
Uzman Psikolog Gökhan Çınar’la Psikolojik Dayanıklılık Serisi'nin yeni bölümü şimdi yayında! Gökhan Çınar; kaygıyı yenilmesi gereken bir düşman değil, anlaşılması gereken insani bir duygu olarak masaya yatırmak, geleceği kontrol etmeye çalışırken aslında geçmişteki çaresizliklerimizin tekrarından kaçındığımızı fark etmek, "nefessiz kalmış bir heyecan" olan kaygının hayatımızı sıkıştırmasına izin vermemek, kaçınmaların tuzağına düşmeden belirsizlikle yaşayabilme kapasitemizi büyütmek ve kaygısız bir hayatın peşinde koşmak yerine kaygıya rağmen dolu dolu yaşayabilmek üzere bizlerle dertleşiyor.
Doğru uzmanı bulmak artık zor değil. Yapay zeka seni dinliyor, sana en uygun desteği buluyor — online veya yüz yüze, anında randevunu oluştur. Sen sadece başlıyorsun.
👉 Hemen eşleş: planda.org
00:00 Giriş: Kaygıdan Kaçınma Döngüsü
01:03 Kaygıyı Düşman Değil, Bir Duygu Olarak Anlamak
03:28 Kaygı Zamanı Nasıl Değiştirir?
05:42 Gestalt Yaklaşımı: Kaygı Nefessiz Kalmış Heyecandır
07:07 Bedenin Alarmı ve Zihnin Yazdığı Senaryolar
08:39 Geleceği Kontrol Etmek mi, Geçmişten Kaçmak mı?
10:04 Meslektaşlara Sesleniş & Planda Desteği
11:41 Bizi En Çok Kaygılandıran Şeyler ve Gerçek Anlamları
15:01 Herkesin Kaygısı Neden Biriciktir?
18:02 Varoluşçu Psikoloji: Kaygı İnsan Olmanın Bedelidir
23:01 BDT Perspektifi: Kaçınma Tuzağı ve Hayatın Sıkışması
25:42 Kaygının Kökleri: Epigenetik, Bağlanma ve Çocukluk
34:16 Kaygıyla Yaşayabilme Sanatı ve Küçük Adımlar
39:19 Klinik Kaygı Bozuklukları ve Profesyonel Destek
Gökhan Çınar Sosyal Medya Adresleri
Bu bölüm "Planda" hakkında reklam içerir.
#gökhançınar #kaygı #psikolojikdayanıklılık
Transkript
Kaygı bir şeyden kaçmanı söyler.
Sen kaçarsın. O anda rahatlarsın.
Zihin bunu öğrenir.
Demek ki kaçmak işe yarıyor der.
Bir dahaki sefere daha erken kaçarsın.
Sonra daha erken.
Sonra daha da erken. Ve bir gün fark edersin ki seni artık kaygıların da yönetmemeye başlamış.
Kaygıdan kaçınmaların yönetmeye başlamış.
İnsan... Böyle bir korkuyla da yaşamamaya başlar.
Yaşamadığı için, hep kaçındığı için daha çok kaygılanır.
Bu yüzden kaygının en büyük tuzaklarından biri de şu.
Sana sürekli hatırlatarak senden hep bir güvenlik ister.
Ama karşılığında da senden bir nevi hayatını ister.
Ve çoğu zaman bunu sessizce yapar.
Ve gün dönüp baktığında anlarsın.
Uzun zamandır yaşamıyorsundur.
Sadece başına kötü bir şey gelmemesi için uğraşıp duruyorsundur.
Plan da yanında. Şimdi uygulamayı indir.
Yapay zeka desteğiyle sana en uygun psikoloğu bul.
Üstelik ister online ister yüz yüze.
Selamlar hepinize.
Psikolojik Dayanıklılık serisinin bu bölümünde sizinle kaygıyı konuşacağız.
Konuşacağız. Kaygının karanlıkta bırakan tarafa bir yana bu aydınlıkta konuşacağız birlikte.
Kaygının insanı hızlandıran, telaşlandıran, geren sesi gibi değil de...
Sakin sakin konuşacağız bugün kaygıyı.
Kaygının yalnızlığının içinden değil de hep birlikte, bugün burada kaç kişiysek beraber, ortaklıklarımızdan konuşacağız.
Kaygının kötü gelecek senaryoları gibi değil de, geçmişi, şimdisi ve olasılıklarıyla onu anlamaya çalışacağız daha fazla.
Nefes ala ala, anlaya anlaya ve dertleşe dertleşe konuşacağız bugün de.
Bugün kaygıyı konuşmanın günü.
Onu yenmeye çalışmayacağız.
Ondan kurtulmaya da çalışmayacağız.
Önce onu tanımaya çalışacağız.
Çünkü insan tanımadığı bir duyguyla sadece mücadele eder.
Anladığı bir duyguyla ise ilişki kurabilir ve onunla ne yapacağına da bakabilir.
Biliyorsunuz hep söylüyorum. Olumsuz duygu yok.
Her duygunun hayatımızda bir anlamı var.
Üzüntünün, korkunun, öfkenin, zorlukların, hayal kırıklıklarının, utancın.
Tabii ki zorluyorlar bizi.
Ama onların hepsi hayatımızda iyi ki var.
Olmasalardı bütünüyle bir insan olamayacaktık ve duygusal olarak bitkisel hayatta olacaktık.
Kaygı da bunlardan bir tanesi.
Bir anlamı var. Ve bence kaygı en çok yanlış tanıdığımız duygulardan biri.
Çünkü çoğumuz kaygıyı o sıkışık, o kötü hissetme hali sanıyoruz sadece.
İçimizin daralması.
Zihnimizin bazı felaketlere kapılıp gitmesi, kalbimizin hızlı çarpması mesela.
Ne bileyim bazılarımız için gece bir türlü uyuyamamak.
Ya da gecenin bir yarısında uyanıp bir daha uyuyamamak.
Sürekli düşünmek hali.
Düşünmemek için bazılarımızda sürekli yemek ya da içmek.
Bazen korunmak için kapanmak, yalnızlaşmak, kaygıyla beraber geri çekilmek.
Oysa bunlar kaygının birebir kendisi değil.
