
Uzman Psikolog Gökhan Çınar’la Psikolojik Dayanıklılık Serisi'nin yeni bölümü şimdi yayında! Gökhan Çınar; kendini sabote etmenin bir düşmanlık veya tembellik değil, çocuklukta öğrendiğimiz eski korunma mekanizmalarımızın bugünkü yansıması olduğunu anlamak, tam başarılı veya mutlu olacakken frene basmamıza neden olan o içsel kaygıyı keşfetmek, geçmişte hayat kurtaran ama bugün bizi durduran "eski alarmları" fark etmek, kendimizi acımasızca eleştirmek yerine öz şefkatle yaklaşabilmek ve hayatı sadece hayatta kalmaya çalışarak değil, kendi yolumuzda yürüyerek yaşayabilmek üzere bizlerle dertleşiyor.
Kendine ya da ekibine en uygun desteği ararken yalnız değilsin. Korto Psikolojik Danışmanlık; deneyimli uzman kadrosuyla bireysel ve kurumsal ihtiyaçlarına özel çözümler sunuyor. Sen sadece başlamaya karar ver.
👉 Detaylı bilgi için: korto.com.tr
Gökhan Çınar Sosyal Medya Adresleri
Bu bölüm "Korto" hakkında reklam içerir.
Transkript
Kendini sabote etmek, kendine öyle çok temelde düşman olmak falan değildir.
Kendini artık ihtiyaç duymadığın eski yöntemlerle korumaya çalışma halidir.
Daha önce de anlatmıştım, yaratıcı uyum kavramı.
Öğrendik çocukken, mesela bir kaos çıktığında koltuğun arkasına saklanmayı öğrendik.
Koltuğun arkasından çıksak, bir sesimizi duyursak belki bir şeyler değişecek.
Ama bizim için o koltuğun arkası...
hala aynı güveni temsil ediyor.
Yıllar geçti.
O koltuğun arkasında saklandığımız gibi kavga etmiyor artık annemiz babamız.
Ya da bize öyle bağırmıyorlar.
Ya da o kaoslar artık aynı yerden çıkmıyor.
Çıksa bile bizim başka baş etme yöntemlerimiz oluşmaya başladı.
Ama biz onu yapmaya devam ediyoruz kendimize.
Kelimeler bazen yetmez.
Sadece doğru yere, doğru kişiye ihtiyaç vardır.
2008 yılından beri her ihtiyaçta yanınızdayız.
Korto Psikolojik Danışmanlık Merkezi Merhaba herkese.
Psikolojik Dayanıklılık serisinin yeni bir bölümünde daha beraberiz.
Bugün size bir insanı anlatacağım.
Belki de hayatındaki en büyük engel kendisi olan birini anlatacağım.
Şöyle bir tanımlayalım mı bu insanı beraber?
Nasıl bir insandan bahsediyoruz?
Tam mutlu olacakken ilişkisini bozan, tam başarılı olacakken vazgeçen, tam konuşacakken susan, tam başlayacakken erteleyen, tam olacakken oldurmayan, tam oluyor derken kendi
ayağına takılan birinin, kendi yolunu kapatan, kendi huzuruyla kavga eden, kendi mutluluğuyla derdi olan, kendine güvenini kendisi yerle bir eden birini.
Bugün... Kendini sabote etmeyi konuşacağız.
Kendini sabote eden birini.
Ve belki bugün konuşacağımız kişi biraz da tanıdık bize.
Belki etrafımızdan, belki yakınımızdan, belki de tam aynadan.
Kendini sabote etmek.
Şöyle bir düşünün.
Hayatınızda kaç kez şu cümleleri kurdunuz?
Yine yaptım işte, aynısını yaptım.
Tam her şey yoluna girmişti, yine bozdum.
Yine son anda her şey olacak gibiyken vazgeçtim.
Ya da hayatınızda şöyle sorgularla ne kadar karşılaştınız?
Ben neden böyle yapıyorum ya?
Neden kendime hep bunu yapıyorum?
Soruları ya da sorguları.
Şöyle bir bakalım kendini sabote etmeye.
Bu soruyu ya da soruları soran insanların büyük çoğunluğu tembel değil.
Çalışıyorlar. Emek veriyorlar.
Kafa yoruyorlar. Umut ediyorlar.
Kendileriyle ilgili, hayatla ilgili hayal kuruyorlar.
Hedef belirliyorlar.
İstiyorlar da. Ama tam istedikleri şeye yaklaşınca bir şey oluyor.
Sanki içeride görünmeyen biri frene basıyor.
Ve insan kendi istediği hayatın önünde duran kişi haline gelmeye başlıyor.
İşte biz tam da buna kendini sabote etmek istiyoruz hayatın içinde.
Ama daha en başta aklına da hemen gelebilecek bir yanlış anlaşılmayı...
Düzelterek başlayalım. Kendini sabote etmek tembellik değil, iradesizlik değil, sorumsuzluk değil, ne bileyim işte karaktersizlik değil.
Kendin için iyi bir şey istememek de değil.
Hatta çoğu zaman bunların tam tersi.
Çünkü kendini sabote eden insan aslında çok istiyor.
Ama istediği şeye yaklaştıkça yoğun şekilde fark etse de fark etmese de kaygılanmaya başlıyor.
Kendisine çok tanıdık gelen...
ezber ettiği, hatta içinde hapsolmuş hissettiği bir kaygıyla savaşıyor bir yandan.
İşte bunu anlamadan kendini sabote etmeyi de çok derin bir yerden anlayamayız.
Bazen bir iş fırsatı çıkıyor.
E aylardır da aslında içeriğini kendisini istediğimiz bir iş.
Başvurmuyorsunuz. Sonra diyorsunuz ki zaten olmayacaktı, olmazdı.
Ne bileyim bir ilişki eşiği düşünelim.
