca.
Peki mükemmeliyetçilik buna ne yapar?
İhtiyaçları susturur. Yoruldun mu?
Biraz daha çalış. Canın mı sıkıldı?
Üretmeye devam et. Dinlenmek mi istiyorsun?
Oo o kadar iş var. Önce bunların hepsini bir bitir.
Sonra dinlenmeyi hak et.
Başın mı ağrıyor? Biraz daha dayan.
Takdir mi aldın? Yetmez.
Daha fazla takdire ihtiyacın var.
Yani organizmanın sesiyle iç eleştirmenin sesi yer değiştiriyor.
Doğal sesler azalıyor.
İhtiyaçların sesi azalıyor.
Ve insan bir süre sonra kendi ihtiyacını duyaması hale geliyor.
İşte bu yüzden mükemmeliyetçi insanların önemli bir kısmı ben ne istiyorum sorusuna çok zor cevap verirler.
Ama benden ne bekleniyor sorusuna saniyesinde yanıt bulabilirler.
O sorunun altında da yetersiz görünmemem için benden ne bekleniyordu bu hayatta sorusunun farkında olunan ya da olunmayan cevapları yatar.
Aslında insan hayatını kendi ihtiyaçlarına göre değil, beklentilere göre yaşamayı başlar.
Çünkü alışkanlığı da budur geçmişten.
Bir soru sormak istiyorum.
Hayatınızda en son neyi gerçekten istediğiniz için yaptınız?
Gerçekten istediğiniz için.
Bulamayanlar da bir o boşlukta da kalsınlar lütfen.
Şu anda videoyu bir durdurup düşünebilirsiniz.
Gerçekten istediğiniz için.
Sırf canınız istediği için.
Kimse görmeyecek olsa bile.
Kimse alkışlamayacak olsa bile.
Kimse teşekkür etmeyecek olsa bile.
Sadece size iyi geldiği için.
Ne yaptınız en son? Belki yazarsınız yorumlara da.
Bulamayanlar da yazsın. Bütün kuvvetli, zayıf, boşluklu, dolu taraflarımızla beraber dertleşiyoruz.
Çünkü kendi arzularımızla da mesafelendiriyor bizi mükemmeliyetçilik.
Yavaş yavaş insanı kendi isteklerinden, ihtiyaçlarından, arzularından uzaklaştırıyor.
Kendi arzusundan uzaklaşan insan ise dışarıdan çok başarılı görünse bile içten içe kendine yabancılaşmaya başlıyor.
Kendisinin bir parçası olan, kendisi olan Gökhan değil.
Görevlerin insanı Gökhan.
Yaşayan Gökhan değil.
halletmesi gereken.
Bir ayrım yapalım. Çalışkan olmak başka bir şeydir.
Sorumluluk sahibi olmak başka bir şeydir mesela.
Mesela işini iyi yapmak başka bir şeydir.
Kaliteli üretmek başka bir şeydir.
Bunların bu arada hiçbir psikolojik problem değildir.
Hatta bunlar insanın gelişimini destekleyen özelliklerdir hayatın içerisinde.
Sorun bunları yapmadığında ya da o dönemde yapamadığında kendini değersiz hissetmeye başlaman.
Yani davranışın kimliğe dönüşmesi.
Bir başarısız oldum demek var.
Bir de ben başarısızım demek var.
Ve aralarında bir ömür kadar fark var.
Sunum çok kötü geçti var.
Geçebilir bazen. Ama ben yetersizim zaten var bir de bazılarımızda.
Mükemmeliyetçilik biraz bunu yapıyor.
Davranışı alıyor. Kimliğe yapıştırıyor.
Ve insan artık yaptığı işi değil kendisini yargılamaya başlıyor.
Yaptığın şeyi değil.
Olduğun kişiyi yetersiz hale getirmeye başlıyorsun.
Daha doğrusu kendine yetersizliğini tekrar kanıtlıyorsun.
Tekrar tekrar. Peki niye yapıyoruz bunu?
Kimse doğduğu gün mükemmeliyetçi değil.
O halde bu ses bize bir yerlerde yerleşti içimize.
Kim konuşuyor bizim içimizde?