Kaygının bizde yaşattıkları, bize bıraktığı izler.
Kaygıyı anlamak istiyorsak önce şunu konuşmamız gerekiyor galiba.
Kaygı bize ne yapıyor?
Daha doğrusu kaygı şimdi bize ne yapıyor?
Çünkü kaygının önemli bir tarafı burada.
Kaygı zamanı değiştiriyor.
Sizi bulunduğunuz andan alıyor.
Henüz yaşanmamış bir geleceğin içine bırakıyor.
Dikkat edin. Mesela evdesiniz.
Ama zihniniz yarınki toplantıda.
Telefon çalmıyor o sırada ama bir anda içiniz sıkılıyor.
Bir şey mi oldu diye düşünmeye başlıyorsunuz.
Ya da bir telefon çalıyor bir anda içiniz daralıyor.
Kesin bir şey oldu diye düşünmeye, endişelenmeye başlıyorsunuz.
Ne bileyim çocuğunuz okuldan 5 dakika geç çıkıyor.
Zihniniz çoktan hastaneye kadar gidiyor.
Doktor size sadece birkaç tahlil istiyor bazen sizden.
Çoktan en kötü yaşam senaryosunu yazmış oluyorsunuz.
Henüz hiçbir şey olmuyor. Ama bedeniniz olmuş gibi tepki veriyor.
Kalp hızlanıyor. Nefes değişiyor.
Mide düğümleniyor. Sanki aslında bütün sistemle beraber bedende şöyle diyor.
Tehlike var. Oysa ortada çoğunlukla gerçek bir tehlike yok.
Bir ihtimal var. Onlarca yaşam içerisindeki ihtimalden sadece biri.
Sizin için en kötüsü sizi alıp götürüyor o anda.
Ve kaygının en yorucu taraflarından biri de bu.
İhtimalleri kesinleşmiş gerçeklikler gibi yaşatabiliyor bize.
Bazen insanlar bana şunu söylüyor.
Hocam ben çok düşünüyorum.
Hep düşünüyorum.
Aslında mesele sadece düşünmek değil.
Çünkü hepimiz düşünüyoruz.
Mesele düşüncelerin tüm yaşamı, bütün sıkışıklığıyla yönetmeye başlama hali.
Bedeni de. yönetmeye başlama hali.
Zihin bir senaryo yazıyor.
Kaygı bir duygu olarak o senaryoyu içimize dolduruyor.
Ve beden de o senaryoya inanmaya başlayıp tepkiler vermeye başlıyor.
Ve sonra insan henüz yaşanmamış bir olayı tam olarak yaşamaya başlıyor zihninde, duygusunda, bedeninde.
Belki de bu yüzden kaygı yalnızca zihinsel bir mesele gibi anlatılsa da öyle değil.
Bütün organizmanın yaşadığı bir deneyim hali olmaya başlıyor.
Bir geç dalt yaklaşımına, benim de bir parçası olduğum geç dalt yaklaşımına uğrayalım yine.
Fritz Perls'ün kısa ama derin bir cümlesi var.
Diyor ki kaygı nefessiz kalmış heyecandır.
İlk duyduğumda ben de düşündüm bunun üstüne.
Neden nefessiz kalmış heyecan?
Çünkü heyecanla kaygı aslında birbirine benzer.
İkisinde de kalp hızlanır, beden hareketlenir, enerji yükselir.
Ama bir yerde yolları ayrılır.
Heyecanın içinde harekete geçme vardır.
Kaygıda ise sıkışma.
Heyecan bizi hissettirdikleriyle yaşamın içine doğru iter.
Kaygı ise yaşamın kıyısında telaş halinde bekletir.
Heyecan nefes alır yani.
Kaygı ise nefesi tutar.
Kaygıda insan nefesi almıyormuş gibi hissettiğini söyler, yaşar.
Sığ sanki kesik kesik göğsünün üst kısmından.
Bazen farkında bile olmadan nefesini tutarak.
Çünkü kaygı diyorum ya sadece zihinde olmuyor.
Bedenimiz de onu yaşıyor.
Hatta bazen bedenimiz zihnimizden önce yaşıyor otomatikleştiyse.
O göğsümüzdeki sıkışma başlıyor.
Sonra zihnimiz dönüp bunun nedenini arıyor.
İnsan bazen şöyle sanıyor.
Önce düşündüm sonra kaygılandım.
Her zaman böyle olmuyor.
Bazen önce beden alarm veriyor, zihin daha sonra bu alarma bir öykü yazmaya başlıyor.
Mesela bir durum bir insan için heyecan, başka biri için panik olabiliyor.
Beck diyor ki insan çoğu zaman yaşadığı olaydan değil, o olaya verdiği anlamdan etkilenir.
Mesela kaygının bir türünde kalbi hızlanan biri kalp krizi geçiriyorum diye düşünür.
Kişinin başı döner, bütün kontrolü kaybediyorum der.
İçi sıkılır, deliriyorum galiba.
Yani bazen en çok yoran şey kaygının kendisi değil, kaygıyı yorumlama biçimimiz oluyor yaşamın içerisinde.
Şunu biliyoruz diye düşünüyorum.
Kaygı aslında gelecekle ilgili gözüküyor ama gelecekle ilgili değil.
Kaygı insanın gelecekle kurduğu ilişkinin adı.
Bu ilişkinin kökleri de aslında geçmişte oluşuyor.
Ve bu ilişki sağlıklı olduğunda bize hazırlanmayı öğretiyor deneyimlere.
Sağlıksız olduğunda ise, Yaşamayı unutturun.
İkisi arasında fark var. Çünkü kaygının amacı bizi durdurmak değil.
Bizi uyarmak. Tıpkı evdeki duman dedektörleri gibi düşünün.
Gerçekten yangın varsa hayat kurtarıyor.
Ama her gün durmadan çalmaya başlarsa bir süre sonra artık o evde yaşayamaz hale gelmeye başlıyoruz.
Sorun da burada başlıyor.
Kaygının sesini duyurması değil.
Sesinin hiç susmaması hali.
Belki bu yüzden bugün kendimize Bu soruyu da sormamız gerekiyor.
Ben gerçekten tehlikelerle mi yaşıyorum yoksa tehlike ihtimalleriyle mi?