Bazen biri sizi gerçekten sevmeye başlıyor.
Tam da yıllardır hayalini kurduğunuz, yanında istediğiniz gibi biri yaklaşıyor size.
Ama siz onu itmenin bir yolunu buluyorsunuz hayatta.
Bir kusur arıyorsunuz.
Ne bileyim başlarda bir tartışma çıkarıyorsunuz.
Bir nasıl yaptığınızı bile fark etmediğiniz bir mesafe koyuyorsunuz.
Sonra da ne bileyim işte ben ilişkilere göre değilim diyorsunuz.
Kimse beni gerçekten sevmiyor diye.
Kılıflara koyuyorsunuz bütün bu kendinize yaptığınız şeyi.
Ya da bazen bir sınava gireceksiniz.
Sınavada aylar var. Çalışabileceğiniz zaman var.
Ama başlamıyorsunuz ya da ne bileyim son haftaya bırakıyorsunuz her şeyi.
Sonra istediğiniz sonucu alamayınca içten içe zaten yapamazdım diyorsunuz.
Zaten benden olmazdı diyorsunuz.
Hatta bazen diyorsunuz ki bizde şans ne gezer?
Şansla da ilgili değil temelde.
Hayatın içerisinde bazen tam da görünür olacağınız anda kendinizi geri çekmek gibi.
Ne bileyim işte belki içerik üreteceksiniz ama o videoyu çekmiyorsunuz.
Belki yazmaya yeteneğiniz var o yazıyı paylaşmıyorsunuz.
Bir projeyi bitirmiyorsunuz.
Çünkü bitirmek artık görülmek anlamına geliyor.
Görülmek bazılarımız için sandığımız kadar güvenli değil.
Oradan yaralıyız. Kendini sabote etmek.
Ne bileyim birine anlatacaklarınız var.
Destek alsanız yüklerini safifleyecek.
O da o sırada gerçekten sizi duymaya görmeye hazır bir hale gelmiş ama susuyorsunuz.
Kimse beni anlamaz demeye devam etmek çaresiz geliyor ama konforlu da geliyor bir taraftan.
Başka bir örneği.
Bir kendinizi ifade etseniz o sevdiğiniz insanla o çatışma hali belki o küslük bitecek.
Ama siz uzaklaşmaya devam ediyorsunuz.
Ne bileyim bir özür dileseniz suçluluğunuz dinecek.
Ama siz surat asmaya devam ediyorsunuz.
Sınırlarınız ihlal ediliyor diyelim.
Bir hayır deseniz sınırlarınız hatırlanacak.
Ama kendinizi istemediğiniz şeyi yaparken bulmaya devam ediyorsunuz.
Kendini sabote etmek, başarısız olmayı...
değersiz olmayı, görünmez olmayı istemek anlamına gelmiyor bunları anlattım diye böyle değil.
Çoğu zaman başarısızlığı kontrol etmek istemek, görünmemeyi normalleştirerek baş edilebilir kılmak, değersizliğini kanıtlanma tehdidinden köşe bucak
kaçma anlamına geliyor. Bu cümleler ilk başta biraz garip gelebilir ama düşünün.
Eğer bilinç dışınız bir gün canınızın tekrar yanacağına inanıyorsa, Şöyle diyebilir.
Madem düşeceğim o zaman ne zaman düşeceğime ben karar vereyim.
Hatta düşmemek için ben kendimi düşüreyim.
Birçok sorumluluğu almaktansa baştan hiçbir şey yapmayayım.
İşte bazen bu yüzden insan hiç başlamaz.
Erteler. Yarım bırakır.
Konuşacaklarını susar.
Yapacaklarından kaçar.
Kendini belki bir başarıya bir değere götürecek şeyi denemez.
Ya da değiştirmez. Çünkü yaşadığı ve ezberlediği kaygı beklenmedik ve kontrol edemeyeceğini düşündüğü olası bir acıdan daha güvenli hale gelir.
En azından aynı değersizliğin kontrolü ondadır.
Bir şey daha var. Kendini sabote etmek kendine öyle çok temelde düşman olmak falan değildir.
Kendini artık ihtiyaç duymadığın eski yöntemlerle korumaya çalışma halidir.
Daha önce de anlatmıştım.
Yaratıcı uyum kavramı.
Öğrendik çocukken.
Mesela bir kaos çıktığında koltuğun arkasına saklanmayı öğrendik.
Koltuğun arkasından çıksak, bir sesimizi duyursak belki bir şeyler değişecek.
Ama bizim için o koltuğun arkası hala aynı güveni temsil ediyor.
Yıllar geçti. O koltuğun arkasında saklandığımız gibi kavga etmiyor artık annemiz babamız.
Ya da bize öyle bağırmıyorlar ya da o kaoslar artık aynı yerden çıkmıyor.
Çıksa bile bizim başka baş etme yöntemlerimiz oluşmaya başladı.
Ama biz onu yapmaya devam ediyoruz kendimize.
Koltuğun arkasında saklanarak, değiştirmeyerek, yeni bir adım atmayarak kendimizi aynı şekilde koruyacağımızı zannediyoruz.
Ama aynı yere yığılıp düşüyoruz yine.
Bir şeyler de değişmiyor.
Şimdi kendini sabote etmekten konuşurken, diğer taraftan psikolojik dayanıklılıktan konuşurken aynı zamanda şöyle bir es verelim.
Size bir hatırlatmam var.
Kurumların da kurumsal dayanıklılığa ihtiyacı var biliyor musunuz?
Bazen dayanıklılıktan bahsederken hep bireyi düşünüyoruz.
Ama bir ekip, bir şirket de aynı yaşam sınavlarından geçebiliyor.
Tükenmişlik gibi, kendini sabote etmek gibi, iletişim kopuklukları, değişime uygun.
sağlamın zorlukları gibi.