Gerçekten biz mi yoksa yıllar önce içimize yerleşmiş başka sesler mi?
Biliyorsunuz ben hadi çocukluğa gidelim demem.
Eee çocuk bildiğini aldı.
Üstüne yüklenenleri öğrendi.
Biz öyle yapmayalım. Biz çocukluğu şimdiki zamana getirelim.
Yetişkin halimizle o çocuğa dokunabileceğimiz yerlerimiz var çünkü.
Çocukluk geçmişte kalmıyor.
Çocukluğu çoğu zaman geride bıraktığımızı zannediyoruz.
Ama büyüyoruz.
Evimiz değişiyor. İlişkilerimiz değişiyor.
Yaşımız değişiyor ama bazen içimizdeki bazı cümleler hiç yaşlanmıyor.
Hala aynı yaşta kalıyor.
Hala aynı yerde duruyor.
Hala aynı bakışı bekliyor.
Ya da hala aynı bakışı atıyor bize.
Hala aynı onayı arıyor ya da aynı cezadan kaçıyor.
Ve mükemmeliyetçilik çoğu zaman bugünün meselesi gibi görünse de kökü geçmişteki temas deneyimlerimize uzanıyor.
Gestalt yaklaşımı bize şunu söylüyor.
İnsan kendisini temas içinde kurar.
Yani biz kim olduğumuzu...
Sadece kendi içimizden öğrenmeyiz.
Bize nasıl bakıldığıyla öğreniriz.
Sesimize nasıl cevap verildiğiyle öğreniriz.
Hata yaptığımızda ne olduğuyla öğreniriz.
Ağladığımızda yanımıza gelinip gelinmediğiyle de öğreniriz.
Başardığımızda görülüp başaramadığımızda yok sayılıp sayılmadığımızda öğreniriz.
Çünkü çocuk için dünya önce evinin sesi, kokusu, anne babanın yüzü ya da ne bileyim bir öğretmenin sesi, o evin iklimi.
Ya da ondan geçmişte beklenilenler.
Ve çocuk orada şunu anlamaya çalışıyor.
Ben burada nasıl sevilirim? Bu soru önemli.
Çünkü bazı çocuklar şunu öğreniyor.
Ben olduğum halimle sevilebilirim.
Ama bazı çocuklar da şunu öğreniyor.
Ben ancak beklentileri karşılarsam, iyi olursam sevilirim.
Başarılı olursam fark edilirim.
Ya da ne bileyim sessizden olursam...
Sorun çıkarmam ve böylece sorun olmam.
Ya da bazı çocuklar için güçlü olursam yük olmam.
Hata yapmazsam kabul edilirim.
İnsanları memnun edersem fark edilip dikkat çekmem.
Gibi öğrenmeleri olanlarımız var.
Ve işte orada mükemmeliyetçilik bir karakter özelliği gibi değil de bir hayatta kalma stratejisi gibi doğuyor.
Çocuk o evde kendine bir yol buluyor.
Bazen görünmek için sadece başarılı oluyor.
Bazen eleştirilmemek için kusursuz gibi gösteriyor kendini.
Bir çocuk için kusursuzluk ne büyük haksızlık.
Bazen sevilmek için her koşulda uyumlu olmayı öğreniyor.
Bazen yük olmamak için o güçlü çocuk oluyor.
Bazen terk edilmemek için hep doğru davranan çocuk oluyor.
Ondan beklenen doğru neyse o evde.
Dışarıdan bakınca buna uslu çocuk, başarılı çocuk, örnek çocuk, sorunsuz çocuk gibi şeyler söyleniyor.
Ama içeriden bakınca bazen o çocuk şunu hissediyor.
Ben hata yaparsam ilişki bozulur.
Ben eksik kalırsam sevilmem.
Ben başarısız olursam gözden düşerim.
Ben birilerine ihtiyaç duyarsam fazlalık olurum.
Ben olduğum gibi kalırsam kimseye yetmem.
İşte bugün yetişkin hayatta mükemmeliyetçilik dediğimiz şey bazen o çocuğun eski çözümü.
O zaman işe yaradı belki böyle kontrol etti her şeyi.