Çünkü ikisi birbirine benziyor ama insanın hayatını bambaşka yere götürülebilir sorular.
Şunun altını tekrar çizelim.
Kaygı gelecekten korkmak değildir.
Geleceği kontrol ederek geçmişteki çaresizliği bir daha yaşamamaya çalışmaktır.
Biz bu kaygıları durup dururken edinmedik.
Bir şeyler oldu, bir şeyler yaşandı.
Bir şeyleri sıkıştırdık, bir şeyleri bastırdık.
Yaşamla ilgili söylenmemiş sözler, çıkmamış öfkeler, tamamlanmamış işler.
Bize yapılan ama bizim onlarla alışmaya çalıştığımız bütün o sıkıntılar, zorluklar, maruz kaldıklarımız.
Bugünün kaygısı.
Siz geleceği kontrol etmeye çalışmıyorsunuz aslında.
Geçmişte yaşadığınız bir çaresizliğin...
tekrar etmesini engellemeye çalışıyorsunuz.
Sadece biçim değişiyor, belki çok büyük bir acı kaygıya dönüşüyor.
Belki bastırılmış bir öfke kaygı olarak çıkıyor.
İzin verilmemiş bir utanç kaygı olarak çıkıyor.
Hak edilmemiş bir mutluluk kaygı olarak çıkıyor.
Senaryo olarak çıkıyor.
Kontrol etmeye çalıştığımız şey gelecek gibi görünse de aslında bizi yöneten çoğu zaman Hatırladığımız ya da sadece duygusunu hatırladığımız
hatta bazen unuttuk zannettiğimiz geçmiş ve geçmişin parçaları.
Kaygıyı konuştuğumuz bu psikolojik dayanıklılık bölümünde meslektaşlarıma da bir seslenmek için kısa bir ara vereceğim.
Hem de bir nefes olsun hepimize.
Elbette bizim de mesleki kaygılarımız var.
Elbet biz psikologların da yaşam içerisinde kendi mesleğimizi şekillendirirken doğru yol arkadaşlarına ihtiyacımız var.
Sevgili meslektaşlarım, plandayı muhtemelen duydunuz sizlerde.
Bugün biraz da plandayı neyin güvenilir kıldığından bahsetmek istiyorum size.
Plandanın eşleşme modeli danışan ihtiyacını gerçekten değerlendiriyor.
Beklentisini... paylaştığı terapi geçmişini dikkate alıyor ve size bu değerlendirmeye göre bir yönlendirme yapıyor.
Yani karşınıza çıkan kişi rastgele biri değil.
Yaklaşımınıza, uzmanlık alanınıza gerçekten uyan biri.
Bu da hem sizin için hem danışan için önemli bir şey demek.
Daha sağlıklı, daha sürdürülebilir bir teröpetik ilişkinin temeli.
İster online, ister yüz yüze çalışmayı tercih edin.
Planda bunu...
aslında tüm sistemine yansıtıyor.
Size uygun danışan sizin çalışma biçiminize göre yönlendiriliyor.
Profilinizde zamanla biriken gerçek danışan yorumları da bir geçmiş oluşturuyor.
Sizin adınıza konuşan bir geçmiş.
Yeni bir danışan sizi seçerken yalnızca söylediklerinize değil sizinle çalışmış kişilerin deneyimine de bakabiliyor.
Bunun yanında randevunuz, takviminiz, ücret takibiniz düzenli şekilde işliyor.
Takviminiz boş kalmasın diye ayrı bir enerji harcamanıza da gerek kalmıyor.
Planda'yı güvenilir kılan tam olarak bu.
Rastgele değil, özenli kurulmuş bir sistem.
Henüz aramızda değilseniz üye olup Planda'da profilinizi oluşturmanın tam zamanı olabilir.
Bir durup düşünelim. Ben kaygı bozukluklarından bahsetmiyorum.
Onlar gerçekten profesyonel destek gerektiriyor ama o sürekli kaygılı olma halimizi bir düşünelim.
Hayatınızda sizi en çok...
Kaygılandıran şey ne?
Herkesin başka başkadır ya.
Mesela başarısız olmak mı?
Hastalanmak mı? Sevdiklerimizi kaybetmek mi?
Ne bileyim bazılarımız yalnız kalmaktan kaygılanır durumdur.
İşimizi kaybetmek mi?
İnsanlara rezil olmak mı?
Diğerlerine güçsüz görünmek mi mesela?
Yaşlanmak ve elden ayaktan düşmek mi?
Ya da ölmek mi? En çok kaygılandıran ne?
Belki birden fazladır.
Şimdi bu kaygılara biraz bakalım.
En azından biraz atlarını anlamaya çalışalım.
Tanıdık gelenleri alın lütfen.
Başarısız olmaktan korkan biri gerçekten başarısızlıktan mı korkuyor?
Yoksa başarısız olursa geçmişten de hatırladığı o değersizlik hissini yeniden ve kuvvetli hissedeceği için mi?
Sevdiğini kaybetmekten ya da onların başına bir şey gelmesinden kaygılanıp duran biri.
Elbette hepimiz için...
Çok zor çok sevgi bağ kurmak, kaybetmekten korkmak var ama sürekli bunu yaşıyorsak.
Sadece kaybetmekten mi korkuyoruz yoksa o kaybın içinde yaşayacağımız yalnızlıktan mı?
Ya da o sevdiklerimizle yaşayamadıklarımızın, tadını çıkartamadıklarımızın, söyleyemediklerimizin, hakkını veremediklerimizin o ilişkinin sızısından mı korkuyoruz?
Başka bir örneğe gidelim.
İnsanların sürekli onu eleştirmesinden korkan biri.
Ne eleştiri var?
Herkes de konuşuyor. Gerçekten eleştiriden mi korkuyor?
Yoksa eleştirildiğinde kendi gözündeki değerinin geçmişteki gibi yeniden kaybedilmesinden mi?
Ya da ne bileyim, rezil olma kaygısını sürekli yaşayan biri.
Varoluşsal utancını aslında hatırlamaktan korkuyor olabilir yaşamda.
Utanç geçmişine. Sürekli hastalanmaktan korkan birinin kendini ihmal etme ya da kendine zarar verme geçmişini de belki biliyor olması gerekir.