Tam da bu konuda destek alabileceğiniz bir yerden bahsedeceğim size.
Benim de bir parçası olduğum bir ekip.
Korto Psikolojik Danışma Merkezi'nin bir başka yüzünden bahsetmek istiyorum size.
Evet bireysel destek de alabiliyorsunuz ama burada kurumsal danışmanlık da var.
Korto 2008'den bu yana edindiği tecrübeyle ve kalabalık deneyimli ekibiyle sadece bireylere değil kurumlara da destek alıyor.
Burada önemli olan şey şu, sunulan programlar herkese aynı şekilde uygulanan hazır kalıplar değil.
Kort önce o şirketin ihtiyacını, kendi dinamiğini gerçekten dinleyerek anlıyor.
Sonra tıpkı bir terzinin dikeceği kıyafet gibi size şirketinize özel bir eğitim ve destek programı hazırlıyor.
Bu yaklaşımın arkasında yine aynı değerler var.
İyi bir eğitim, gerçek bir tecrübe, sağlam bir mesleketi.
Korto'nun ekibindeki uzmanlar hem bireysel danışmanlıkta hem kurumsal tarafta aynı özenle çalışıyor.
Yani ister kendi sürecinizde destek arıyor olun, ister bir ekibe liderlik edip onların ihtiyacını düşünüyor olun.
Korto ile temasa geçtiğinizde aynı özenle karşılanıyorsunuz.
Doğru uzmanı ya da doğru programı ararken...
Yalnız değilsiniz. Detaylı bilgi için corto.com.tr adresini ziyaret edebilir.
Hem bireysel hem kurumsal ihtiyaçlarınız için Corto ile iletişime geçebilirsiniz.
Psikolojik dayanıklılığın çok boyutu var.
Destek almanın da birçok farklı yöntemi var.
O yüzden anlatmak istedim.
Bu yaratıcı uyumu anlatmak için devam edeyim paylaşmaya.
Şöyle hayal edin.
Bir evde yıllar önce bir yangın çıkmış.
Yangın sırasında alarm sistemi kurulmuş.
Ve o alarm o yangında gerçekten hayat kurtarmış.
Aradan yıllar geçmiş, ev değişmiş, hayat değişmiş.
O yangın çoktan bitmiş.
Ama alarm sistemi hala aynı şekilde çalışmaya devam ediyor.
Ortada bir yangın yok.
Ama için hep yangın.
Hep yangını düşünerek yaşıyorsun.
Farkında olarak ya da farkında olmadan.
Ve alarm susmuyor.
Kafanın içinde sürekli çalıyor.
İşte insan zihni bazen tam da böyle çalışıyor.
Çocukken seni koruyan bazı davranışlar bugün seni durdurmaya başlayabiliyor.
Bir zamanlar işe yarayan yöntem bugün aynı şekilde çalışmaya devam ediyor ama artık seni hayatta tutmuyor.
Seni hayattan uzaklaştırıyor.
Mesela çocukken görünür olduğunda yargılandıysan bugün kendini ortaya çıkarmak seni huzursuz edebiliyor mesela.
Çocukken sevgi sadece başarılı olduğunda geldiyse bugün başarı mutluluk değil sadece baskı hissettirebiliyor.
Çocukken sürekli el alem ne der diye büyüdüysen büyüme hikayende de bugün kendi sesini duyduğunda bile önce başkalarının ne düşüneceğini hesaplıyor olabiliyorsun.
İşte o zaman çocukken sevildiysen ama o evde sevgi kusurlu ya da suçlu hissettirdiyse bugün sevgiden, sevmekten, sevilmekten...
Köşe bucak kaçabiliyorsun.
Sorun bugünkü kararın değil.
Bugünkü kararın arkasındaki eski öğrenmelerin oluyor en temelde.
Bazen insanlar bana şunu söylüyor.
Hocam ben kendimin en büyük düşmanı gibiyim.
Hayır bence değilsin.
Eğer gerçekten kendini düşmanı olsaydın bu başlayamadıklarını ya da kendini sabote etmelerine bu kadar üzülmezdin.
Bu kadar değiştirmek istemezdin.
Bu kadar yorulmazdın. Bence sen...
Bir zamanlar seni koruyan yolları hala kullanmaya çalışan birisin.
Sadece o yolların artık seni korumadığını henüz fark edemedin.
Ya da fark ettiğinde ne yapacağını bilmiyorsun.
Psikoloji tarihi boyunca bu soru pek çok kişiyi, kuramı, düşünürü meşgul etti.
İnsan neden kendi iyiliğine karşı hareket eder?
Neden istediği şeyi elde etmek üzereyken geri çekilir mesela?
Neden mutlu olabileceği bir hayatın kapısında durup durup geri döner?
Kimisi bunun cevabını çocuklukta aradı.
Kimisi düşüncelerimizde.
Kimisi öğrendiğimiz davranışlarda uyguladıklarımızda.
Kimisi de insanın özgürlük karşısında duyduğu korkuda.
Ama aslında temel olan şu.
Hepsi farklı yerlerden yola çıksa da aynı yere vardı.
İnsan çoğu zaman kendine zarar vermek istediği için değil.
Kendini korumak istediği için kendini sabote ediyor.
Bu bir korunma yöntemi yaşamda.
Belki de şu önemli soruyu sormanın zamanıdır.
İnsan kendini tam olarak neyden koruyor?
Başarıdan mı koruyor?
Hayallerinden mi koruyor?
Mutluluktan mı mesela?
Reddedilmekten mi? Yoksa çok daha eski bir yaraya yeniden dokunmaktan mı?
Biraz bunu konuşalım.
Biz kendimizi koruyarak kendimizi geçmişteki nelerden de koruyoruz aynı zamanda.
İnsan aslında kendini hedeflerinden, olmak istediği kişiden, başarının ya da mutluluğun kendisinden korumuyor.