Evde kavga çıkmasın diye çok dikkatliydi.
Annesi üzülmesin diye kendi üzüntüsünü saklamıştı.
Hatta ona annelik yapmıştı.
Babası kızmasın diye hep disiplinli, hep başarılı olmuştu.
Öğretmen beğensin diye kendini sıkıştırmıştı.
Arkadaşları dışlamasın diye hep yanlış yapmamakla uğraşmıştı.
Ama çocukken bizi koruyan şey yetişkinlikle bizi tüketebiliyor biliyor musunuz?
Çünkü artık aynı evde değiliz, aynı sınıfta değiliz.
Aynı çaresizlikte değiliz.
Ama içimizden aynı alarm çalmaya devam ediyor.
Ne bileyim bir mail göndereceğiz kalp pıskışıyor.
Bir eleştiri duyuyoruz.
Bütün varlığımız sarsılıyor.
Bir hata yapıveriyoruz.
Hata yaptım demiyoruz da ben bittim diyoruz.
Bir işi teslim etmekte zorlanıyoruz, erteliyoruz.
Sürekli hazırlık yapıp bir türlü başlayamıyoruz.
Orada bugünkü yetişkin yok sadece.
Geçmişten bugüne taşınmış temas biçimleri var.
İçe alma. Biliyor musunuz bunun adı?
Erken dönemde içe aldık.
Yani insanın çocukken dışarıdan aldığı bazı sesleri, kuralları, inançları hiç çiğnemeden, hiç sorgulamadan YouTube kendi içinde taşımaya devam etmesi.
Mesela çocukken sana sürekli daha iyisini yapabilirsin denmiştir.
Bir süre sonra artık kimsenin bunu söylemesine gerek kalmaz.
Sen kendi kendine söyler durursun.
Çocukken ağlama güçlü ol denmiştir.
Bir süre sonra gözlerin dolduğunda bile hızlıca kendini toparlamaya, silmeye çalışırsın.
Çocukken ayıp olur, insanlar ne der çok denmiştir.
Bir süre sonra kimse yokken bile kendini insanların bakışıyla denetlersin.
Çocukken sen bizim gururumuzsun, hep öyle kal denmiştir.
Bu güzel bir cümle gibi duyulur ama bazen çocuğun sırtına çok sağlam bir yük koyar.
Çünkü çocuk şunu duyar, ben düşersem onların gururunu da düşürmüş olacağım.
Ben hata yaparsam sadece ben değil, Bana inanan herkes hayal kırıklığına uğrayacak.
Ve böylece çocuk başarıyı sadece kendi hayatı için değil başkalarının hayal kırıklıklarını önlemek için taşımaya başlamıştır.
Yorucu. Çünkü artık hayat sadece yaşanacak bir yer değildir onun için.
Sürekli imtihan verilen bir yere dönüşür.
İlişki sınav olur, iş sınav olur, anne babalık sınav olur.
Ne bileyim işte bedenimizin nasıl göründüğü sürekli bir sınav olur.
İnsan sürekli kendini seyreder.
Doğru mu konuştum? Yanlış mı anlaşıldım?
Yeterince iyi miyim? Daha iyisini yapabilir miydim?
Beğendiler mi beni yine?
Beni hala seviyor mu herkes?
Artık bir başarı meselesi olmaktan çıkar mükemmeliyetçilik.
Kendinle de bir temas meselesi olur.
Bütün yetersizliğiyle. Çünkü temasın içinde hata ihtimalleri vardır.
Yakınlık kurarsan...
Ne bileyim yanlış da anlaşılabilirsin.
Üretirsen eleştirilebilirsin.
Seversen reddedilebilirsin hayatta.
Çıktığımız sahnede tökezli edebiliriz biz.
Paylaştığımız bir şey beğenilmeyebilir.
İnsanlar bizden hoşlanmayabilir.
Ne bileyim hatalarımızla insanların merkezinde olduğumuz deneyimlerimiz de olur.
Bunlar gerçektir, normaldir.
Olabilir. Bununla ne yapacağımıza bakarız.
Gerçek bir hayat öyküsünde.
Ama mükemmeliyetçi tarafımız der ki kendin olma.