Sürekli yalnız kalmaktan kaçınan birinin kendine vermeyi öğrenemediği destek sistemini görmesi önemlidir.
Kaygı hesaplanıp kalmak değil sadece.
Sürekli ölümü düşünen birinin yaşanmamış hayatının anlamını, yaşayamadığı günlerin, dönemlerin derdini de anlaması gerekir.
Bazen ben ölmekten korkuyorum diyen birinin temelindeki cümle şudur.
Ben yaşayamadan ölmekten korkuyorum.
Bunları anlamadan kaygıyı pek konuşamayız.
Kaygının konusu değişiyor hepimizde.
Ama özü çok az değişiyor.
Çünkü kaygı çoğu zaman olayla ilgili değil.
O olayın bizim içimizde dokunduğu yerle ilgili.
Mesela psikolojik olarak baktığımızda, kuramlara baktığımızda, psikodinamik yaklaşım da bunu bir yeniyle söylüyor.
Bugün yaşadığımız her duygu bugüne ait değildir.
Geçmişten bugüne taşınır diyor.
Bugünkü ilişkiye taşınır, bugünkü işe, bugünkü bedene, bugünkü evliliğe, bugünkü ebeveynliğe, bugünkü yalnızlığa.
Ve biz bazen bugünkü insanlara eski yaralarımızla bakarız.
İşte bu yüzden aynı olay iki insanda...
bambaşka duygular ya da illa kaygı yaratacaksa bambaşka kaygılar yaratabilir.
Bakalım, deneyimler çünkü benzer.
İki kişi aynı uçağa biner, biri manzarayı seyreder, diğeri bütün yolculuk boyunca düşeceğini ve öleceğini düşünür.
İki kişi benzer bir sunuma çıkar, biri bir tatlı heyecanlanır, hatta o heyecan onu o sunumda harekete geçirir, diğeri günler öncesinden uyuyamayarak sunumu kafasında kaygıyla döndürüp durmuştur
zaten. İki kişi zor bir deneyim hayatını, bir kayıp deneyimi.
Ayrılık yaşar o dönemde.
İki kişi de ayrılmıştır. Biri bittiğine üzülür.
Ki sağlıklıdır yani hani her kaybın bir üzüntüsü yaşanır.
Diğeri ise hayatının tamamen bittiğine inanabilir.
Yani mesele sadece yaşanan olaylar değil.
O olayı yaşayan, geçmişimizde saklı deneyimlerimiz ve biricikliğimiz.
Ve bu sadece bugünden oluşmuyor elbette.
Hepimizin anıları var.
Beden hafızası var. Geçmiş ilişkileri var.
Hatırladıkları var. Hatırlamamaya çalıştıkları var.
Unuttuğunu sandıkları var.
Yani hepimizin hikayesinde bir yerler var.
O yüzden de bir parçası olduğum geçtahat yaklaşımı bana hep çok insani gelir.
Çünkü kaygı halinde de diğer durumlarda da insana neyin var diye sormayız.
Şu anda sana ne oluyor deriz farklıdır.
Bu iki soru aynı değildir.
Neyin var bir problem arar.
Şu anda sana ne oluyor?
Bir yaşantıyı merak eder.
Kaygı yaşayan insan bir süre sonra kurtulmak için çoğu zaman zihnine odaklanır.
Bu sonraki aşamadır. Artık düşünmemem lazım.
Olumsuz düşünmeyerek baş edeceğim.
Bir yol bulup atlatacağım burayı.
Ama beden o sırada konuşur.
Omuzlar yukarıdadır. Çene sıkıdır.
Mide sıkışıktır. Nefes yarımdır.
İnsan kendini tutuyordur.
Belki de bu yüzden Peirce kaygı nefessiz kalmış heyecandır der.
Çünkü... İnsan hareket etmek ister aslında organizma.
Ama zihin onu durdurur.
Bir yanımız yaşamak ister, bir yanımız sürekli kaygıya güvence ister.
Bazen olur ya, bir yanımıza aşık olmak ister, diğer yanımız kırılmaktan o kadar kaygılanır ki kendi enerjisini durdurur.
Bir yanımız yeni bir işe başlamak ister, diğer yanımız başarısız olmamak için kaygılanır durur.
Bir yanımız bir konuyu konuşmak ister, Diğer yanımız geçmişten beri bildiği alışkanlıklarıyla yanlış anlaşılmaktan çok kaygılanır.
Ve insan bazen bu iki tarafın arasında öyle uzun süre kalır ki hayatı yaşamaktan çok sürekli ihtimalleri yönetmeye çalışır.
Rollo May der ki kaygı insan olmanın bedelidir.
Burayı da bir yere alalım.
Çünkü seçim yaptığımız her yerde aslında yaşamda belirsizlik vardır.
Sevdiğimiz her yerde kaybetme ihtimali vardır.
Yeni bir başlangıç yaptığımız her yerde başarısız olma ihtimali vardır.
Hayat bize geleceğin garantisini vermez.
Belki de bu yüzden kaygıyı tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak biraz insani bir tarafımızı da ortadan kaldırmaya çalışmak gibidir.
Biliyorsunuz değil mi? Sağlıklı kaygı da var.
Kaygı bizim köklerimizde var.
Genetik, epigenetik birçok yerde var bakınca.
Aktarılıyor da bize. Ama bir bebeğe baktığınızda onu kaygılı görmezsiniz.
Bebeği utanmış görürsünüz.
Bebeği mutlu görürsünüz.
Ne bileyim bebeği üzgün görürsünüz, şaşkın görürsünüz.
Mesela ana duygulardan bahsediyorsak yaşam içerisinde.
Ama kaygılı görmezsiniz.
Kaygı geçmişten bize aktarılır evet.
Ama diğer taraftan hayattaki tetiklenmelerle beraber bir çocuk büyürken kaygılanmayı öğrenir.
O kaygıyı nasıl yöneticiye ile ilgili destek alamayan çocuk, ailenin çevrenin kaygısı üstüne boca edilen çocuk, yaşam içerisinde bu sefer yaşayamadığı bazı
duygular yerine de kaygıyla beraber yaşamaya alışmaya başlar.