Onların içinde hissedeceği duygudan koruyor çoğu zaman.
Bunu ayırabilirsek kendini sabote etmeyi de daha temelden bir yerden anlamaya başlayabiliyoruz aslında.
Bir düşünün ilkokulda parmak kaldırdınız.
Yanlış cevap verdiniz. Sınıf güldü.
Belki öğretmeniniz de utandırdı.
Belki eve gidince biraz düşünseydin keşke böyle yapmadan önce denildi.
Bugün aslında sadece yanlış bir cevabı öğrenmediniz.
Şunu da öğrendiniz. Görünür olmak, ortaya çıkmak tehlikeli.
Tek bir olay değil elbet.
Sonra bu öğrenme pekişti.
Aksi de öğretilmedi ya da hissettirilmedi size.
Aradan 20 yıl geçti.
Toplantıda fikrinizi söyleyeceksiniz, söz almıyorsunuz.
Neden? Çünkü bugün toplantı odasında değilsiniz sadece.
Bir yanınız hala o sınıfta.
Ya da çocukken başarılarınız çok alkışlandı.
Ama başarısız olduğunuzda sevginin azaldığını gördünüz.
Kimse size bunu açık açık söylemedi belki.
Ama çocuk aklı şöyle düşündü.
Demek ki başarılı olursam seviliyorum.
Yıllar geçti. Şimdi önemli bir sınava hazırlanıyorsunuz.
İşe başvuruyorsunuz.
Ne bileyim belki işleri daha da büyüttünüz.
Bir şirket kuruyorsunuz. Ve tam başarılı olacağınız anda kaygı gösteriyor kendine.
Çünkü başarı sadece başarı değil.
Sevilmeye devam edebilmenin bir şartı.
Yani bir şirket açmayı yüklediğiniz anlamlar değerinizle de ilgili.
İşte yük burada artmaya devam ediyor.
Karen Horney'nin yıllar önce söylediği şey tam da bu aslında.
İnsan bazen gerçek benliğiyle yaşamayı bırakıyor.
Olması gereken kişiyi yaşamaya başlıyor.
Çünkü böyle öğrendi.
Devam edebilmek için ya da korunmak için ya da kontrolü sağlamak için.
Hep güçlü, hep başarılı, hep doğru, hep yeterli olmak zorunda.
Bu kadar ağır bir yükü taşımaya çalışınca insan bazen o yükle yüzleşmemek için oyuna hiç başlamamayı seçiyor.
Çünkü denememek yetersiz olduğunun kanıtlanmasından daha güvenli geliyor.
O yüzden bazen ertelemek tembellik değil.
kırılmaktan kaçınmak anlamına geliyor.
Freud'un o ara ara söylediğimiz o kavramı var ya, tekrarlama zorlantısı.
Aslında şunu diyor, insan bazen çözemediği şeyi tekrar ediyor.
Bilerek değil, farkında olmadan.
Sanki zihnimiz belki bu sefer farklı olur diye...
yine aynı hikayeyi yeniden kuruyor ve yine aynı şekilleri deniyor.
Aynı eylem örüntüsüyle beraber davranıyor.
O yüzden bazı insanlar farklı yüzlerle aynı ilişkiyi yaşıyor.
Farklı işlerde aynı hayal kırıklığını yaşıyor.
Farklı şehirlerde aynı yalnızlığı yaşıyor.
Çünkü değişen insanlar, konular, mekanlar oluyor ama senaryo değişmiyor.
Bir insan bir gün dönüp şunu söylüyor.
Benim neden hep başıma aynı şey geliyor?
Belki de... Aynı şey senin başına gelmiyor.
Belki sen aynı şeyi başına getirerek güvende kalmaya devam etmek istiyorsun.
Mutsuz ama tanıdık.
Sıkıntılı ama güvenli kalıyorsun bu yollara haber.
Davranışçılar bunu aslında başka bir yerden bakıyor.
Diyorlar ki insan rahatladığı davranışı tekrar ediyor.
Mutlu olduğu davranışı değil, rahatladığı davranışı.
Çünkü bazen ertelediğinde rahatlıyorsun.
Ne bileyim işte yüzleşmemek için o telefonu açmayınca rahatlıyorsun.
Mutsuz olsan da gitmeyince aynı güven alanında rahatlıyorsun.
Başlamayınca o rahatlama hissi beynine ödül gibi geliyor ve beyin diyor ki bunu tekrar yap.
İşte buna kaçınma öğrenmesi deniliyor.
Sorun çözülmüyor sadece erteleniyor.
Ama o an için rahatladığımız için aynı yolu tekrar tekrar seçiyoruz.
O yüzden kendini sabote etmek.
Bazen... O anın bir tepkisi değil, öğrenilmiş bir alışkanlık.
Ama bilelim ki öğrenilmiş olan da yeniden öğrenilebilir.
Beck diyor ki, davranışının önce düşünceyi dinle.
Çünkü sabotaj davranış olarak başlamıyor, cümle olarak başlıyor.
Nasılsa olmaz. Şimdi sırası değil.
Dur biraz daha hazırlanayım.
Önce şu iş mi bitsin sonra bakarım.
Daha iyi olduğumda başlarım.
Bazen bu cümleler konforludur ama çoğunlukla bu cümleler...
Bize o alanda tutar.
Gerçekliği kaygının dili bu.
Buna otomatik düşünceler deniliyor aslında BDT'de.
Hiç sorgulamadan doğru kabul ettiğimiz iç sesler.
Sonra ne oluyor? Davranış sonucu getiriyor.
Sonuç da ilk düşünceyi doğruluyor.
Bak yine olmadı.
Ve döngü tamamlanıyor.
İnsan yıllarca kader sandığı şeyin aslında tekrar eden bir döngü olduğunu fark etmiyor.