Kontrollü ol. Hazır olmadan çıkma.
Hazır olacağız tabii de hiçbir zaman hazır etmiyor ya bizi.
Hiç eksik görünme.
Risk alma. Hep düzelt.
Daha fazla düzelt. Ve böyle olunca insan kendisini koruduğunu zannederken aslında hayatla sağlam bir temasının azalma haline gidiyor.
Ne istiyor bu mükemmeliyetçi taraf bizden?
Tam kontrol istiyor.
Çünkü geçmişteki kontrol kaybından Kontrolün elimizde olmadığı zamanlarda çektiğimiz hayat ağrısından bizi korumak istiyor.
Garantili bir hayat istiyor.
Eleştirisiz üretim istiyor.
Reddedilmesiz bir ilişki istiyor.
Sürekli anlaşılacağımız bir ilişki istiyor.
Hatasız bir başlangıç istiyor.
Ama böyle bir hayat yok.
Böyle bir temas yok.
Böyle bir insan da yok. İnsan yani eksik başlar yanlış öğrenir.
Tökezleyerek yürür dedim ya.
Beceremeyiz. Ne bileyim mükemmeliyetçi yapı gelişmeyi bile insan gelişirken çok eksiktir ya onu bile kusursuz yapmak istiyor.
Bu yüzden öğrenme hakkı da tanımıyor biliyor musunuz bazen insanı.
Mükemmeliyetçi insan çoğu zaman başarısızlıktan değil öğrenme sürecinde diğerleri tarafından görünmekten korkuyor.
Çünkü öğrenirken insan acemi ya sakarız öğrenirken.
Yanlış sorular sorarız öğrenmek için.
Komik duruma da düşeriz yani tökezleriz.
Eksik kalabiliriz. Çok yardım isteriz.
Ve bu içerideki o eski sese çok ağır geliyor.
Çünkü o ses şöyle diyor. Bilmeliydin sen zaten.
E sen bunu da yapamıyorsan ne işe yarıyorsun?
Bu yaşta hala mı böylesin?
Başkaları senden daha hızlı öğreniyor diyor.
Geç kaldın. Zalim yani.
Zalim bir ses. Mükemmeliyetçiliğin sesi.
Bize ait değil. öğrendiğimiz, içimize aldığımız, sonra da sesimiz sandığımız bir ses bu.
Şunu sormak istiyorum tam burada.
İçimizdeki eleştirmenin sesi kime benziyor?
Yani sadece bizim sesimiz olamaz.
Bir anne sesi mi bu?
Bir baba sesi mi bazı hallerde?
Bir öğretmen? Belki ne bileyim eski bir arkadaş, eski sevgili?
Bir patron? Ya da toplumu temsil eden bir ses?
Bir sınıf arkadaşı?
Bir akrabanın kıyaslaması?
Kim konuşuyor?
Ve biz kaç yıldır o sesi kendi vicdanımız sanıyoruz, kendi aklımız, kendi duygumuz sanıyoruz.
Çünkü bazen insan kendi iç sesi zannettiği şeyin aslında geçmişten kalmış bir yankı olduğunu fark ettiğinde ilk defa bu sese biraz mesafelenebiliyor.
Ben kendime böyle davranmak zorunda değilim diyebiliyor.
Bu ses beni korumaya çalışıyor olabilir geçmişteki kontrolsüzlükten ama artık beni yaşatmıyor diyebiliyor.
Ben gelişmek istiyorum ama kendimi ezerek değil bu şekilde diyebiliyor.
İşte psikolojik dayanıklılık için önemli yerlerden biri bu.
Psikolojik dayanıklılık hata yapmamakta değil, hata yaptığında da kendinle temasını kaybetmemekle anlatılabilir.
Eksik kaldığında da kendini terk etmemekle.
Eleştirildiğinde de tamamen dağılmamakta.
Beğenilmediğinde de varlığını kendine yok saymamakta.
Bu arada eleştirildiğimiz, beğenilmediğimiz, yargılandığımız deneyimlerin çoğu bizimle ilgili değil biliyor musunuz?