Bu zorlu, varoluş halini almış kaygı bakınca.
Bazen kaygı bozukluklarında, bazen sürekli her şeye kaygıyla yaklaşanlarda görüyoruz.
Sağlıklı kaygı başka bir şey.
İhtimaller, olasılıklar, belirsizlikler var.
Ve bunların içinde sağlıklı kaygıyla önlemler alıyoruz.
Ama alabildiğimiz kadar.
Bütün hayatın iplerini sıkı sıkı tutamayız.
Yani belirsizliğe karşı elimizden geleni yapmamızı sağlayan şey, sağlıklı kaygı dediğimiz yer.
Mesela düğünümüz var.
Özel bir gün bizim için.
Hafızamızda da güzel kalsın istiyoruz.
İnsanların orada nasıl hissedeceği, hepsini kontrol edemeyiz ama en azından nasıl bir hissetme düzeni kuracağımız, neler yenileceği, nasıl eğlenileceği, sıralama, seramani bunlarla ilgili olarak aslında
içimizdeki o sağlıklı kaygı düzeyi bize hazırlıklar yaptırtır.
Ama gecenin her anını kontrol etmek isteyen bir gelin, bir damat ya da o aile büyük ihtimalle...
Gece içerisinde o en mutlu denilebilecek günlerden birinin tadını çıkartan bulmaya başlar.
Sağlıklı kaygının sağlıksız haline geçişi gibi aslında.
Ya da ne bileyim düğün gibi böyle neşeli bir örnek verdim ama sağlıklı kaygı ne yaptırır bize?
Yola çıkacağız, uzun yol yapacağız mesela.
E düşündürtür olasılıkları, senaryoları.
Hayatımızda. İşte benzinin bu kadar olmalı.
Yol boyunca şöyle bir su stoğuna ihtiyacım olabilir.
Ya da yol boyunca şu risklere karşı şu önlemleri alabilirim.
Arabamı bakıma götürebilirim.
Neyse bir sürü şey.
Bütün bunları sağlıklı kaygının varlığıyla yaparız.
Önlemleri aldırtır bizi.
Ama yolda yol almazsak sürekli o mu oldu böyle mi oldu şimdi şu mu olacak şu kaza olabilir mi başımıza ne gelecek diye düşündüğümüz hal artık bizi yolda tutmaz.
Sürekli bir kaza, bir felaket ya da bir aksilik ihtimalinde tutar.
Aslında aralarındaki fark bu.
Temelde mesele kaygının olup olmaması da değil.
Hayatımızın direksiyonunda kimin olduğu.
Kaygımız mı orada? O mu kontrol edip yönetiyor, sürüyor?
Yoksa bütünümüz mü devrede?
Bütünde her yönümüz, her duygumuz, her ihtimalimiz vardır çünkü.
Yani... Bütünümüze eğer güvenirsek bazen korkumuz, bazen öfkemiz, bazen neşemiz, bazen üzüntümüz, bazen kaygımız, bazen heyecanımız devreye girer.
Ve dışarıdan aldığımız sinyalleri doğru okuyarak aslında o duyguyla bir ihtiyacı karşılarız biz.
Bazen bir önlem alırız, bazen ise teslim oluruz yaşamın içerisine.
Bazen kontrol ederiz, bazen akışa bırakırız.
Bütünün parçaları direksiyonda yer değiştirirler.
Vaktimizde sağlıklı da budur.
Ama kaygı sadece direksiyona geçiyorsa insan hayatta küçülmeye başlar.
Yol sıkışmaya, sıkıcılaşmaya, bitmemeye başlar.
İnsan gitmemeye, devam etmemeye başlar.
Denememeye, konuşmamaya.
Bazen kaygılandığı için ne bileyim kimseye güvenmemeye, sevmemeye, risk almamaya başlar hayatın içerisinde.
İnsan sürekli kontrolle yaşayabilir mi?
Kaygının kontrolündeki bir kontrolle.
İnsan kendini bu kadar yoğun bir kontrolle korudukça yaşam alanı sıkışır.
Tam burada BDT'nin bilissel davranış terapinin aslında yıllardır da anlattığı bir döngüye geliyoruz.
Kaygı bir şeyden kaçmanı söyler.
Sen kaçarsın. O anda rahatlarsın.
Zihin bunu öğrenir.
Demek ki kaçmak işe yarıyor der.
Bir dahaki sefere daha erken kaçarsın.
Sonra daha erken.
Sonra daha da erken. Ve bir gün fark edersin ki seni artık kaygıların da yönetmemeye başlamış.
Kaygıdan kaçınmaların yönetmeye başlamış.
İnsan öyle bir korkuyla da yaşamamaya başlar.
Yaşamadığı için, hep kaçındığı için daha çok kaygılanır.
Bu yüzden kaygının en büyük tuzaklarından biri de şu.
Sana sürekli hatırlatarak senden hep bir güvenlik ister.
Ama karşılığında da senden bir nevi hayatını ister.
Ve çoğu zaman bunu sessizce yapar.
Bir gün dönüp baktığında anlarsın.
Uzun zamandır yaşamıyorsundur.
Sadece başına kötü bir şey gelmemesi için uğraşıp duruyorsundur.
Oralarda kendimize sormaya başladığımız soru değişir.
Soru nasıl daha az kaygılanırım değil.
Hemen değil. Kaygımın yönetmediği bir hayatı ama kaygımın da sağlıklı boyutta olduğu bir hayatı nasıl kurarım?
Hani ben böyle çünkü kaygı konuşmaya başlar.
Kaygı direksiyona geçer. Kaygı ele geçirir diyorum ama.
Kaygı da bizim kurtulmamız gereken değil.
Anlayıp dönüştürmemiz gereken bir tarafımız ya.
Bilmiyorum siz de neden ben diye soruyor musunuz?
Neden ben? Neden ben?
Hayatta zorlanıldığı ilk sorulan sorulardan biridir.
Ama aslında mesele neden değil nasıl?
Çünkü nasıl sorusunun içinde anlamına bakıyor oluruz biz.
Şimdiye kadar aslında şunu konuştuk.
Kaygının. zorlu olsa da olumsuz bir duygu olmadığını konuştuk.
Hatta bazen bizi hazırladığını konuştuk.