Benim de bir parçası olduğum Gestalt yaklaşımında o çok sevdiğim kavram var.
Bir alan bu.
Üst benle alt ben.
Top dog, under dog dediğimiz kavramlar.
Aslında Peirce'e göre bütünümüzün altında, içimizde iki kişi yaşıyor.
Birisi sürekli emir veriyor.
Çalış, hızlan, mükemmel ol, hata yapma, başar.
Üst benlik. Diğeri ise sessizce direniyor.
Onun sesi daha sessiz, daha cılız ama daha kuvvetli.
Yoruldum diyor, istemiyorum diyor, yapamıyorum diyor, sonra yaparım diyor.
Boşver şimdi diyor.
Bu iki taraf sürekli bir kavga halinde oluyorlar.
Ve ilginçtir, insan çoğu zaman kendini sabote ettiğini sanıyor ama kendi içinde bitmeyen bir savaşı yaşadığı için bunu yaşıyor hayat içerisinde.
Ve bu arada boşver diyen, yapmayalım şimdi diyen, yapamıyorum diyen taraf, Çoğunlukla da kazanıyor.
Bazen şunu soruyorum insanlara.
İçindeki o eleştiren sesi susturabilsen gerçekten tembel mi olurdun?
Yoksa ilk kez huzurla çalışabilir miydin?
Çünkü bazen insanı yoran iş değil mesela.
İşi yaparken maruz kaldığı o ses, içerideki o baskı.
Belki de kendini sabote etmek çok da düşündüğümüz gibi bir şey değil.
Belki insan başarıdan kaçmıyordur.
başarının ardından gelecek yalnızlıktan korkuyordur.
Ne bileyim belki kendini sabote ederek görünür olmaktan, ortaya çıkmaktan kaçmıyordur.
Görünür olduğunda o bütün gözler onun üzerindeyken eleştirilmekten, yargılanmaktan, aslında bugüne kadar sakladığı tarafın ortaya dökülmesinden korkuyordur.
Başka bir örnek belki bir ilişki istiyordur insan ama o ilişkiyi o kadar kuvvetli hissetse, istese de yakınlaştığında geçmişteki gibi terk edilmekten korkuyordur.
Yani insan kendini sabote ederek hayattan kaçmıyor olabilir.
Hayatın içinde yeniden incitilmekten, yara almaktan kaçıyor olabilir.
Ve bütün bunların sonunda dönüp benzer bir yere geliyoruz.
Kendini sabote etmek bize mantıksız geliyor elbette ama bir sebebi var.
Mantıksız bir davranıştan öte eski bir mantığın Bugünkü hayatına uymayan devamı gibi.
O yüzden kendine kızmadan önce sorular sormak lazım.
Ben kendi hayatımı mı sabote ediyorum?
Yoksa yıllardır beni korkutan, kaygılandıran bir duyguyla, bir durumla karşılaşmamak için kendimi mi koruyorum?
Kendini korumam. Buna ihtiyacımız var hepimizin.
Koruyacağız tabii ki.
Ama geçmişteki koruma yöntemlerini...
Bir çocuğun hayattan o ilk deneyimlerle baş edemedikçe öğrendiği korunma yöntemlerini uygulamaya devam ediyoruz.
Hani başkası da var ya başkası da mümkün ya kendini korumanın yöntemi tek değil ya ya da bazen kabuğumuzdan çıktığımızda alacağımız yara, yiyeceğimiz darbe, yüzleşeceğimiz şey bugünkü
yetişkin halimizi o çocuk kadar incitmez ya.
O yüzden de denemek ve darbelere yaraları açık olarak da bazen düşmeyi de göze almak hazır oldukça önemli.
Bu kadar korumayı nereden öğrendik?
Tabii hikayemizden öğrendik.
Yani çocukluktan öğrendik bakınca.
Ne öğrendik?
Hangi duygularımız yok sayıldı birikti de bu kadar öfkeli olduğumuz halimize geldik?
Ne bileyim hangi heyecanlarımız yarım kaldı ki?
O kaygıyı hayatımızın bir parçası yaptık.
Kimin utancını ya da hangi geçmiş utancı yüklendik ki sürekli kendimizi suçlamaya devam ettik.
Ne bileyim gülümsemelerimiz neredeyse oldu da mutlulukları hak etmediğimizi düşünmeye başladık.
Bu kadar hüznü sırtlanmış gidiyorken bir düşünmek lazım.
İlk ne zaman bu kadar üzüldük?
Ve o üzüntü hayatımızın merkezi oldu.
Kimden öğrendiğimiz sevgisizliğe ilişki dedik ki Aynı ilişkilerin ya da ilişkisizliğin etrafında dönüp dolaşıyoruz.
Başka çaremiz kalmadığını zannedip canımızı acıtanı sevmeyi ve oradan gitmemeyi nasıl ezberledik?
Ya da yalnızlığa sıkışmayı ve kendimizi bu kadar tek başına bırakmayı hangi anıda benimsedik?
Sorgulamak lazım. Çünkü bunlar bizi korumuyor.
Bunlar bizi aynı hapishanede tutuyor.
Hikayemize bakalım. Belki yaramızı evimiz zannet, belki de boşluklarımızı organlarımız gibi benimsedik.
Canımızı öyle yaktılar ki ruhumuzun değerini unuttuk.
Işıltısına kör, varlığına yabancı, iç sesine sağır biri haline geldik.
Sorgulamaktan yürüyemeyen, kırıldığı yerden büyüyemeyen birine dönüştük.
Ne bileyim hayır demedikçe zırhımız daha fazla delindi.
Kendimizi kurtarmaktan vazgeçince...
El uzattığımız her hayatta kendimizi kurtarıcı zannetmeye başladık.
Üstünü örttüğümüz duygularımızı öldürdük zannettik.