İnsanların kendi geçmiş yaralarını üstümüze projekte etme biçimi çoğu.
Bize bizimle ilgili olanı geliştirebileceği alalım da fazlası bizim değil.
Kendimizle temasımızı bozuyorlar çünkü.
Mükemmeliyetçilik de bu teması tamamen dağıtıyor.
Çünkü hata oluyor.
İnsan kendine göre dönemiyor.
Kendine saldırıyor. Kendini sorguya çekiyor.
Cezalandırıyor. Kendini bir mahkemeye çıkarıyor sürekli.
Yıllar sonra fark ediyor ki hayatında en acımasız jüri çoğu zaman başkaları değil kendisi.
Şunu da unutmayalım.
Hiçbir iç eleştirmen boşuna oluşmadı.
O bir zamanlar bir yolla bizi korudu.
Utanmaktan, reddedilmekten.
Ne bileyim işte sorun çıkmasından, başarısızlığın acısından.
Ama büyüdük artık.
Şimdi kendimize şunu sorma zamanı.
Beni bir zamanlar koruyan bu yöntem bugün beni gerçekten yaşatıyor mu?
Yoksa beni sürekli tetikte, eksik, yorgun, sürekli geç kalmış hissettiren bir hapishaneye mi dönüşüyor?
Çünkü mükemmeliyetçilik çoğu zaman altın kaplama bir cezaevi gibi.
Dışarıdan parlak görünüyor.
Başarı gibi görünüyor.
disiplin gibi görünüyor, kalite gibi görünüyor ama içeride insan nefes alamıyor.
Mükemmeliyetçilik sadece içimizde bir düşünce olarak kalmıyor.
Hayatımızın her yerine sızıyor ve çoğu zaman en çok da en sevilmek istediğimiz yerlerde bizi yalnızlaştırıyor.
Peki ne yapacağız bununla?
Yıllardır bizimle yaşayan, bizi çalıştıran, başarılar kazandıran ama bir yandan da tüketen bu mükemmeliyetçi tarafla gerçekten ne yapacağız biz?
Çünkü çoğu insanın ilk refleksi şu oluyor.
Ben bunu bırakmalıyım. Hayır.
Ben bugün size böyle bir şey söylemeyeceğim.
Çünkü şunu biliyoruz.
İnsan kendisini yıllarca koruduğunu düşündüğü bir parçayı sadece yanlış olduğunu ya da fazla geldiğini öğrendi diye öyle bir anda bırakmıyor.
Aslında hiçbir parçamız da sebepsiz oluşmadı ya.
Mükemmeliyetçi tarafımız da öyle oluşmadı.
O yıllardır korudu bizi.
Bazılarımızı gerçekten sevgiyi kaybetmekten korudu.
Başarı yoluyla. Bazılarımızı durup kendimizi düşünmekten, hissetmekten korudu.
Bazılarımızı korunmaya çalışıyoruz buradan çünkü sürekli bizi çalıştırdı mesela.
Yoldu. Zırh da öyle bir anda bırakarak 40 yıllık kendinizi değiştirmeniz değil anlatımımızı bakınca.
İnsan yaşadığı koşulların içinde elinden gelen en iyi çözümü üretir.
Yaratıcı uyum kavramında da diyoruz ya çocuk bunu bilinçli yapmaz.
Hayatta kalmak için yaptık bunu.
bulunduğumuz aileye uyum sağlayabilmek için yaptık.
O zamanlar işe yarıyordu bu kontrolcü yöntemlerimiz ama artık çözüm olmaktan çıktı, katılaştı.
Yaşamaktan alıkoymaya başladı bize.
O yüzden de amacımız mükemmeliyetçiliği bir anda bırakmak ya da düşman olmak değil.
Onu anlamaya çalışmak. İnsan anladığı şeyi dönüştürebilir.
Savaştığı şeyi değil.
Bir küçük soru sorun mesela dönüşüm için.
İçinizdeki mükemmeliyetçi taraf sizden Tam olarak ne istiyor?
Gerçekten sağlam, sıkı bir iş çıkartmanızı mı?
Yoksa utançtan korunmanızı mı?
Gelişmenizi mi istiyor yoksa eleştirilmemenizi mi?