Ama bazen de henüz yaşanmamış bir geleceğin bugünkü hayatımızı işgal ettiğini konuştuk.
Ve çoğu zaman geleceği kontrol etmeye çalışırken aslında geçmişte yaşadığımız bir çaresizliğin yeniden yaşanmasını engellenmeye çalıştığımızı konuştuk.
Peki insan nasıl böyle olur?
Nasıl bazı insanlar belirsizliğin içinde yol alabiliyor da bazıları en küçük ihtimalle bile dağılıyor?
Tek bir cevabı yok bu sorunun.
İnsan tek bir sebepten oluşmuyor çünkü kaygı da öyle.
Bazen doğum öncesinden hatta önceki kuşaklardan başlıyor ve bize aktarılıyor dediğim gibi.
Bazen ilk kurduğumuz ilişkilerde ya da yaşam içinde bir ilişkiyle oluşuyor bu kadar kaygı.
Bazen yıllarca fark edilmeyen küçük deneyimlerle sıkışıyoruz, sıkışıyoruz.
Sonra ezberimiz oluyor kaygı.
Bazen hepsi birbirine karışıyor.
Bugün biliyoruz ki bazı insanlar kaygıya daha yatkın bir sinir sistemiyle dünyaya gelebiliyor.
Bu bir kader değil.
Yaşam boyunca fark ettikçe dönüştürülebilir bir yer.
Bu bir başlangıç olabiliyor, bir imtihan olabiliyor.
Son yıllarda genetik ve epigenetik alanındaki çalışmalar bize şunu söylüyor aslında.
Biz yalnızca genlerimizi miras almıyoruz.
Bazen stresle baş etme biçimlerini de kuşaklar boyunca taşıyoruz.
Ya da baş edememe biçimlerini.
Uzun süreli travmaların, savaşların, ağır kayıpların, sürgünlerin, göçlerin ya da kronik stresin, biyolojik izleri sonraki kuşakların stres sistemini de etkileyebiliyor yaşam içerisine.
Onlar da bize aktarılıyor. Yani bazen biz yalnızca kendi hikayemizi yaşamıyoruz kaygıda.
Bizden önce yaşanmış bazı hikayelerin kaygılarını da bedenimiz taşıyor.
Bazen... Mizacı özelliklerini alıyoruz üst kuşakların.
Bazen de aile içinde yüzyıllar önce ya da yüzyıllar boyunca yaşanmış meselelerin gerginliğini de alıyoruz.
Sonra dünyaya getirilirken bize bazı anlamlar yükleniyor.
Bazı çocuklar bu dünyaya kurtarıcı olsunlar diye getiriliyorlar.
Bazılarıysa hep başarılı olsunlar diye.
Bazıları evlilikleri kurtarsın diye getiriliyorlar mesela.
Bazıları çocuk olmasınlar erken büyüsünler diye getiriliyorlar.
Bu mesajlar çocuğa söylenmese de seziyoruz ya anne karnından itibaren.
Bu mesajlarla yaşamak da kaygımızın temeli oluyor.
Anne karnından itibaren hayat başlıyor sonra.
Bebeğin sinir sistemi, annesinin sinir sistemiyle sürekli temas halinde.
Elbette her annenin yaşadığı stres bebeğinde kaygı oluşturacak diye bir şey söyleyemeyiz.
Ve hayat doğum bundan daha karmaşık.
Ama şunu biliyoruz.
Uzun süreli, yoğun ve düzenlenemeyen stres gelişmekte olan sistemi bebeğin de yaşama hazırlığını etkileyebiliyor hayat içerisinde.
Sonra bebeklik dönemimiz geliyor.
Biraz daha yaşamla tanışmaya başlıyoruz.
İnsan hayatının belki de en korunaksız ve desteğe ihtiyaç duyulan dönemi.
Bir bebeğin çok temelden doğumdan bir bilgeliği olsa da kendisini sakinleştirecek yöntemleri hemen oluşmuyor.
Korktuğunda, acıktığında, üşüdüğünde bir başkasının sistemine ve desteğine ihtiyacı duyuyor.
İşte tam da burada bağlanma dediğimiz şey başlıyor.
Çünkü güvenli bağlanma yalnızca sevilme hali değil.
Hatta bazen hastalıklı sevilmek diye bir şey de var.
Bir çocuk için güvenli bağlanma korktuğunda yalnız kalmıyorum hissi.
Duyguların bir başkasında karşılık buluyor duygusu.
Dünya tamamen öngörülemez bir yer değil.
Bu evde öngörebildiğim, alışabildiğim güvenlik alanları var bilgisi.
Ama bazen hayat böyle ilerlemiyor.
Bakım veren kişi de kendi kaygılarıyla ya da hayat zorluklarıyla mücadele ediyor.
Bazen fazla koruyucu olabiliyor.
Bazen çok uzak olabiliyor.
Bazen çok tutarsız. Bazen fiziksel olarak yanında ama duygusal olarak ulaşılmaz bir anne olabiliyor.
Çocuk bütün bunları kelimelerle anlamıyor.
Hissettikleriyle öğreniyor.
Ve dünya hakkında İlk cümlelerini içeriden kuruyor.
Dünya güvenli mi?
İnsanlara güvenebilir miyim?
Yalnız kaldığımda biri gelir mi?
Belki de daha sonra yaşayacağı kaygının ilk duyguları burada başlıyor ve yazılmaya başlıyor.
Sonra çocukluk geliyor.
Burada her zor deneyim travmaya dönüşür ya da kaygıyla biter diyemeyiz.
Psikolojide son yıllarda en çok yanlış kullanılan kelimelerden biri travma bu arada.
Her üzüntü travma değil.
Her hayal kırıklığı travma değil, her zorlu anı travma değil.
Ama bazı yaşantılar var ki insanın baş etme kapasitesini aşar.
Bazen ani, şok edici ve çok sarsıcı olur.
Desteksiz kalır bazen ya da sistemli bir şekilde zarar verir.
Ve insan bunları tek başına taşımak zorunda kaldığı dönemlerden geçer.
Büyük dev travmalarında bunların izlerini görüyoruz bazen, zorlu deneyimlerde.
yaşam içerisinde onarılması, destek alması gereken deneyimlerdi.