Kendimize düşmeyi yasakladık.
Ve sonra ayaklarımız da tutmaz oldu.
Gözyaşlarımızı dökmedik, içimize sıkıştırdık.
Ve sonra gözlerimiz de görmez oldu.
Yok saydığımız her anı birikti, kör düğümleşti ve aklımız tutuldu zamanla.
O kavgaları vermek için...
Kalmaya cesaret edemedik.
Ait hissetmediğimiz o odalardan çıkıp gidemedik belki.
Kızdığımızda yutkunduk.
Utandırdılar yuttuk.
Üzüldüğümüzde hep sustuk.
İnsanları kırmamak için belki insan olduğumuzu unuttuk.
İnsan kendine böyle haksızlık eder mi ya?
Biriktik, taştık, kaynadık, kendi üstümüze döküldük zamanla.
Sevilmek için kendimizi, onaylanmak için benliğimizi, değer görmek için değerimizi bıraktık.
O hikayeye bakmak lazım.
Sonra dönüp bir yanımızdakilere de bakmak lazım.
Onu mu seviyoruz yoksa bizi hatırlattığı yaraları mı?
Ona mı güveniyoruz yoksa onun bizi bir gün sevme umudunu mu?
Onların sözlerinden kendimizi dinlerken kendi sesimizi hiçe mi sayıyoruz?
Onların gözlerinden kendimizi sürekli puanlarken aynamızı çöpe mi atıyoruz?
Onlara kendimizi hiç anlatmıyor muyuz?
Herkesle uzlaşırken kendimizle anlaşabiliyor muyuz peki?
Çıkaramadığımız sesin sebebi kaç eski duyulmamış çığlıktan geliyor?
Atamadığımız adımın durdurucusu hangi kesilmiş hevesimiz?
Elimizi kolumuzu bağlayan ipte hangi koparamadığımız geçmiş bağlar var?
Çıkamayacağını zannettiğimiz hep orada kaldığımız o tipte hangi anıdan kalma ağlar var?
Ara ara yapmak lazım. Alın çocukluğunuzu karşınıza.
Eğilin onun boyuna.
Tutun elinden. Takıldığı düğüme bir yakından el atalım.
Görülmemiş darbelerine göz atalım.
Açık yaralarına yavaş yavaş böyle dikişler atalım.
Çünkü biz onu büyütmezsek hep aynı yaştan kırılacak.
Neden bu kadar korunduğunu anlamazsak kendimizi yaşam boyu sabote etmeye ve bize de bunu yapmalarına izin vermeye devam edeceğiz.
Ve biz...
Konuşmazsak onunla hep aynı yerden yara alacak.
Özümüz o. Belki dilenecek özürlerimiz var.
Belki gönlünü almamız gerekiyor.
Ona gülümsemeyi, ona dinlemeyi, onu en içerden sevmeyi belki yeniden öğrenmemiz gerekiyor.
Yani kendimizi durdurduğumuz yerler tek çaremiz değil büyüdükçe.
Eksiklerimizi toplamak ve toparlanıp ayağa kalkabilmek için oralara bakmamız gerekiyor.
Çünkü hayatımızı biz tamamlıyoruz.
Bizden başka kimse tamamlamıyor.
Bir ömür de geçmiştekileri suçlayarak, kendimize kızarak geçmiyor.
Bu hayatı biz yaşıyoruz.
İlk adımı atınca kendimize yaklaşmaya başlıyoruz.
Yürümekten vazgeçmeden, devam ederek ama fark da ederek.
Öyle herkese affedin falan gibi bir şey değil.
Ama bazen insana da öfke koruyor yani.
Bazı yüzleşmelere ihtiyacımız var kendimizi sabote etmemek için.
Ve bu yüzleşmelerden hazır oldukça kaçmayarak da aslında kendimize neden bunu yaptığımızı hatırlamaya başlıyoruz.
Belki bu duyduklarınız bir şeyler fark ettirir.
Kendimize kızmalar devam ediyor çünkü bazıları ömür boyu kendine tembel diyor, disiplinsiz diyor, iradesiz diyor, şanssız diyor.
Bütün bunlarla beraber suçlayarak da o çocuklukla bahsettiğim temas ya da kendini sabote etmeyi bırakma hali falan olmuyor.
Peki ne yapacağım diye, gerçekten ne yapacağım diye soranlar da vardır.
Belki yıllardır aynı döngünün içindeysem, kendimi yıllardır aynı yerde durduruyorsam bunu nasıl değiştireceğim?
Ben önce şunu söylemek istiyorum hep.
Kendini sabote etmeyi bırakmak, bir sabah uyanıp böyle artık etmiyorum deyip başka biri olarak kalkmak falan değil.
Çünkü bu davranışlar bir haftada oluşmadı hayatımızda.
Ne bileyim anlattığım gibi belki çocukluktan itibaren beslendi.
Belki yıllarca tekrar etti.
Belki bugüne kadar da gerçekten koruduğu yerler oldu.
O yüzden bugün kendine şunu söylemek haksızlık olur.
Yeter artık bir daha yapmayacağım.
Şimdi değiştiriyorum. Kuvvetli motivasyon cümleleri gibi duruyor ama balon.
Çünkü insan özüne bakacak ya önce.
Yavaş yavaş. İnsan böyle değişmiyor.
Çünkü insan emirle değişmiyor.
Komutla başka biri olmuyor.
Siparişle kendine gelemiyor insan.
Kendini anladığında ve anlaşıldığında değişmeye başlıyor.
Bence değişim kendine başka sorular sormakla başlıyor.
Yıllardır kendine ne soruyorsun mesela?
Neden yine böyle yaptım?
Neden böyleyim? Neden düzelemiyorum?
Belki ilk kez başka bir şey sormak gerekiyor.
Bu davranış kendimi sabote ettiğim.