Üretmenizi mi istiyor yoksa hiç hata yapmamanızı mı?
Çünkü gelişmek isteyen taraf hata yapmayı göze alır, aklımızda kalsın.
Mükemmeliyetçi taraf ise hata yapmadan gelişmek ister ve içsel olarak da büyüyemez.
Çünkü böyle bir öğrenme yok.
Hiçbir çocuk yürümeyi düşmeden öğrenmedi ya.
Hiçbir insan konuşmayı yanlış kelimeler söylemeden öğrenmedi doğru düzgün.
Hiçbir sanatçı ilk eserini başyapıt olarak üretmedi.
Hiçbir terapist ilk danışanında bugünkü terapist değildi.
Hiçbir anne, hiçbir baba, hiçbir arkadaş aslında bunu çok temelde bilmiyordu.
Hayat mükemmel başlamadı.
Hayat bize önce deneyimi verdi, bilgiyi beraberinde getirdi.
Mükemmeliyetçilik bu sırayı tersine çevirmek istiyor.
Çok zor fark edelim yavaş yavaş.
Diyor ki önce kusursuz ol sonra başla.
İşte insanın ömrü bazen tam da bu noktada kusursuzluğa erişmek isterken kendini hissetmemesiyle akıp gidiyor.
Şuna çok sık tanıklık ediyorum.
İnsanlar başarısız oldukları için değil.
Kendilerini hiç acemilik hakkı tanımadıkları için çok yoruluyorlar.
Çünkü acemilikte yardım isteriz ya hatalarımızı fark ederiz.
Ama mükemmeliyetçi yapım bunlar için çok zor.
Psikolojik dayanıklılıktan bahsedeceksek, psikolojik dayanıklılığın içinde kendimizi acemilik hakkı tanıyabilmek de var.
Çünkü gelişim utançtan değil, güvenli temastan besleniyor.
Utancı da kabul ederek.
Ve düşüp ayağa kalkabilerek büyüyoruz ya, o zaman destek böyle öğrene öğrene içimizde büyüyor.
dışarıdan beklediğimiz ama mükemmeliyetçi olduğumuz için alamadığımız desteği önce kendimize verebilmeyi başlamak.
Burada ilk adım kendimizi düzeltmeye çalışmaktan vazgeçip kendi sesimizi duymaya başlamak.
Hani o neyi yanlış yaptım, neyi daha iyi yapabilirim, nerede eksik kaldım gibi sorularla uğraşıp durmaktansa bana ne oluyor, şu anda ne hissediyorum, neye ihtiyacım
var, bu yorgunlukla devam edebiliyor muyum?
biraz da üzüldüm, bu üzüntüyü duysam iyi olur halinden bahsediyorum.
Çünkü mükemmeliyetçilik bizi sürekli performansımıza baktırıyor.
Oysa dönüşüm performansa değil, ne yaşadığımıza bakarak başlıyor.
Belki de ilk kez kendimize şunu soracağız.
Gerçekten yoruldun mu?
Gerçekten korktun mu?
Bu onayı bekliyorum ama bu onayı aldıkça da içimde bir şey de rahatlamıyor.
Ben aslında neyi bekliyorum?
İnsan bazen kendisini düzeltmeye çalışmayı bıraktığında, kendini duymaya başladığında temas kurmaya başlıyor.
İçimizdeki eleştirmeni öyle hızlıca susturmaya da çalışmayacağız.
Çünkü büyük ihtimalle de susturmayacağız ama tanıyacağız onu.
Ne diyor, hangi cümleleri kuruyor, kimin sesine benziyor demiştim ya.
Benim sesim mi?
Çünkü bazen bir düşüncenin yanlı, kusurlu ya da bize ait olmadığını anlamak, Onu tanımaktan ya da yok etmekten daha değerli bir şey.
Artık onu söylediği her şeye inanmazsınız çünkü orada.
Sadece dinlersiniz. Ve belki ilk kez sadece ona cevap verirsiniz.
Yok tamamen böyle değil dersiniz.
Yok bu kadar yetersiz değilim ben.
Şunları şunları da yapabiliyorum dersiniz.