Şiddetin, yoğun bir ihmalin, duygusal şiddetin, istismarın olduğu örneklerdi.
Büyükte etramalarında var bunlar.
Ama sadece bunlar değil.
Kaygının temelini konuşuyorsak, bir çocuk sürekli eleştiriliyorsa, sürekli kıyaslanıyorsa, evde ne zaman ne olacağını kestiremeyeceği kadar ani durumlar sürekli
gerçekleşiyorsa hızlı duygu değişimleri, sadece başarısıyla sevildiğini hissediyorsa, evinde odasında onun duygularına ne istediğine ne hissettiğine hiç yer açılmıyorsa, sözle,
gözle, öfkeyle ya da şakayla sistemli bir şekilde değersiz hissettiriliyorsa ya da kıyaslanıyorsa, ya da o evin en uslusu, en kahramanı.
kurtarıcısı ya da mükemmeli gibi büyütüldüyse, çünkü dünya böyle değil, dünyada öyle enler yok, veya üstüne bindirilen sorumluluklarla erken büyümek zorunda bırakılıyorsa,
zamanla sadece olayları değil, Dünyayı da daha ağır, daha baş edilemez ya da daha tehlikeli algılamaya başlayabilir bunlardan herhangi birini yaşayan bir çocuk.
Ve bazen kaygı tek bir büyük olaydan değil yıllarca tekrar eden sistemli bize uygulanan tutumlardan oluşur ve büyür.
Ergen oluyoruz sonra ergenlik döneminde buna başka duygular ekleniyor.
Utanç, suçluluk, kendine yabancılaşma.
ait olma ihtiyacı, kabul edilme arzusu.
Çünkü ergenlik insanın sadece bedeninin değil, kimliğinin de yeniden inşa olduğu bir dönem.
O yaşlarda dışlanmış ve bununla yalnız olmak, yetersiz hissetmek, aşağılanmak, aileden bir parça gibi görülmemek, bir ergenin doğal bir şekilde aileyle açtığı mesafeyi ailenin
uçuruma dönüştürmesi, sürekli eleştirilmek, yargılanmak.
İnsan bunları unuttuğunu zannedebilir.
Ama duygusunu unutmayabilir.
Tabii ben bütün bunları kaygının temeli olarak anlattım diye şunu düşünmeyin.
Demek ki kaygının sebebini buldum.
Bunlarmış. Her zaman bu kadar direkt ya da matematiksel çalışmıyor.
Bazen bir sebep var.
Bazen birçok sebep var.
İnsan hazır oldukça kendine bakmalı.
Ama şunu biliriz.
Kaygı bize bir şey anlatmaya çalışıyor.
Eskiden, geçmişten bir şeyle bir imtihan bu.
Ve bugünkü dünyada kaygı bize belki değiştirmek istediğimiz bir tarafımızı, bir ihtiyacımızı, belki bir yarım kalmışlığı, belki de uzun zamandır tek başımıza
taşımaya çalıştığımız bir yükü anlatmaya çalışıyor.
O yüzden artık başka bir soru sormayı daha anlamlı buluyorum.
Neden kaygılıyım yerine?
Kaygım bana ne anlatmaya çalışıyor meselesini.
Çünkü bu soru bizi çözüme değil, kendimizle temasa götürebilecek bir soru.
Ve bence dönüşüm de buralarda başlıyor.
İnsan kaygısını susturduğunda değil.
Ve onun anlattığını duyabildiğinde evrilmeye başlıyor.
Şöyle bir hayatınıza bakın.
Bunları dinlerken nedenini bulmak için, hemen yüzleşmek için de değil, iyileşmek için de değil.
Siz bugünkü kaygının altında geçmişte nerelerde takıldınız?
Bu kadar kaygılıyım.
Hayatımda şuralara denk geliyor olabilir.
Her şeye kaygıyla yaklaşıyorum.
Çünkü aslında bu modeli, bu örnekleri şuralardan aldım.
Hemen bulamayabiliriz.
Hemen o farkındalık bağlantılarını kuramayabiliyoruz hayatın içerisinde.
Ama bir önlem olduğunu, artık bu yoldan gitme.
Bak kendine böyle zarar veriyorsun.
Bak seni kaygı oldum uyarıyorum.
İnsanların sana böyle davranmasına izin verme.
Bak bu sana göre değil bilgilerini yakalayabilmeyi sağlıyor burası.
Sadece gelecekle ilgili olmadığını anlayalım.
O zaman hep gelecekteki kaygımızı nasıl durduracağımızı düşünürüz.
Köklerini anlayalım. Çünkü geçmişi taşıyor kaygı.
Bedenimizi, ilişkilerimizi, seçimlerimizi etkilediğini.
Peki bundan sonra ne yapacağız?
Öncelikle şunu söylemek istiyorum.
Kaygısız bir hayat diye bir şey yok.
Öyle bir şey anlatmayacağım. Böyle bir hedef de yok.
Çünkü dedim ya kaygı insan olmanın bir parçası.
Seviyorsanız kaygılanırsınız, üretiyorsanız.
Ne bileyim anne babaysanız kaygılanırsınız.
Çalışıyorsanız kaygılanırsınız.
Bir şeyi kaybetme ihtimaliniz varsa kaygılanırsınız.
Hayatla temas eden herkes zaman zaman kaygılanır.
Sağlıklı kaygıyı anlatmıştım.
Anlamak önemli. Kaygının hayatı yönetmesini aslında durdurmak önemli.
Yönetim bütünde olmalı.
Benim ilk davetim şu olurdu, kaygınız geldiğinde hemen onu susturmaya çalışmayın, onunla tartışmaya da çalışmayın, savaşmayın.
Çünkü kaygıya karşı açtığımız savaş çoğu zaman kaygının çok sevdiği, onun bildiği zemin.
Şöyle düşünürüz, demek ki gerçekten büyük bir tehlike var ki büyük bir savaş başlatıldı, bu kadar mücadele ediyorum.
Onun yerine küçük bir durak açmak önemli bence.
Yavaşlama alanı açmak mesela, bir nefes alanı.
Hani bugün burada nefes egzersizleri anlatmayacağım size daha profesyonel alanlar ama o hızlanan nefesi bir parça yavaşlatmak, durmak gibi aslında.