Bu yaptıklarım beni neyden koruyor, nelerden?
Çünkü her davranışın bir niyeti var.
Sağlıklı ya da sağlıksız, işlevsel ya da değil.
Ama her davranışın bir niyeti, bir amacı var.
Belki seni utançtan koruyor, reddedilmekten, başarısız olmaktan.
Başarılı olunca yalnız kalmaktan, belki eleştirilmekten.
Ne bileyim belki eskiden çocukken bir daha yaşamamak için söz verdiğim bir acıdan.
Hatırlamak istemediğin bir zorluktan, yaşamak istemediğin bir yastan, üstüne yapıştırılmış bir etiketi çıkartmanın olası açısından.
İşte bunları anlamadan davranışı değiştirmek zor.
Burada son yıllarda da özellikle çok üstünde durduğum ve özen gösterdiğim bir kavram var.
Öz şefkat. Kendini acımak değil, kendini kayırmak değil.
Kendini ne bileyim hayattaki her şeye karşı böyle bırakıp teslim olmak da değil öz şefkat.
zor zamanlar geçiren bir arkadaşına nasıl davranıyorsan kendine de öyle davranabilmeyi öğrenmek.
En çok kendimizle konuşuyoruz aslında.
Kendimizde de çoğunlukla o hani kendimizi döven o öz şiddet diliyle konuşuyoruz.
Senden bir şey olmaz.
Bak yine bozuyorsun. Yine rezil oldun.
El alem ne diyecek? Bunları zorlanan bir en yakın arkadaşa söyler miydiniz ya?
Ya bilmiyorum. Hani insan böyle acımasız davranmaz insanlara.
Niye kendimize söylüyoruz sürekli?
Carl Rogers diyor ki insan ancak kabul gördüğü yerde gelişebilir.
Bu sadece terapi odası için geçerli değil.
İnsan kendi içinde de kabul gördüğü alanlarda dönüşmeye başlar.
Yani hani şöyle kalıplar var ya ancak kusursuz olursam değerliyim.
Başarılı olursam yeterliyim.
Herkes beni beğenirse iyiyim.
Böyle dediğin sürece her yeni adım yaşamda bir sınava dönüşüyor.
Sürekli sınavda yaşayan bir zihin de bir gün her kötü senaryosunun gerçekleşeceğinden kaygılandığı sınava girmemeye başlıyor, kaçıyor.
İşte kendini sabote etmek bazen tam da bu anlamda.
Mesela kabul ve kararlılık terapisinde şu var.
Sade ama güçlü diyor ki insan acı veren duygularında kaçtıkça hayatı da kaçırır.
Düşünelim biraz bunu.
Kaygılanmamak için başvurmuyorsun.
Üzülmemek için sevmiyorsun.
Hayal kırıklığı yaşamamak için başlamıyorsun.
Eleştirilmemek için görünmüyorsun.
Evet belki daha fazla acı çekiyorsun bunları yapmayarak ama aynı zamanda daha az yaşıyorsun bu hayatı.
Kaygının geçmesini beklemek mi?
Kaygıyla birlikte yürümeyi öğrenmek mi?
Düşünelim. Cesaret korkunun yokluğu değil çünkü.
Cesaret korkuyla beraber hareket edebilir.
Korku olmasaydı cesaret olmazdı ki.
Birbirlerini harekete geçiren tarafları var.
Kendini sabote eden insanlar genellikle şunu bekliyor.
Bir gün korkmayacağım. O günler de gelecek.
Hayır yine korkacaksın.
Belki yine kaygılanacaksın.
Belki yine ertelemek isteyeceksin.
Yine kaçmak isteyeceksin. Ama bu kez o duygular sadece o duygular direksiyonunda olmayacak.
Sen olacaksın. İnsanlar soruyor ya bana.
Peki tamamen geçer mi?
Bilmiyorum ki belki tamamen geçmez.
Ama şunu biliyorum.
Artık kendini tanımaya başlıyorsun bir yerden sonra.
Artık hangi duyguda frene bastığını bilmeye başlıyorsun.
Artık o eski alarmı duyduğunda bunu daha önce de yaşamıştım diyebiliyorsun.
İşte o zaman davranışın kader olmaktan çıkıyor, seçime dönüşüyor.
Ve hayatımızdaki en büyük değişimlerden biri de bu oluyor, yavaş yavaş.
Otomatik yaşamak yerine seçerek yaşamaya başlıyorsun.
Biraz da böylesini deneyeyim diyorsun.
Düşersem de bütün incilerim dökülmez diyorsun.
İnsan değişmeye kendini zorladığında başlamıyor.
Kendini duymaya başladığında başlıyor.
Ve yıllardır düşmanın zannettiğin tarafın seni hayatta tutmaya çalışan çok yorulmuş bir parçan olduğunu fark etmeye başlıyorsun.
Alarm. Belki yöntemi yanlış.
Belki artık sana zarar veriyor.
Ama yıllarca da bildiğim buydu ki geçip giden günlere üzülecek halimiz yok.
Ama şimdi ilk kez farklısını da öğrenmeye başlıyorsun.
Bir deneyeyim, bir bakayım.
O koltuğun arkasına saklanan çocuk bir elini çıkartsın.
Başta titreye titreye belki.
Ne bileyim sevilmekten çok korkan o taraf bu kez bir denesin, bir baksın.
Bugüne kadar kendimi yalnızlıkla korudum.
O kendini var edebilecek işlere...
ne bileyim organizasyonlara başvurmayan tarafım bir ortaya çıksın.
Belki daha temkinli ama bazı riskleri de alarak.
Çünkü alamadığımda 10 yaşındaydım.
Şimdi 30. Başka türlülerini de öğrendim hayattan yani.
O bahsettiğim fren var ya belki bugün o freni tamamen bırakamayacaksınız.