Yok artık o kadar fazla kontrol etmek zorunda değilim.
Çünkü destek alabildiğim ya da destek verebildiğim başka mekanizmalarım oluştu dersiniz.
Evet buralar eksik onlara bakacağım dersiniz.
Ne bileyim evet bu sorumlulukları alıyorum ama diğer taraftan sorumluluk almamak için de böyle zamanlara da ihtiyacım var.
Durmaya, tembellik hakkına, kusurlu yapmaya dersiniz.
Hatasız ol deyince hatasız kul olmaz ya.
Hani ben bu kadar farklı, bu kadar üstün, bu kadar olması gereken biri değilim.
Ve bunu güçlü olduğum için değil.
yetersiz hissettiğim için yapıyorum, buraya bir el atacağım dersiniz.
Bu hiç bitmeyen döngüyü durdurmak için uğraşırız.
Küçük bir egzersiz verebiliriz kendimize.
Bundan sonra hata yaptığımız her an ben şu anda kendimle nasıl konuşuyorum diye bakın.
Sadece o acımasız, bizi sürekli mükemmel olmaya yeten iç ses mi konuşuyor yoksa biz de onunla bir iç diyalog kurabiliyor muyuz?
Kendimize acımasız mı davranıyoruz yoksa Yapabildiklerimiz ya da yapamadıklarımızla kendimizi anlıyor muyuz daha fazla?
Destek almak. Sadece benim anlattıklarımla değil.
Herkesin mükemmeliyetçi sesinin anlamı başka.
Profesyonel destekten kaçınmayın.
Ve son olarak belki de hayatımız boyunca bizi tüketen bir hedefin peşinden koştuk.
İşe yaradığı yerler oldu ama kendimiz olmakla ilgili çok düştük.
Ve mükemmel olmaya çalıştık.
İnsanın... Anlayalım ki temel ihtiyacı mükemmel olmak değil, temasta kalmak kendisiyle, başkalarıyla, hayatla.
Çünkü mükemmeliyetçilik temas kesiyor, kontrolü arttırıyor.
Kontrolü arttırdıkça hayat küçülüyor.
Risk almıyoruz, yeni şeyler denemiyoruz, yardım istemiyoruz.
Yanlış anlaşılmamak için sürekli kaçınıyoruz.
Reddedilmemek için belki daha fazla adım atmayı durduruyoruz.
Ya da sürekli kendimizi reddediyoruz, utanıyoruz.
Ama insan bunlarla büyümüyor.
Dönüşmek eksiksiz olmak demek değil.
Eksik yanlarınla temasını kaybetmeme hali.
Yine hata yapacağız, yine unutacağız, tökezleyeceğiz, yetersiz hissedeceğiz.
Ama belki bunlarla beraber bir şeyleri daha farklı yapacağız.
Kendimize karşı kurduğumuz, konuştuğumuz dili.
Çünkü insanın içinde yaşadığı ev kendi zihni.
Ve orayı yargılıyorsak, dağıtıyorsak huzur yok.
Evde huzur yoksa hayatta yok.
O yüzden de bazı sabahlar bugün mükemmel olmaya değil, kendime destek olmaya ihtiyacım var diyebildiğimiz sabahlar olmalı.
Bazı anlar. Belki dışarıdan hayatta hemen her şey değişmeyecek.
Ama içeride çok şey değişmeye başlayacak.
Peki, söylenecek çok şey olur elbet.
Ama belki sorgulamamıza yardımcı olmuştur.
Kendine... Sürekli kendini itekleyen değil de kendine gerektiğinde omuz verebilen bir insan olmak için.
Ben bugün size mükemmel bir hayat falan dilemiyorum.
Çünkü öyle bir hayat yok. Ama size hata yaptığınız günlerde de kendinizi terk etmediğiniz bir hayat dileyebiliyorum.
Ve insanın hayattaki en temaslı ilişkisinin kendiyle kurduğu ilişki olduğunu tekrar hatırlatmak istiyorum.
Görüşürüz. Şimdi uygulamayı indir, yapay zeka desteğiyle sana en uygun psikoloğu bul.
Üstelik ister online ister yüz yüze.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