Şunu da söyleyin yani böyle bağıra bağıra telaş halinde değil.
Evet şu an kaygılanıyorum.
Bu duyguyu da tanıyorum.
Ben daha önce de kaygılandım.
Ve hayatta kaygılandığım gibi olmadı her şey.
Bunun bir ihtimaller arasından en kötü ihtimale saplanmak olduğunu biliyorum.
Fark ediyorsanız o alışık olduğumuz gibi mahvoldum, kontrolü kaybettim demek değil.
Ya da hep kaygılık alacağım sonra da bunlar olacak gibi zincirleme bir kötü senaryoya gitmek değil.
Sadece yaşadığımız şeyi kendimize tarif etmek ve duygusunu tarif etmek.
Küçük gibi görünüyor ama insan yaşadığı duyguyla arasına ilk mesafeyi de burada koyuyor.
Sonra kaygın bana ne yaptırmak istiyor sorusu da geliyor.
Kaçmamı mı istiyor? Savaşmamı mı?
Ertelemem mi? Sürekli kontrol etmem mi?
Defalarca aynı şeyi düşünmem mi?
Birilerine tekrar tekrar güvence sormam mı?
Kontrol sağlamam mı? Çünkü kaygının en büyük isteği sizi güvende hissettirmek değil o anda.
Sizi kesinlik içinde tutmak.
Oysa hayat kesin değil.
Hiçbir ilişki kesin değil.
Hiçbir gelecek. Belki de ruhsallığın önemli bir parçası kesinlik bulmak değil belirsizlikle yaşayabilme kapasitesini yavaş yavaş büyütebilmek.
Hayat belirsizliklerle imzanımız ve orada biraz ferahladığımızda inanın hayat daha doyumlu bir hale gelmeye başlıyor.
Bir şey daha kaygı geldiğinde sürekli takılmış halde kendimizi dinleme halimiz var.
Çünkü kaygılı halde sürekli kendi içimize bakıyoruz yani.
Nefesim nasıl, kalbim nasıl?
Ya yine başlıyorsa, ya kontrol kayboluyorsa.
Oysa bazen dönüşüm dikkati yeniden hayata çevirebilmekte bazen.
Dışarıya bakabilmekte.
Ne bileyim etrafımızda bize şefkatle bakan bir insanın yüzüne bakabilmekte.
Yürüdüğümüz sokağa fark edebilmekte.
İçimizden çıkıp dışımıza.
İçtiğimiz çayın tadına bir kere daha odaklanabilmekte.
Çocuğumuzun anlattığı o hikayeyi gerçekten duyabilmekte.
Çünkü kaygı dikkati sürekli tehditte topluyor.
Hayatsa ancak dikkatimizi yeniden kendisine verdiğimizde görünmeye başlıyor.
Konuşmak, paylaşmak, dertleşmek, iç sesimizi yavaşlatmak ve sonra dikkati hayata vermek.
Hatırlayalım, kaygıyı bastırmak değil, onu bütünün bir parçası yapmak.
Hareketi... Sıkışan bedeni, hareketli artık hareketsiz kalmış o bedeni bazen hareketlendirmek önemli bu.
Bazen bir yürümek, bazen ne bileyim bize iyi gelebilecek bir beden hareketi yapabilmek.
Bazılarımız için dans edebilmek.
E tabii kaygının o köklerini daha fazla sürekli tetikleyen ve arttıran yerler var.
Dikkat etmeliyiz. Uykumuz önemli, beslenmemiz önemli.
Hepimizin hayatı stresli ama kendimizi sürekli görevle, sorumlulukla, stresle doldurmamanın yöntemlerini bulmak da önemli.
Belki yıllardır kaygınızdan kurtulmaya çalışıyorsunuz.
Ama belki artık başka bir hedef seçmenin zamanı da gelmiştir.
Kaygıdan kurtulmak değil, kaygı varken de yaşayabilmek.
Varken de sevebilmek, hemen kurtulamayabiliriz.
Kaygılıyken de üretebilmek.
Ya da... Ben bazen çok kaygılanır kaygılanır seminer sahnelerine çıkarım.
Kaygılı çıkarım. Sonra temasta kaygı kendini bırakır.
Kaygı varken de bugün hayatın içinde olacağım diyebilmek.
Çünkü cesaret de böyle bir şey.
Yok etmek değil kaygıyı.
Ona rağmen ve onunla beraber devam etmek.
Belki de böyle bir günün sonunda kendimize söyleyeceğimiz şöyle bir şeydir.
Bugün kaygım vardı ama bugün sadece kaygım yaşamadı.
Ben de yaşadım. Bugün size kaygı bozukluklarından bahsetmedim.
Özellikle bazen hayatı çok zorlaştıran, işte hayatımızda benim de çok sık çalıştığım, eşlik ettiğim panik atak gibi durumlarda, bazen çok yoğun, tamamen
izole eden sosyal fobi gibi durumlarda, agorafobi gibi durumlarda, klostrofobi gibi durumlarda, fobik durumlarda yani aslında ya da gerçekten anksiyete bozukluğunu tam tanı kriterlerine göre yaşayan kişilerde
Belki bir nefeslik izler olur ama orada yapılacak şey böyle bir video kesti podcast'ı dinlemek değil.
Gerçekten destek almak.
Çünkü orada kendi biricik hikayenizde bugünkü bu hastalığı yaşama sebebiniz burada anlattıklarımdan çok daha fazla, çok daha yoğun.
Haberimiz olsun. Orada destek almayı ihmal etmeyin.
Bütün psikolojik rahatsızlıklar için söylüyorum bunu.
Kaygı bozuklukları için de söylüyorum.
Farkındaysanız kaygıdan kurtulmanın o yolunu da anlatmadım.
Kaygıya çözüm de aramadım.
Anlamını anladığımız şey hayata dönüşmeye başlıyor çünkü hazır olduğumuzda.
Ve tabii destek de alabildiğimizde.
Teşekkür ederim. Psikolojik Dayanıklılık serisini belli aralıklarla size ulaştırmaya devam ediyoruz.
Bu dertleşmelere devam edeceğiz.
Görüşeceğiz yani.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