Ama artık onun varlığını biliyorsunuz.
Otomatikleşmesin. Ne zaman neyden korumak için devreye girdiğini biliyorsunuz.
Neden çekildiğini biraz daha anlıyorsunuz belki.
Yaşamın bu yerinde belki bu konuştuklarımızla da beraber.
İşte dönüşüm öyle başlıyor.
Bir anda hızlanarak değil.
Ayağının neden frende olduğunu fark ederek ve yavaş yavaş çekerek.
Ama o frenin orada olduğunu da bilerek.
İnsan dönüşüm aşamalarından geçiyor.
Önce duyuyor. Bende bir şeyler yanlış gidiyor kendimi hep aynı şekilde sabote ediyorum diyor.
İnsan farkındalıkla duymasa da bedeni hatırlatıyor.
Sıkıştırılmış sindirilmemiş anılar mide problemleri olarak çıkıyor ya.
Bir türlü bırakamadığımız yükler omuzlarımızı sırtımızı ağrıtıyor ya yaşam içerisinde.
Ne bileyim kendimizden çıkartıp atamadığımız duygular bazen bağırsak problemi oluyor ya.
Kas hastalıklarının altında tıbbi sebepler kadar.
Hani o kendimizi hareketsiz bıraktığımız durumlarda var ya.
Beden hatırlatıyor.
Sabote etme artık kendini diyor.
Farkındalıklar bazen bağlantıyı kurdurtuyor.
Bugün sınır koymuyorum.
Yine kendime aynısını yapıyorum.
Çünkü geçmişte bizim evde sınır hiç yoktu.
Ya da ne zaman hayır desek canımız yanar diye hatırlatıyor.
Ne bileyim eylem planları yapıyoruz bazen.
Belki... İçimiz istiyor dünyayı görmek, başka mahalleler, sokaklar keşfetmek.
Ama hareket planını küçük yapın olur mu?
Önce mahallenizi gezerek başlayın.
Çünkü kendini sabote eden insan bir anda çağlayamıyor, adım adım gidiyor.
Temas ediyoruz sonra, evet bu tarafım da varmış diyoruz bazen.
Çuvalladığımız da oluyor.
Ama insan ihtiyaçlarına ancak kendini koruduğu alandan çıkarak da ulaşmaya başlıyor.
Fark etmeliyiz. Bir zamanlar bizi koruyan bir sistemin bugün hala görevde olduğunu ama yetişkin halimizde de her zaman bu kadar sıkı sıkıya korunmaya ihtiyacımız olmadı.
Belki de artık o sisteme teşekkür etmenin ve biraz dinlenmesine izin vermenin zamanı gelmiş olabilir.
Çünkü hiçbirimiz gibi sen de hayatta kalmaya çalıştığın günlerden hayatı yaşamaya çalıştığın günlere Geçmek için
durmak zorunda değilsin.
Anlamak bizi harekete geçirecek çünkü.
Ve bence psikolojik dayanıklılık tam da buralarda.
Kendi beklentilerimize, hayatla ilgili ihtiyaçlarımızı başka türlü karşılayamıyoruz.
Bitirirken bir yazım vardı daha önce dertleşmiştim sizinle.
Kendini sabote etmeyi bıraktığında şunları fark ediyorsun.
Bu dünyaya beklenti olmaya gelmediğini fark ediyorsun.
Hatırlayalım mı o küçük dertleşmeyi?
Şöyle demiştim. Ben ben gibiyim.
Benim kadar güçlü, benim kadar zayıf.
Yolumdan gide gele kendime ulaştım.
Mutluluğum, hüznüm ben yaptı benim.
Konuşurken ve susarken yüzümde bana ait izler var.
Öfkem sınırlarımı korudu.
Bana has bir üzüntüm var.
Kolay olmadı ama o büyüttü beni.
Benden bir tane daha yok.
Elimden gelenle, aklımdan geçenle, hayatımdan kalanla...
Ben benim. O şarkıyı bir kere daha dinleyeyim diye işe geç kalmayı göze alışımla benim ben.
Sabah erken kalkacakken o gün gece kendime bir kahve daha yapışımla kendim.
Bazen olmadık bir yerde gülme krizine yakalanırım mesela.
Senin için en doğru yol bu derler de bazen hareketsiz kalırım.
Çoğunlukla da hayal kurarım.
Kurulan hayallerden yaptığım yollar da, kırılan hayallerden döndüğüm yollar da kendime çıkar benim.
Hiç beklenmedik bir anda sıkı sıkı sarılan da oldu bana.
En çok ihtiyaç duyduğum zaman da yüzüme bakmayan da.
Bana iyi gelmeyeni görmeyi, benim olmayan yollardan dönmeyi, kendime şefkat vermeyi öğrendim bütün bunlarla.
Kırıldım yapıştırdım, dağıldım toparladım, eksildim toparlandım, eskidim yenilendim.
Ben olmayı böyle öğrendim.
Ben bu dünyaya beklenti olmaya gelmedim.
Başkası olmaya, ezberlere uymaya, hep aynı şarkıyı duymaya gelmedim.
Hep yük taşımaya, öylesine yaşamaya, hızlıca olup bitmeye, hep idare etmeye gelmedim.
Benim bir yolum var.
Kimine manzaralı, kimine sevimsiz.
Gerçeğiyle yüzleşince bazen yoran, hayali hep güzel olan o yol.
Yürüdükçe geçmişimi dönüştüren, geleceğimi değiştiren o yol.
O yoldan yürüyorum ben.
Yolum açık olsun. Yolumuz açık olsun.
Bugüne kadar kendinizi sabote ettiğiniz anılar içinde canınız sağ olsun.
Ama korunma sistemini anladığınız yerden kendiniz olacağınız yol, açacağınız yollar da açık olsun.
Buluşacağız yeni bir bölümde.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
